Allah İnsanı Neden Yarattı?

Kâinattaki Düzen, Özgür İrade ve İnsan

Neden Biz Seçebiliyoruz?

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Etrafımıza dikkatlice baktığımızda çok büyük bir düzen görüyoruz.

Hayvanlar…

Bitkiler…

Gökyüzü…

Güneş…

Toprak…

Su…

Hava…

Ateş…

Denizler…

Ormanlar…

Gezegenler…

Hepsi belirli bir düzen içerisinde hareket ediyor.

Arı bal yapıyor.

Tavuk yumurtluyor.

İnek süt veriyor.

Elma ağacı elma veriyor.

Domates, domates veriyor.

Ayçiçeği çekirdek veriyor.

Bir domates bitkisi bir sabah:

“Bu sene salatalık vermeye karar verdim.”

demiyor.

Güneş:

“Bugün doğmak istemiyorum.”

demiyor.

Dünya:

“Artık dönmek istemiyorum.”

demiyor.

Her şey kendisine verilen yaratılış düzeni içerisinde hareket ediyor.

İşte insanı düşündüren soru burada başlıyor:

Bütün kâinat belirli bir düzene bağlıyken, insan neden seçebiliyor?


Kâinatta Bir Program ve Düzen Var

Bir arının davranışlarına bakın.

Petek yapıyor.

Bal üretiyor.

Çiçeklerden nektar topluyor.

Bunu nesiller boyunca yapıyor.

Bir ağaca bakın.

Tohum toprağa düşüyor.

Su geliyor.

Güneş geliyor.

Kök gelişiyor.

Gövde büyüyor.

Dal çıkıyor.

Yaprak oluşuyor.

Sonra meyve geliyor.

Biz bu sisteme alıştığımız için bize sıradan geliyor.

Fakat aslında olağanüstü bir düzenin içindeyiz.

Toprak, su, güneş ve küçücük bir tohum bir araya geliyor ve önümüze elma çıkıyor.

Başka bir tohumdan portakal…

Başka birinden üzüm…

Başka birinden buğday…

Aynı toprak.

Aynı su.

Aynı güneş.

Ama farklı renkler, kokular, tatlar ve özellikler.

İnsan burada durup düşünmeli:

Bütün bunlar gerçekten üzerinde düşünülmeye değmez mi?


İnsan Olmasaydı Çöp Olur muydu?

Doğada çok ilginç bir denge vardır.

Hayvanlar doğar.

Yaşar.

Ölür.

Bitkiler büyür.

Kurur.

Yenileri çıkar.

Milyarlarca canlı sürekli doğup ölmesine rağmen doğal sistem kendi içerisinde dönüşümünü sürdürür.

Bir yaprak yere düşer ve zamanla toprağa karışır.

Bir canlı ölür ve başka canlıların yaşam döngüsünün parçası olur.

Doğada “atık” dediğimiz şey çoğu zaman başka bir yaşam biçiminin hammaddesine dönüşür.

Fakat insanın bulunduğu yere baktığınızda farklı bir manzara görebilirsiniz:

Plastik…

Pet şişeler…

Sigara izmaritleri…

Kimyasal atıklar…

Kirlenmiş denizler…

Çöp dağları…

Doğanın düzenine en büyük müdahaleyi yapan varlığın, aynı zamanda akıl ve irade sahibi insan olması düşündürücüdür.

Çünkü insanın diğer yaratılmışlardan önemli bir farkı vardır:

Seçim yapabilir.


Güneş Kimin İçin Doğuyor?

Bir başka soru soralım.

Güneş ışığını neden veriyor?

Bir bitki güneşe teşekkür edebilir mi?

Bir hayvan güneş ışığından elektrik üretmeyi düşünebilir mi?

Denizlerdeki balıklar niçin çoğalıyor?

Toprak neden ürün veriyor?

Ormanlar neden atmosferin dengesinde böylesine önemli bir görev görüyor?

Okyanuslar neden yeryüzündeki yaşam sisteminin devamında böylesine büyük rol oynuyor?

Yağmur yağıyor.

Toprak canlanıyor.

Bitkiler çıkıyor.

Hayvanlar besleniyor.

İnsan besleniyor.

Bütün sistem birbirine bağlı.

Kur’an insanı tam da burada düşünmeye çağırıyor.

Göklerde ve yerde bulunanların Allah’ı tesbih ettiğini, bütün yaratılmışların kendi yaratılış düzenleri içerisinde O’na boyun eğdiğini anlatıyor.

Fakat insanın durumu farklıdır.

İnsan:

“Ben iman etmiyorum.”

diyebilir.

İnsan:

“Rabbim Allah’tır.”

diyebilir.

