Ankebût 20 Işığında Kıyas, Mizan ve Gelecek Kaygısı
Değerli dostlar…
Bugün size hepimizin hayatında olan ama çoğu zaman fark etmeden kalbimizi yoran, zihnimizi karıştıran, huzurumuzu bozan çok önemli bir konudan bahsetmek istiyorum.
Bugün konumuz: Kıyas.
Ama sadece kıyas değil.
Kıyasla beraber mizanı konuşacağız.
İstek ve ihtiyaç ayrımını konuşacağız.
Bedeli konuşacağız.
İmtihanı konuşacağız.
Hırsı konuşacağız.
Gelecek kaygısını, anksiyeteyi, insanın içindeki o bitmeyen korkuları konuşacağız.
Ve bütün bunları Ankebût Suresi 20. ayetin ışığında anlamaya çalışacağız.
Rabbimiz Ankebût Suresi 20. ayette bize şöyle buyuruyor:
“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını görün. Sonra Allah, ahiret yaratmasını da gerçekleştirecektir. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye yeter.”
Bakın dostlar…
Bu ayet sadece “gez” demiyor.
Bu ayet sadece “dolaş” demiyor.
Bu ayet bize şunu söylüyor:
Bak.
Gör.
Düşün.
İbret al.
Yaratılışı oku.
Hayatı oku.
Sonuçları oku.
Dünyayı boş gözle değil, akıl gözüyle seyret.
Ama biz bugün ne yapıyoruz?
Gezip dolaşıyoruz ama ibret almıyoruz.
Bakıyoruz ama görmüyoruz.
Görüyoruz ama düşünmüyoruz.
Telefon ekranlarında geziyoruz.
Sosyal medyada geziyoruz.
Başkasının evinde geziyoruz.
Başkasının arabasında geziyoruz.
Başkasının tatilinde geziyoruz.
Başkasının sofrasında geziyoruz.
Başkasının düğününde, çocuğunda, başarısında, kariyerinde, hayatında geziyoruz.
Ama Allah’ın yaratışını görmek yerine, kendi eksikliğimizi büyütüyoruz.
İbret almak yerine haset ediyoruz.
Şükretmek yerine kıyas yapıyoruz.
“Allah bunu nasıl yaratmış?” demiyoruz.
“Niye onda var da bende yok?” diyoruz.
İşte bugünkü meselemiz tam burada başlıyor.
Kıyas Nedir?
Kıyas aslında ölçmek demektir.
Karşılaştırmak demektir.
Bir şeyi başka bir şeyle anlamaya çalışmak demektir.
Kıyas tek başına kötü değildir.
Bir öğretmen öğrencinin seviyesini ölçer.
Bir doktor tahlil sonuçlarını ölçer.
Bir usta işin kalitesini ölçer.
Bir insan dününü bugünüyle karşılaştırır.
Bunlar kötü değildir.
Ama kıyas ne zaman zehre dönüşür?
Kıyas kalbe haset sokarsa.
Kıyas insanı şükürsüz yaparsa.
Kıyas insanı hırsa sürüklerse.
Kıyas insanı kibirli yaparsa.
Kıyas insanı kendi nimetinden soğutursa.
Kıyas insanı başkasının hayatına kilitlerse.
İşte o zaman kıyas artık ölçü değil, ateş olur.
Ve insan o ateşte kendini yakar.
Bakın, bir insan arkadaşının güzel bir ev aldığını görür.
Eğer derse ki:
“Allah bereket versin. Rabbim ona hayırlı etsin. Bana da hayırlısını nasip etsin.”
Bu güzel bir bakıştır.
Ama şöyle derse:
“Onun neyine? Ben niye alamadım? Benim eşim niye böyle değil? Benim babam niye bana destek olmadı? Benim çocuğum niye onun çocuğu gibi değil?”
İşte orada kalp bozulmaya başlar.
Çünkü kıyas artık bilgi üretmiyor.
Kıyas artık şükür üretmiyor.
Kıyas artık insanı geliştirmiyor.
Kıyas artık insanı içten içe kemiriyor.
Çocuklukta Başlayan Kıyas
Dostlar…
Kıyas çoğu zaman çocukken başlıyor.
“Bak arkadaşın ne kadar uslu.”
“Bak komşunun çocuğu kaç puan almış.”
“Bak abin odasını toplamış, sen toplamamışsın.”