İnsan başka şeyleri hayatının en büyük değeri hâline getirebilir.

Veya:

“Bütün bunlar rastlantıdır.”

diyebilir.

İşte insanı insan yapan büyük imtihan burada başlıyor.


İnsan Neden Farklı?

İnsana özgür irade verilmiştir.

Bu sebeple insanın yaptığı tercih anlam taşır.

Eğer insan da güneş gibi mecburen kulluk etseydi, tercihin anlamı kalmazdı.

Eğer insanın:

“İnanmıyorum.”

deme ihtimali olmasaydı,

“İnanıyorum.”

demesinin değeri de farklı olurdu.

İşte bu yüzden Kur’an şöyle bildirir:

“Dinde zorlama yoktur.”

İman zorla olmaz.

İnsan korkutularak bir kelimeyi söyleyebilir.

Baskıyla bir davranış yaptırılabilir.

Ama iman kalpte gerçekleşen bir kabuldür.

İnsan kendi iradesiyle Rabbini tanır.

Kendi iradesiyle teslim olur.

Kendi iradesiyle kulluğu seçer.


“Ben Cinleri ve İnsanları Ancak Bana Kulluk Etsinler Diye Yarattım”

Allah Zâriyât Suresi 56. ayette şöyle buyurur:

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

Burada çok önemli bir nokta vardır.

İnsan kulluk için yaratılmıştır.

Ama insanın kulluğu iradesiz bir makinenin çalışması gibi değildir.

İnsan düşünecek.

Sorgulayacak.

Görecek.

Yanlış yapabilecek.

Doğruyu seçebilecek.

Nefsine uyabilecek.

Nefsine karşı gelebilecek.

Sonunda kendi iradesiyle:

“Rabbim Allah’tır.”

diyebilecek.

İşte bu tercih kulluğu değerli hâle getirir.


Allah Dileseydi Herkes İman Ederdi

Allah dileseydi bütün insanları tek bir şekilde yaratabilirdi.

İnsanlar da güneş gibi belli bir yörüngede hareket ederdi.

Hiç kimse inkâr etmezdi.

Hiç kimse başkaldırmazdı.

Hiç kimse zulmetmezdi.

Fakat o zaman özgür iradeden ve ahlaki tercihten söz edemezdik.

İnsan yaratılışının önemli taraflarından biri şudur:

İyiliği yapabilecek olduğu kadar kötülüğü de seçebiliyor.

Adil olabiliyor.

Zalim de olabiliyor.

Şükredebiliyor.

Nankör de olabiliyor.

Cömert olabiliyor.

Cimri de olabiliyor.

Hakkı destekleyebiliyor.

Batılın yanında da durabiliyor.

İşte imtihan budur.


İnsan Yükselme ve Alçalma İmkânına Sahiptir

İnsanın çok ilginç bir özelliği vardır.

Akıl ve iradesini doğru kullandığında çok yüksek bir ahlaki seviyeye çıkabilir.

Adalet uğruna çıkarından vazgeçebilir.

Hiç tanımadığı bir insana yardım edebilir.

Kendi açken başkasını doyurabilir.

Kendisini inciten insanı affedebilir.

Doğru bildiği şey uğruna büyük bedeller ödeyebilir.

Ama aynı insan;

zulmedebilir,

öldürebilir,

aldatabilir,

doğayı yok edebilir,

başkasının hakkını yiyebilir,

kibirlenebilir,

kendini ilahlaştırabilir.

Bu yüzden insanın değeri yalnızca “insan olarak doğmasında” değildir.

Yaptığı seçimlerde ortaya çıkar.


Bize Verilen Mülke Bakın

İnsan birçok şeyi kullanabiliyor.

Ateşi kontrol ediyor.

Suyu yönlendiriyor.

Elektrik üretiyor.

Güneş enerjisini kullanıyor.

Toprağı ekiyor.

Hayvanları yetiştiriyor.

Madenleri çıkarıyor.

Uçak yapıyor.

Denizin altına iniyor.

Uzaya çıkıyor.

Atomun yapısını inceliyor.

Bir hayvan bunları yapamıyor.

Bir kedi ateşi yakıp ciğer tava yapamıyor.

Bir kuş güneş paneli üretmiyor.

Bir ağaç baraj kurmuyor.

İnsan ise eşya üzerinde tasarruf edebiliyor.

İşte bunun yanında çok büyük bir sorumluluk geliyor.

Çünkü güç arttıkça hesap da büyüyor.


İnsan Bütün Bunları Görüp Nasıl Düşünmez?

İnsan bazen durup kendisine şu soruları sormalıdır:

Ben nasıl var oldum?

Aklım nereden geldi?

Bedenimdeki sistemleri kim kurdu?

Kalbim neden atıyor?

Bir hücre nasıl çalışıyor?

Bir bebek anne rahminde bütün bu aşamalardan nasıl geçiyor?

Topraktan çıkan yiyecekler nasıl bedenimin parçasına dönüşüyor?

Güneş ile dünya arasındaki denge nasıl oluştu?

Su neden hayat için böylesine vazgeçilmez?

Kâinattaki bu birbirine bağlı düzen nasıl devam ediyor?

Bütün bunları görüp hiçbir anlam aramamak da insanın bir tercihidir.

Fakat iman eden insan bütün bu sistemi bir ayet, yani işaret olarak görür.


Kalbe Atmayı Kim Öğretti?

Yeni doğan bir bebeği düşünün.

Bebek kalbine:

“Şimdi dakikada şu kadar kez atacaksın.”

demedi.

Akciğerlerine:

“Doğunca nefes almaya başla.”

demedi.

Midesine sindirimi öğretmedi.

Gözlerine görmeyi öğretmedi.

Sinir sistemine milyonlarca mesajı nasıl ileteceğini anlatmadı.

İnsan bunların çoğunu düşünmeden yaşar.

Kalp çalışır.

Akciğer çalışır.

Böbrek çalışır.

Karaciğer çalışır.

Hücreler çalışır.

İnsan bütün bu sistemin üzerinde yaşayan bilinçli bir varlıktır.

İşte bu bile insan için büyük bir düşünme alanıdır.


Duygularımız Nereden Geldi?

İnsan sadece bedenden ibaret değildir.

Seviyoruz.

Özlüyoruz.

Üzülüyoruz.

Seviniyoruz.

Acıkıyoruz.

Doyuyoruz.

Korkuyoruz.

Umut ediyoruz.

Vefa gösteriyoruz.

Nankörlük edebiliyoruz.

Başarı hissini biliyoruz.

Başarısızlığın acısını biliyoruz.

Bir bebeğe bunların tamamını kim öğretti?

İnsan dünyaya gelirken birçok temel kapasiteyle geliyor.

Zaman içerisinde öğreniyor, gelişiyor ve seçim yapmaya başlıyor.

Kur’an’ın insanı düşünmeye çağırmasının sebeplerinden biri de budur:

Kendine bak.

Çünkü insanın kendi bedeni ve bilinci bile başlı başına bir ayettir.


Sonlu Olan Sonsuzu Kuşatabilir mi?

Burada insanın kibriyle ilgili önemli bir mesele ortaya çıkar.

İnsan bilgi sahibi oldukça kendisini güçlü hisseder.

Fakat bildiklerimizi, bilmediklerimizle kıyasladığımızda durum değişir.

Bir insan başka bir insandan daha bilgili olabilir.

Bir bilim insanı kendi alanında olağanüstü bilgi sahibi olabilir.

Ama sonlu bilgi ile sonsuz ilim aynı şey değildir.

İnsan bugün bildiği birçok şeyi bin yıl önce bilmiyordu.

Bugün de bilmediğimiz sayısız şey vardır.

Yarın yeni şeyler öğreneceğiz.

Bu nedenle insanın:

“Ben her şeyi biliyorum.”

demesi zaten akla aykırıdır.

Allah’ın ilmi ise insan ilmiyle kıyaslanabilecek bir şey değildir.


Ölçüyü Yaratanı Ölçebilir miyiz?

İnsan metreyi kullanır.

Santimetreyi kullanır.

Milimetreyi kullanır.

Mikronu kullanır.

Nanometreyi kullanır.

Atomlardan ve atom altı yapılardan söz eder.

Fakat bütün bu ölçüler yaratılmış âleme aittir.

Allah’ı yaratılmış maddeler gibi ölçmeye çalışmak baştan yanlış bir kıyastır.

Allah bir cisim değildir.

Bir hacme sahip değildir.

Bir noktada sınırlanmış değildir.

Dolayısıyla:

“Allah’ın bir santimetresi…”

“Bir zerresi…”

gibi ifadeler Allah hakkında gerçek anlamda kullanılabilecek ölçüler değildir.

Daha doğru ifade şudur:

Bütün yaratılmışların bilgisi bir araya gelse Allah’ın sonsuz ilmini kuşatamaz.

Çünkü yaratılmış olan sınırlıdır.

Yaratıcı ise yaratılmışların sınırlarıyla ölçülemez.


Soru Sormak Kibir Değildir; Niyet Önemlidir

İnsan:

“Allah bunu neden yarattı?”

“Bunun hikmeti nedir?”

“Ölüm neden var?”

“Acı neden var?”

diye sorabilir.