“Bak kardeşin senden daha çalışkan.”
“Bak filancanın çocuğu fen lisesini kazandı.”
Çocuk daha kendini tanımadan bir yarışın içine atılıyor.
Kendi kabiliyetini keşfetmeden, başkasının kabiliyetiyle eziliyor.
Kendi hızını bulmadan, başkasının hızıyla yargılanıyor.
Sonra o çocuk büyüyor.
Ama kıyas da onunla beraber büyüyor.
Okulda kıyas.
İşte kıyas.
Evlilikte kıyas.
Akrabalar arasında kıyas.
Sosyal medyada kıyas.
“Onun arabası daha iyi.”
“Onun evi daha güzel.”
“Onun çocuğu daha başarılı.”
“Onun işi daha kazançlı.”
“Onun eşi daha ilgili.”
“Onun hayatı daha renkli.”
Ve insan kendi hayatını yaşamayı bırakıyor.
Başkasının hayatını izleyerek mutsuz oluyor.
Oysa Ankebût 20 bize başka bir bakış öğretiyor.
“Yeryüzünde gezin, Allah’ın yaratışını görün.”
Yani bak ama hasetle bakma.
Bak ama kıskançlıkla bakma.
Bak ama kendini yakmak için bakma.
Bak ama Allah’ın kudretini görmek için bak.
Bak ama mizanı görmek için bak.
Bak ama hayatın geçiciliğini görmek için bak.
Bak ama ahireti hatırlamak için bak.
Yanlış Bakış Kıyas Doğurur, Doğru Bakış Tefekkür Doğurur
Aynı dünyaya iki insan bakar.
Biri kıyas çıkarır.
Diğeri ibret çıkarır.
Biri der ki:
“Onun niye var, benim niye yok?”
Diğeri der ki:
“Rabbim ne kadar farklı rızıklar yaratmış.”
Biri der ki:
“Ben geri kaldım, ben bittim, ben başarısızım.”
Diğeri der ki:
“Demek ki emek veren ilerliyor, ben de kendi yolumda çaba göstereyim.”
Biri mezarlığın yanından geçer, hiçbir şey hissetmez.
Diğeri mezarlığın yanından geçer ve der ki:
“Dünya geçici. Ben de gideceğim. O zaman neyin kavgasını yapıyorum?”
İşte Ankebût 20 bize bu gözle bakmayı öğretir.
Yeryüzü Allah’ın ayetleriyle dolu.
Toprağa bakıyorsun.
Bir çekirdek toprağa düşüyor.
Çürüyor gibi oluyor.
Ama sonra filiz veriyor.
Kışın ağaç kupkuru oluyor.
Bakan insan “bu ağaç öldü” zannediyor.
Ama bahar geliyor.
O kuru dallardan yeniden yaprak çıkıyor.
Bir bebek doğuyor.
Konuşamıyor, yürüyemiyor, hiçbir şey bilmiyor.
Sonra büyüyor.
Konuşuyor.
Düşünüyor.
Seviyor.
Çalışıyor.
Üretiyor.
Sonra yaşlanıyor.
Sonra yine toprağa dönüyor.
Bütün bunları gören insan nasıl olur da hâlâ sadece başkasının arabasına takılır?
Nasıl olur da başkasının telefonuna takılır?
Nasıl olur da başkasının evine, kıyafetine, tatiline takılır?
Rabbimiz bize yeryüzünü gösteriyor.
Biz telefondaki vitrine takılıyoruz.
Rabbimiz bize yaratılışı gösteriyor.
Biz başkasının story’sine takılıyoruz.
Rabbimiz bize ahireti hatırlatıyor.
Biz geçici dünyada kim daha fazla kazanmış, kim daha çok gezmiş, kim daha pahalı giymiş ona takılıyoruz.
İşte bu bakış bizi hasta ediyor.
İstek ve İhtiyaç Ayrımı
Şimdi burada çok önemli bir yere geliyoruz.
İstek ve ihtiyaç.
İnsanın isteği olması kötü değildir.
Bir insan okumak ister.
İş kurmak ister.
Evlenmek ister.
Çocuk sahibi olmak ister.
Ev almak ister.
Araba almak ister.
Başarılı olmak ister.
Güzel giyinmek ister.
Bunlar tek başına kötü değildir.
İstek, insanın içinde olan bir mekanizmadır.
Ama istek ne zaman problem olur?
İhtiyaç gibi görülmeye başlanınca.
Bir şey istek olduğu halde insan onu ihtiyaç zannederse mizan bozulur.
Mesela su ihtiyaçtır.
Ama “illa şu marka içecek olacak, illa buzlu olacak, illa özel bardakta olacak” kısmı istektir.
Barınmak ihtiyaçtır.
Ama “illa şu semtte, şu manzarada, şu büyüklükte ev olacak, yoksa hayatım mahvoldu” demek istektir.
Ulaşım ihtiyaç olabilir.
Ama “illa şu model araba olacak, yoksa ben eksik kaldım” demek istektir.
Evlenmek insan için fıtri bir ihtiyaç olabilir.
Ama “illa şu kişi olacak, olmazsa hayatım biter” demek isteğin aşırılaşmasıdır.
Çocuk sahibi olmak güzel bir istektir.
Ama “illa benim çocuğum şu okulu kazanacak, şu mesleği yapacak, şu başarıyı elde edecek” dediğin anda çocuk artık evlat olmaktan çıkar, senin hırsının projesi haline gelir.
İşte burada mizan bozulur.
İstek ihtiyaç zannedilirse insanın içi yanar.
İstek ihtiyaç zannedilirse insan esir olur.
İstek ihtiyaç zannedilirse insan Allah’a teslim olmakta zorlanır.
Çünkü artık şöyle der:
“Bu olmazsa yaşayamam.”
“Bu olmazsa biterim.”
“Bu olmazsa mahvolurum.”
“Bu olmazsa herkes bana ne der?”
“Bu olmazsa ben başarısız olurum.”
İşte anksiyete burada başlar.
Gelecek kaygısı burada başlar.
Hırs burada başlar.
Hırs: İsteğin Mizansız Hali
Hırs, isteğin mizansız hale gelmesidir.
Çalışmak güzeldir.
Ama çalışmayı hayatın tek anlamı yapmak hırstır.
Para kazanmak güzeldir.
Ama parayı güven kaynağı yapmak hırstır.
Evladının başarılı olmasını istemek güzeldir.
Ama evladını başarıyla boğmak hırstır.
İlim öğrenmek güzeldir.
Ama ilimle kibirlenmek hırstır.
Eşini sevmek güzeldir.
Ama eşini Allah’ın yerine koymak hırstır.
İşinde yükselmek güzeldir.
Ama makam için ahlakı ezmek hırstır.
Hırs insana şunu söyler:
“Daha fazla.”
“Biraz daha.”
“Yetmez.”
“Daha iyisi olmalı.”
“Onu geçmelisin.”
“Geride kalmamalısın.”
“Herkese göstermelisin.”
İşte bu ses insanın içini kemirir.
Ve insan ne kadar elde ederse etsin huzur bulamaz.
Çünkü hırs doymaz.
Nefis doymaz.
Ego doymaz.
Bugün bir araba ister.
Yarın daha iyisini ister.
Bugün bir ev ister.
Yarın daha büyüğünü ister.
Bugün bir başarı ister.
Yarın daha fazlasını ister.
Bugün bir takdir ister.
Yarın daha büyük alkış ister.
O yüzden insanın isteğini ilimle, akılla, Kur’an’la, mizanla kontrol etmesi gerekir.
Yoksa insanın isteği insanı yönetmeye başlar.
Mizan: Hayatın Terazisi
Kur’an bize mizanı öğretir.
Mizan, denge demektir.
Ölçü demektir.
Terazi demektir.
Hayat mizanla güzelleşir.
Yemekte mizan vardır.
Pilav yaparken suyu fazla koyarsan bozulur.
Tuzu fazla koyarsan bozulur.
Yağı fazla koyarsan bozulur.
Hiç tuz koymazsan yine olmaz.
Yani mesele sadece “fazla” değil.
Azı da bozabilir.
Fazlası da bozabilir.
Hiç yapmamak da bozabilir.
Aşırı yapmak da bozabilir.
İşte hayat da böyledir.
Hiç çalışmamak mizanı bozar.
Aşırı çalışıp aileyi ihmal etmek de mizanı bozar.
Hiç para düşünmemek sorumsuzluktur.
Sadece para düşünmek de mizanı bozar.
Çocuğu tamamen serbest bırakmak yanlıştır.
Çocuğu sürekli baskı altında tutmak da yanlıştır.
Eşe hiç ilgi göstermemek yanlıştır.
Eşi hayatın tek merkezi yapmak da yanlıştır.
Dostlar…
Mizan bozulunca huzur bozulur.
Mizan bozulunca aile bozulur.
Mizan bozulunca beden bozulur.
Mizan bozulunca psikoloji bozulur.
Mizan bozulunca insanın uykusu bozulur.
Mizan bozulunca gelecek kaygısı başlar.
Çünkü insan artık doğal akışta değildir.
Ya çok sıkmıştır.
Ya çok salmıştır.
Ya aşırı yüklenmiştir.
Ya tamamen bırakmıştır.
İşte Kur’an bizi bu iki uçtan kurtarmak ister.
Bedel: Emek, Çaba ve Sorumluluk
Şimdi gelelim bedel meselesine.
Bu dünyada bedelsiz hiçbir şey yok.
Bir öğrenci başarılı olmak istiyorsa bedel ödeyecek.
Ders çalışacak.
Uykusundan, oyunundan, keyfinden belli ölçüde fedakârlık edecek.
Bir insan iş kurmak istiyorsa bedel ödeyecek.
Emek verecek.
Sabredecek.
Hata yapacak.
Öğrenecek.
Bir insan iyi bir evlilik istiyorsa bedel ödeyecek.
Sadece “seni seviyorum” demek yetmez.
Eve ekmek gelecek.
Kira ödenecek.
Fatura ödenecek.
Sabır olacak.
Fedakârlık olacak.
Güven olacak.
Söz olacak, sözün arkasında amel olacak.
Bir insan iyi bir kul olmak istiyorsa bedel ödeyecek.
Sadece “iman ettim” demek yetmez.
Sözle amel birleşecek.
Dil ile davranış aynı yöne bakacak.
Çünkü söz bedelsiz kalırsa iddia olur.
Amel gelirse sadakat olur.
Bir patrona “Ben işime çok bağlıyım” demek yetmez.
İşe zamanında gideceksin.
Kurallara uyacaksın.
Emanete sahip çıkacaksın.
Aldığın maaşın hakkını vereceksin.
Bir eşe “Seni seviyorum” demek yetmez.
O sevginin bedeli olacak.
Saygı olacak.
Sadakat olacak.
Geçim olacak.
Sorumluluk olacak.
Bir sipariş aldığında “Şu tarihe kadar yaparım” demek yetmez.
O tarihte işi teslim edeceksin.
Yoksa sözün havada kalır.
İşte hayat böyle.
Söz başka, bedel başka.
İddia başka, amel başka.
Niyet başka, sonuç başka.
Kur’an bizi sözden amele çağırır.
Çünkü gerçek iman, hayatın içinde belli olur.
Bedeli Az Ödemek de Çok Ödemek de Mizanı Bozar
Ama burada bir denge var.
Bedel ödeyeceğiz ama mizansız bedel ödemeyeceğiz.
Bir şeye hiç bedel ödemezsen sonuç alamazsın.
Ama bir şeye aşırı bedel ödersen o şey seni esir alır.
Mesela bir insan eşine değer verecek.
Ama bütün dünyasını eşine bağlarsa, annesini, babasını, çocuğunu, kendini, Rabbini unutur hale gelirse mizan bozulur.
Bir insan işi için çalışacak.
Ama işi için sağlığını, ailesini, ahlakını, ibadetini, huzurunu feda ederse mizan bozulur.
Bir anne baba çocuğu için emek verecek.
Ama çocuğun başarısı için çocuğun ruhunu ezerse, onun kalbini kırarsa, onu sürekli başka çocuklarla kıyaslarsa mizan bozulur.
Bir insan borcunu ödemeye çalışacak.
Ama borç kaygısını ilah haline getirirse, “Ben nasıl ödeyemem, insanlar ne der, akrabalar ne der?” diye kendini yiyip bitirirse yine mizan bozulur.
Demek ki mesele sadece bedel ödemek değil.
Doğru şeye, doğru ölçüde, doğru zamanda, doğru niyetle bedel ödemek.
İşte bu akıl ister.
Bu ilim ister.
Bu sabır ister.
Bu Kur’an bilinci ister.
İmtihan En Çok İstediğin Şeyden Gelir
Dostlar…
İnsanın imtihanı çoğu zaman en çok istediği şeyden gelir.
Çünkü insanın kalbi nereye bağlandıysa sınav orada ağırlaşır.
Para çok önemliyse para ile sınanırsın.
Makam çok önemliyse makamla sınanırsın.
Evlenmek hayatının tek anlamı olduysa evlilikle sınanırsın.
Çocuğunun başarısını kendi itibarın haline getirdiysen çocukla sınanırsın.
Güzellik çok önemliyse görüntüyle sınanırsın.
Takdir çok önemliyse insanların sözüyle sınanırsın.
İşte imtihan burada başlar.
Allah bazen sana istediğini vermez.
Çünkü seni korur.
Bazen geciktirir.
Çünkü seni olgunlaştırır.
Bazen elinden alır.
Çünkü kalbinin neye bağlandığını gösterir.
Bazen seni zora sokar.
Çünkü seni yükseltmek ister.
Bakın, bu çok önemli:
Her zorluk ceza değildir.
Bazı zorluklar uyarıdır.
Bazı zorluklar arınmadır.
Bazı zorluklar insanın seviyesini yükselten bir imtihandır.
Ama insan bunu okuyamazsa isyana düşer.
“Niye olmadı?”
“Niye bana geldi?”
“Niye ben?”
“Niye benim çocuğum?”
“Niye benim işim?”
“Niye benim evliliğim?”
Oysa burada Ankebût 20 devreye giriyor.
Yeryüzünde dolaş.
Allah’ın yaratışına bak.
Toprakta bile çürüme olmadan filiz çıkmıyor.
Tohum toprağın altında karanlığa girmeden yeşermiyor.
İnsan emek vermeden olgunlaşmıyor.
Kas çalışmadan güçlenmiyor.
Akıl düşünmeden açılmıyor.
Kalp imtihandan geçmeden saflaşmıyor.
O zaman imtihanı sadece bela gibi görme.
İmtihanı oku.
İşareti gör.
Sınırı fark et.
Mizanı düzelt.
Rabbine dön.
Gelecek Kaygısı ve Anksiyete
Şimdi gelelim çağımızın büyük meselesine.
Gelecek kaygısı.
Anksiyete.
İnsan daha bugünü yaşamadan yarının korkusuyla tükeniyor.
“Ya işimi kaybedersem?”
“Ya çocuğum kazanamazsa?”
“Ya evlenemezsem?”
“Ya borcumu ödeyemezsem?”
“Ya hastalanırsam?”
“Ya yalnız kalırsam?”
“Ya insanlar beni başarısız görürse?”
“Ya gelecekte kötü bir şey olursa?”
Bakın, tedbir almak başka şeydir.
Kaygının esiri olmak başka şeydir.
Tedbir akıldır.
Kaygının esareti ise mizan bozukluğudur.
Bir insan çalışır, plan yapar, borcunu hesaplar, çocuğuna destek olur, sağlığına dikkat eder.
Bu güzel.
Ama insan henüz gelmemiş bir günü, sanki bugün olmuş gibi zihninde defalarca yaşarsa kendine zulmeder.
Gelecek kaygısı çoğu zaman iki yerden beslenir:
Birincisi, insanın isteğini ihtiyaç zannetmesinden.
İkincisi, insanın sonucu tamamen kendi elinde zannetmesinden.
Oysa bizim görevimiz sonuç üretmek değil, doğru sebebe sarılmaktır.
Sonucu veren Allah’tır.
Biz çalışırız.
Çabalarız.
Tedbir alırız.
Bedel öderiz.
Sınırlarımızı çizeriz.
Ama sonucu Allah’a bırakırız.
Eğer insan sonucu da kendi kontrol etmeye çalışırsa zihni yorulur.
Çünkü insan sınırlıdır.
Gücü sınırlıdır.
Bilgisi sınırlıdır.
Ömrü sınırlıdır.
Kontrol alanı sınırlıdır.
Ama hırs insana sınırsızmış gibi davranmasını söyler.
İşte anksiyete burada artar.
İnsan her şeyi kontrol etmek ister.
Çocuğun geleceğini kontrol etmek ister.
Eşinin davranışını kontrol etmek ister.
Piyasanın gidişini kontrol etmek ister.
İnsanların düşüncesini kontrol etmek ister.
Rızkın kapılarını kontrol etmek ister.
Ama edemez.
Edemeyince içi sıkışır.
Sıkışınca öfkelenir.
Öfkelenince yanlış karar verir.
Yanlış karar verince daha büyük problem yaşar.
O yüzden Kur’an bize teslimiyeti öğretir.
Teslimiyet tembellik değildir.
Teslimiyet “ben hiçbir şey yapmayayım” demek değildir.
Teslimiyet şudur:
“Rabbim, ben elimden gelen doğru çabayı göstereceğim. Haram yola sapmayacağım. Kimseye zulmetmeyeceğim. Kendimi de başkasını da yakmayacağım. Sonucu sana bırakıyorum.”
İşte bu insanın kalbini rahatlatır.
Kıyas Gelecek Kaygısını Nasıl Büyütür?
Kıyas gelecek kaygısını çok büyütür.
Çünkü insan kendi yoluna bakmayı bırakır, başkasının yoluna bakar.
Arkadaşı ev almıştır.
O hemen kaygılanır:
“Ben geç kaldım.”
Akrabası çocuğunu özel okula vermiştir.
O hemen kaygılanır:
“Ben çocuğuma yetemiyorum.”
Komşunun oğlu iyi bir üniversite kazanmıştır.
O hemen kaygılanır:
“Benim çocuğumun geleceği mahvolacak.”
Birileri sosyal medyada tatil paylaşmıştır.
O hemen kaygılanır:
“Ben aileme güzel hayat sunamıyorum.”
İşte böyle böyle insanın içinde yetersizlik duygusu büyür.
Sonra bu duygu hırsa döner.
Hırs baskıya döner.
Baskı aile içinde huzursuzluğa döner.
Çocuklar ezilir.
Eşler kırılır.
İnsan kendi kendine düşman olur.
Oysa her insanın imtihanı farklıdır.
Her evin sınavı farklıdır.
Her çocuğun kabiliyeti farklıdır.
Her ailenin rızkı farklıdır.
Her insanın yolu farklıdır.
Sen başkasının sonucunu görüyorsun ama sürecini bilmiyorsun.
Sen başkasının vitrini görüyorsun ama iç dünyasını bilmiyorsun.
Sen başkasının kazancını görüyorsun ama ne kaybettiğini bilmiyorsun.
Sen başkasının alkışını görüyorsun ama geceleri neyle boğuştuğunu bilmiyorsun.
O yüzden kendi hayatını başkasının vitriniyle kıyaslama.
Kendi gerçeğini başkasının gösterisiyle tartma.
Sosyal Medya: Modern Kıyas Pazarı
Bugün sosyal medya modern kıyas pazarı oldu.
İnsanlar artık hayat yaşamıyor, hayat sergiliyor.
Yemek yenmiyor, önce fotoğrafı çekiliyor.
Tatil yapılmıyor, önce paylaşımı düşünülüyor.
Çocuk sevilmiyor, önce başarısı sergileniyor.
Evlilik yaşanmıyor, dışarıya görüntüsü veriliyor.
İnsanlar mutlu olmak için değil, mutlu görünmek için yaşıyor.
Ve biz de o görüntülere bakıp kendi hayatımızı yargılıyoruz.
Oysa Ankebût 20 bize diyor ki:
“Yeryüzünde gezin, Allah’ın yaratışını görün.”
Sosyal medyada gezin, haset toplayın demiyor.
AVM’de gezin, istek büyütün demiyor.
Başkasının hayatında gezin, kendi nimetinizi küçümseyin demiyor.
Bak ama doğru bak.
Gör ama doğru gör.
Oku ama doğru oku.
Bir zengini gördüğünde sadece parasını görme.
Onun şükrünü, sorumluluğunu, imtihanını da düşün.
Bir fakiri gördüğünde sadece yokluğunu görme.
Onun sabrını, duasını, teslimiyetini de düşün.
Bir başarılı insan gördüğünde sadece sonucunu görme.
Onun emeğini, bedelini, uykusuz gecelerini de düşün.
Bir mezar gördüğünde sadece taşı görme.
Orada biten dünya telaşını düşün.
İşte o zaman bakışın değişir.
Kıyas tefekküre dönüşür.
Haset ibrete dönüşür.
Şükür kalbe yerleşir.
Şükür: Kıyas Hastalığının İlacı
Kıyasın en güçlü ilacı şükürdür.
Şükür, insanın gözünü başkasının elinden alır, kendi elindekine çevirir.
Şükreden insan şöyle der:
“Rabbim, bana verdiğin için hamdolsun.”
“Nefesim var, elhamdülillah.”
“Ailem var, elhamdülillah.”
“Bir lokmam var, elhamdülillah.”
“Düşünecek aklım var, elhamdülillah.”
“Dönecek Rabbim var, elhamdülillah.”
Şükür sadece dilde “Elhamdülillah” demek değildir.
Şükür nimeti doğru yerde kullanmaktır.
Aklın varsa hak ile batılı ayırmak için kullanacaksın.
Dilin varsa doğru söz için kullanacaksın.
Malın varsa hayırda kullanacaksın.
Evladın varsa onu sadece dünyalık yarışa değil, ahlaka, merhamete, dürüstlüğe hazırlayacaksın.
İşte şükür budur.
Şükür insanı kıyastan kurtarır.
Çünkü şükreden insan başkasının nimetine düşman olmaz.
Başkasının nimetine dua eder.
Kendi nimetine sahip çıkar.
Hayırda Yarışmak
Burada önemli bir ayrım var.
Hiç mi başkasına bakmayacağız?
Bakacağız.
Ama nasıl bakacağız?
Hayırda yarışmak için bakacağız.
Bir insan sadaka veriyorsa, ben de vereyim.
Bir insan Kur’an okuyorsa, ben de okuyayım.
Bir insan anne babasına güzel davranıyorsa, ben de kendimi düzelteyim.
Bir insan öfkesini tutuyorsa, ben de öfkemi kontrol edeyim.
Bir insan dürüst ticaret yapıyorsa, ben de ticaretimde daha dikkatli olayım.
Bir insan sözünde duruyorsa, ben de sözümü sağlam tutayım.
Bu güzel bir kıyastır.
Bu insanı yakmaz.
Bu insanı yükseltir.
Ama dünyalık kıyas çoğu zaman insanı yakar.
“Onun arabası, onun evi, onun maaşı, onun çocuğu, onun tatili…”
Bunun sonu yok.
Bugün onu geçersin, yarın başka biri çıkar.
Bugün birini kıskanırsın, yarın başka birini kıskanırsın.
Bugün bir şeye ulaşırsın, yarın daha fazlasını istersin.
O yüzden insan yarışacaksa hayırda yarışmalı.
Kendini geliştirecekse dünkü haliyle yarışmalı.
“Dün daha öfkeliydim, bugün daha sabırlı mıyım?”
“Dün daha şükürsüzdüm, bugün daha farkında mıyım?”
“Dün daha hırslıydım, bugün daha dengeli miyim?”
“Dün daha kaygılıydım, bugün Rabbime biraz daha teslim miyim?”
İşte gerçek gelişim budur.
Kendi İmtihanını Tanımak
Dostlar…
Her insanın bir zayıf noktası vardır.
Kimi paradan sınanır.
Kimi öfkeden sınanır.
Kimi şehvetten sınanır.
Kimi kibirden sınanır.
Kimi takdir edilme ihtiyacından sınanır.
Kimi gelecek korkusundan sınanır.
Kimi çocuğundan sınanır.
Kimi eşinden sınanır.
Kimi yalnızlıktan sınanır.
Kimi kalabalığın içinde kaybolmaktan sınanır.
İnsanın kendini tanıması gerekir.
Ben nerede aşırı istiyorum?
Nerede mizanı bozuyorum?
Nerede haddimi aşıyorum?
Nerede kontrolü kaybediyorum?
Nerede Allah’a teslim olmakta zorlanıyorum?
Nerede bedeli aşırı ödüyorum?
Nerede hiç bedel ödemiyorum?
Nerede kıyas yapıyorum?
Nerede başkasının nimeti beni rahatsız ediyor?
Bu soruları sormayan insan aynı döngüye tekrar tekrar düşer.
Aynı kavgaları yaşar.
Aynı kaygıları yaşar.
Aynı kırgınlıkları yaşar.
Aynı yanlış kararları verir.
Çünkü kendini okumaz.
Oysa Ankebût 20 yeryüzünü okumayı öğretiyor.
Yeryüzünü okuyan insan bir süre sonra kendini de okumaya başlar.
Çünkü insan da Allah’ın ayetlerinden biridir.
Senin kalbin de okunması gereken bir kitaptır.
Senin korkuların da okunması gereken işaretlerdir.
Senin hırsların da okunması gereken uyarılardır.
Senin kıyasların da kalbindeki eksikleri gösterir.
Pratik Ölçü: Bu İstek Beni Nereye Götürüyor?
Bir şey istediğinde kendine sor:
Bu istek beni Allah’a mı yaklaştırıyor, uzaklaştırıyor mu?
Bu istek beni daha ahlaklı mı yapıyor, daha gergin mi yapıyor?
Bu istek aileme huzur mu getiriyor, baskı mı getiriyor?
Bu istek beni çalışmaya mı sevk ediyor, harama mı itiyor?
Bu istek için ödediğim bedel dengeli mi, aşırı mı?
Bu istek olmazsa ben tamamen yıkılıyor muyum?
Eğer bir istek olmazsa tamamen yıkılıyorsan, orada tehlike var.
Çünkü o istek kalbinde fazla büyümüş olabilir.
Bir şey için çalışırsın.
Olursa şükredersin.
Olmazsa “Rabbim hayırlısını bilir” dersin.
İşte mizan budur.
Ama “olmazsa biterim” dediğin anda, o şey seni yönetmeye başlamıştır.
Kapanış: Ankebût 20’nin Çağrısı
Değerli dostlar…
Rabbimiz Ankebût 20’de bize yeryüzünde gezip yaratılışı görmemizi söylüyor.
Bu ayet bize bir bakış ahlakı öğretiyor.
Bak ama hasetle bakma.
Bak ama gafletle bakma.
Bak ama sadece görüntüye takılma.
Bak ve düşün.
Bir ağaca bak.
Bir toprağa bak.
Bir bebeğe bak.
Bir ihtiyara bak.
Bir mezara bak.
Bir rızka bak.
Bir başarıya bak.
Bir çöküşe bak.
Bir ailenin huzuruna bak.
Bir ailenin dağılışına bak.
Ve sor:
Burada Allah’ın hangi yasası işliyor?
Burada hangi mizan korunmuş?
Burada hangi mizan bozulmuş?
Burada hangi istek ihtiyaç zannedilmiş?
Burada hangi hırs insanı yakmış?
Burada hangi bedel doğru ödenmiş?
Burada hangi imtihan okunamamış?
Eğer böyle bakarsak hayat bize ders olur.
Ama böyle bakmazsak hayat bize yük olur.
Kıyas insanı yakar.
Hırs insanı yorar.
Gelecek kaygısı insanı bugünden koparır.
Mizan bozulursa huzur bozulur.
İstek ihtiyaç zannedilirse insan esir olur.
Bedel yanlış yere ödenirse insan tükenir.
İmtihan okunmazsa insan isyan eder.
Ama Kur’an’la bakarsan her şey değişir.
Kıyas tefekküre dönüşür.
Hırs gayrete dönüşür.
Kaygı duaya dönüşür.
İstek mizana girer.
Bedel salih amele dönüşür.
İmtihan yükseliş olur.
O zaman insan şöyle der:
“Rabbim, ben elimden geleni yapacağım. Çalışacağım, çabalayacağım, bedel ödeyeceğim. Ama haddi aşmayacağım. Kendimi yakmayacağım. Çocuğumu ezmeyeceğim. Eşimi kırmayacağım. Başkasının nimetine haset etmeyeceğim. Kendi nimetimi küçümsemeyeceğim. Sonucu sana bırakacağım.”
İşte huzur burada başlar.
Dostlar…
Unutmayalım:
Kıyas akılla yapılırsa ölçü olur.
Nefisle yapılırsa haset olur.
Mizanla yapılırsa gelişim olur.
Hırsla yapılırsa kaygı olur.
Şükürle yapılırsa insanı yükseltir.
Kibirle yapılırsa insanı düşürür.
Rabbim bizi hakkı hak olarak gören, batılı batıl olarak gören kullarından eylesin.
Rabbim bize kendi nimetimizi görmeyi nasip etsin.
Rabbim bizi kıyas ateşinden, hırs yangınından, gelecek kaygısının karanlığından korusun.
Rabbim bize mizan versin.
Akıl versin.
Sabır versin.
Şükür versin.
Doğru yerde doğru bedel ödeyenlerden eylesin.
Ve bizi Ankebût 20’nin öğrettiği gibi yeryüzüne ibretle bakan, yaratılışı okuyabilen, ahireti unutmayan, salih amel ile yaşayan kullarından eylesin.
Âmin.