Gerçekten anlamaya çalışan insanın soru sorması kötü değildir.

Kur’an zaten defalarca düşünmeye, akletmeye ve araştırmaya çağırır.

Fakat soru iki şekilde sorulabilir.

Birincisi:

“Anlamak istiyorum.”

İkincisi:

“Ben anlayamıyorsam yanlış olmak zorunda.”

İşte ikincisinde insan farkında olmadan kendi sınırlı bilgisini mutlak ölçü hâline getirebilir.

Biz yaratılmışız.

Bilgimiz sınırlı.

Ömrümüz sınırlı.

Gördüğümüz alan sınırlı.

Dolayısıyla anlamadığımız her şey anlamsız değildir.


Bazen Yaşamak, Anlamanın Bir Parçasıdır

Hayatta bazı şeyler yalnız kelimelerle anlatılamaz.

Anne olmayan bir insana annelik duygusunu anlatabilirsiniz.

Ama anne olduğunda yaşadığı şey farklıdır.

Bir insan kayıp yaşamadan kaybın acısını teorik olarak anlayabilir.

Ama yaşadığında başka türlü öğrenir.

Aynı şekilde iman da yalnızca teorik bilgi değildir.

Okumak vardır.

Anlamak vardır.

Bir de yaşamak vardır.

İnsan bazen Allah’a güvenmenin ne demek olduğunu büyük bir zorlukla karşılaştığında gerçekten öğrenir.

Sabır kelimesini herkes bilir.

Ama sabrı yaşamak başka şeydir.


Hadîd Suresi: Mülk O’nundur

Allah Hadîd Suresi 2. ayette şöyle buyurur:

“Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Diriltir ve öldürür. O’nun her şeye gücü yeter.”

İşte meselenin özü budur.

Mülk O’nundur.

Hayat O’nundur.

Ölüm O’nundur.

Biz kendimizin bile mutlak sahibi değiliz.

Bir gün buraya geldik.

Bir süre yaşayacağız.

Sonra ayrılacağız.

Fakat bize bu kısa hayat içerisinde çok değerli bir şey verildi:

Seçim hakkı.


Asıl Soru: Bu İradeyi Ne İçin Kullanacağız?

Belki bütün yazının özeti bu sorudur.

Güneş görevini yapıyor.

Toprak görevini yapıyor.

Su görevini yapıyor.

Bitkiler yaratılış düzenlerini sürdürüyor.

Hayvanlar kendilerine verilen özelliklerle yaşıyor.

Peki insan?

İnsan seçebiliyor.

Allah’a iman edebilir.

İnkâr edebilir.

Şükredebilir.

Nankörlük edebilir.

Adaletli olabilir.

Zalim olabilir.

Salih amel işleyebilir.

Kendisini nefsine teslim edebilir.

İşte insanın büyüklüğü de tehlikesi de burada.

Özgür irade bir ayrıcalık olduğu kadar çok büyük bir sorumluluktur.

Allah bizi iradesiz yaratmadı.

Bize akıl verdi.

Düşünme imkânı verdi.

Deliller verdi.

Kâinatı önümüze serdi.

Sonra da seçme imkânı verdi.

Bu yüzden iman zorla olmaz.

Gerçek iman:

İnsanın bütün zorluklara, şüphelere, nefsine ve dünyanın cazibesine rağmen kendi iradesiyle “Rabbim Allah’tır” diyebilmesidir.

İşte bu tercih insanın imtihanıdır.

Ve bu tercihin değeri de özgür olmasından gelir.


Son Söz

Kâinata baktığımızda düzen görüyoruz.

Kendimize baktığımızda akıl görüyoruz.

Hayata baktığımızda imtihan görüyoruz.

Kur’an’a baktığımızda yol görüyoruz.

Ve sonunda insanın önüne tek bir soru geliyor:

Bütün yaratılmışlar kendilerine verilen düzen içerisinde görevlerini yerine getirirken, ben bana verilen iradeyi ne için kullanıyorum?

Rabbimi tanımak için mi?

Hakkı ayakta tutmak için mi?

Adaletli olmak için mi?

İyilik üretmek için mi?

Yoksa yalnızca nefsimin isteklerini yerine getirmek için mi?

Özgür irade bize verilmiş çok büyük bir emanettir.

O emaneti nasıl kullandığımız, kim olduğumuzu belirleyecektir.

En doğrusunu Allah bilir.

Allah’ın selameti, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

02.10.2020

Not: Bu yazıyı bir kez hızlıca okumak yerine, birkaç kez düşünerek okumanızı tavsiye ederim. Çünkü konu yalnızca “Allah var mı?” sorusu değildir. Asıl soru, bize verilen iradeyi neden ve nasıl kullandığımızdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir