A’râf 50. Ayet: Hak ile Batılı Ayırmak ve Zor Zamanda Dürüstlük

24.01.2021

Herkes yapıyorsa doğru mu?

Bir davranışın çok yaygın olması, onun doğru olduğuna güvenmemiz için yeterli midir? İnsan bazen bu soruyu sormadan kalabalığın arkasından gider. Başarılı görünen bir iş insanının kullandığı yönteme bakar, onun gibi kazanmak için aynı yolu izlemesi gerektiğini düşünür. Oysa ortada birbirinden ayrılması gereken iki şey vardır: Elde edilen sonuç ve o sonuca giderken seçilen yol. Birinin serveti artmış olabilir; bu durum yaptığı her işlemin adaletli olduğunu göstermez. Çoğunluğun onayı da vicdanımızın ve bilgimizin yerine geçmez. Yanlışı normalleştirmek, onun başkalarına ve bize verdiği zararı ortadan kaldırmaz.

Hak ile batılı karıştırmak çoğu zaman açıkça yalan söyleyerek başlamaz. Gerçek bir ihtiyacın yanına yanlış bir gerekçe koyarız. Büyümek istiyorum deriz; ardından büyümek için her yöntemin kullanılabileceğini kabul ederiz. Huzurlu olmak isteriz; sonra huzurumuz için başkasının hakkını çiğnemeyi makul görürüz. İlk cümle doğru olabilir, fakat ikinci cümle kendiliğinden doğru olmaz. Âdem ile eşinin anlatısında da yanıltıcı bir bilginin insanın tercihini nasıl etkileyebildiğini düşünürüz. Bu anlatıyı yalnız geçmişte yaşanmış bir olay sayarsak, bugün kendi zihnimizde kurduğumuz benzer gerekçeleri fark etmekte zorlanırız.

Burada ihtiyacımız olan şey herkesten şüphelenmek değil, neyi neden yaptığımızı anlayabilmektir. Bir işin yaygınlığını görmek başka, doğruluğunu araştırmak başkadır. İnsan bilmediği yerde kolayca ezbere yönelir. Benzer durumdaki insanlar böyle yapıyor diyerek karar verir; sonra onların karşılaştığı sorunları kendisi de yaşayınca şaşırır. Kur’an’ın geçmiş toplulukları ve peygamberleri anlatması, önümüze sadece tarih bilgisi koymaz. Tercihlerin sonuçları üzerine düşünmemizi sağlar. Ders almak, bir hikâyenin sonunu bilmekten daha fazlasıdır; aynı yanlışa götüren düşünceyi kendi hayatımızda tanıyabilmektir. Böylece kalabalık bizi sürüklemeden önce durup yönümüzü değerlendirebiliriz.

Bir lokmanın arkasındaki emek

Dersin üzerinde durduğu örneklerden biri, çocuklukta köy hayatında görülen mısır ekmeğidir. Sofraya gelen o ekmek yalnız bir alışverişin sonucu değildir. Tarla hazırlanır, tohum ekilir, ürünün büyümesi beklenir, hasat yapılır, mısır kurutulur ve değirmene götürülür. Ekmek bütün bu aşamaların ardından ortaya çıkar. İnsan bu sürecin içinde olunca bir lokmanın arkasındaki emeği daha yakından görür. Beklemek, çalışmak ve başkalarının katkısını kabul etmek hayatın doğal bir parçası olur. Bugün kolayca satın aldığımız bir şeyin geçmişte nasıl üretildiğini hatırlamak, elimizdekinin kıymetini anlamamıza yardım eder.

İmece örneği bu yüzden yalnız tarımla ilgili değildir. Komşuların aynı tarlada çalışması, insanların birbirine ihtiyaç duyduğunu görünür kılar. Bugün ben senin işine yardım ederim, yarın sen benim yükümü hafifletirsin. Birlikte çalışırken sohbet edilir, birbirinin hâli öğrenilir, dayanışma oluşur. Elbette geçmişteki hayatın bütün yönlerini kusursuz sayamayız; bugünkü kolaylıkların da değerini inkâr edemeyiz. Burada sorulması gereken, kolaylaşan hayatın içinde emeğe ve insana verdiğimiz değeri koruyup korumadığımızdır. İşlerimizi daha hızlı yaparken birbirimizden uzaklaşıyor muyuz? İmkânımız arttıkça kimseye ihtiyacımız olmadığını mı sanıyoruz? Bu soruların cevabı ilişkilerimizde görülür.

Az çalışarak büyük sonuç elde etme isteği, bazen yalnız para anlayışımızı değil, bütün beklentilerimizi belirler. Tek bir proje alınca hayatın tamamen düzeleceğini, tek bir fırsat yakalayınca bütün sorunların biteceğini düşünürüz. Bu acelecilik, bizi sonucun gerektirdiği hazırlığı küçümsemeye götürebilir. Oysa güvenilir bir insan olmak da sağlam bir ilişki kurmak da zaman ve emek ister. Komşuluk, evlilik, dostluk ve kulluk yalnız güzel bir niyetle kendiliğinden olgunlaşmaz. Niyeti davranışla beslemek gerekir. Emek vermekten kaçarken kalıcı huzur beklemek, tohumu ekmeden ürün istemeye benzer. Sonuca duyduğumuz istek kadar sürece gösterdiğimiz sadakat de önemlidir.

Suyun ve rızkın hatırlattığı

A’râf suresinin ellinci ayetinde cehennem ehlinin cennet ehlinden su ve Allah’ın verdiği rızıktan istediği bir sahne anlatılır. Verilen cevap, bunların inkârcılara yasaklandığını bildirir. Bu sahne üzerinde düşünürken onu günlük bir tartışmanın diline indirgememek gerekir. Anlatılan, ahiretle ilgili bir bildirimdir. Bizim bugün çıkaracağımız ders ise tercihlerimizin bir karşılığı bulunduğunu ve nimetlere her zaman aynı imkânla ulaşamayacağımızı hatırlamaktır. Her gün içtiğimiz su, soframızdaki yiyecek, sıradan gördüğümüz imkânlar bir anda dikkatimizi çeker. Alıştığımız için önemsiz saydığımız şeylerin hayatımızdaki yerini yeniden görürüz.

Bir bardak suya uzanırken kaç kişinin emeğini, ne kadar büyük bir ihtiyacı ve nasıl bir nimeti düşündüğümüzü soralım. Şükür yalnız dilimizle söylediğimiz bir söz olarak kalırsa bu farkındalık davranışlarımıza yerleşmez. İsrafı azaltmak, paylaşmak ve ihtiyacı olanın hâlini gözetmek de şükrün hayatımızdaki karşılıklarıdır. Ayetteki ahiret sahnesi, bugün susayan bir insana yardım etmememiz için gerekçe yapılamaz. Başkalarının sonu hakkında hüküm vermek bizim görevimiz değildir. Bizim önümüzdeki sorumluluk, elimizdeki imkânı doğru kullanmak ve insanların ihtiyacına karşı duyarsızlaşmamaktır. Nimeti fark eden insanın kalbi, başkasının mahrumiyetine de daha açık olmalıdır.

Hayattaki imkân farklılıklarını insanın Allah katındaki değeriyle eşitlemek de doğru olmaz. Rahat bir ülkede yaşamak, iyi bir gelire sahip olmak veya sağlıklı doğmak, imtihanın kazanıldığını göstermez. Zor şartlarda bulunmak, yoksulluk çekmek ya da bir engelle yaşamak da kişinin cezalandırıldığı anlamına gelmez. Ders bu kıyasın tehlikesine dikkat çeker. Sahip olduklarımız kadar, onlarla ne yaptığımızı da düşünmemiz gerekir. Başkasının sıkıntısını küçümsemek yerine yükünü nasıl hafifletebileceğimizi sorabiliriz. Kendi rahatlığımızı üstünlük belgesi saymadığımızda hem şükrümüz daha sahici olur hem de insanlara bakışımız daha adaletli bir zemine yerleşir.

Sular durgunken ve dalga geldiğinde

Deniz durgunken herkes sakin görünebilir. Dalgalar yükseldiğinde ise insanın neye tutunduğu daha açık ortaya çıkar. Ders bu benzetmeyle günlük hayatımızı düşünmeye çağırır. Her şey yolundayken dürüstlükten söz etmek kolaydır. İşler bozulduğunda, para sıkıştığında ya da evde anlaşmazlık çıktığında aynı ölçüyü korumak daha fazla gayret ister. Demek ki inandığımız ilkeler yalnız rahat zamanların cümleleri olmamalıdır. Baskıyla karşılaşınca onları tamamen değiştirdiğimizde, aslında neyi esas aldığımızı da göstermiş oluruz. Böyle anlarda hemen karar vermek yerine durmak, meseleyi anlamak ve hakkaniyetli yollar aramak özellikle değerlidir.

Bir işletme sahibi olduğumuzu düşünelim. İşler büyürken adaletten, helal kazançtan ve başkasının hakkından söz ediyoruz. Sonra bir kayıp yaşanıyor. Bu defa daha önce yanlış bulduğumuz bir yolu, mecburum diyerek kendimiz için doğru hâle getirmeye başlayabiliriz. Dersin uyarısı bu zihinsel değişime yöneliktir. Sıkıntıyı küçümsemek ya da dışarıdan kolay hükümler vermek çözüm değildir. Fakat baskı da her davranışı kendiliğinden meşru yapmaz. Kendi durumumuzu dürüstçe değerlendirmek, gerektiğinde beklentimizi ve işletmenin ölçeğini değiştirmek, danışmak ve başkasını mağdur etmeyen çıkış yollarını aramak gerekir. Görünüşte kazanırken ahlaki ölçümüzü kaybetmemeye çalışırız.

Aynı mesele aile ilişkilerinde de karşımıza çıkar. Bir evlilik yıllarca sürmüş, sonra taraflar ayrılmaya karar vermiş olabilir. Ayrılığın acısı insanı öfkelendirebilir; fakat öfke, birlikte yaşadığı kişinin haklarını yok sayma yetkisi vermez. Benim malım, hiçbir şey vermem demekle adalet sağlanmış olmaz. Başlarken gösterdiğimiz saygıyı bitirirken de koruyabiliyor muyuz? Karşı tarafın hayatına devam etmesini, çocukların ihtiyaçlarını ve üstlendiğimiz sorumlulukları gözetiyor muyuz? Bir ilişkinin devam etmemesi, dürüst davranma yükümlülüğünü sona erdirmez. Haklı olduğumuzu düşündüğümüzde bile incitici davranışlarımızı ve kendi payımıza düşen sorumluluğu ayrıca değerlendirmeliyiz.

Bir de bilgiyi davranışla karıştırmamayı öğrenmeliyiz. Bir konunun doğru cevabını söyleyebilmem, o cevaba uygun yaşadığım anlamına gelmez. Bir anlaşmazlıkta adaletin ne olduğunu anlatırken, sıra kendi çıkarıma geldiğinde aynı adaletten kaçabilirim. Bu yüzden kendimizi yalnız bildiklerimizle ölçmek eksik kalır. Günün sonunda hangi tercihi yaptığımıza, kimin yükünü artırdığımıza ve hangi sorumluluktan kaçtığımıza da bakmalıyız. Dersin sözünü ettiği sınav, tam bu noktada hayatın içine yerleşir. Ezberimiz ile davranışımız arasındaki mesafeyi görmek canımızı sıkabilir; fakat o mesafeyi fark etmek, onu azaltabilmek için önemli bir başlangıçtır. Kendimizi savunmaya harcadığımız enerjinin bir kısmını düzeltmeye ayırabiliriz.

Âdem ile eşinin yanlıştan sonra kendilerine zulmettiklerini kabul etmesi de bu bakımdan anlamlıdır. Hatanın bütün sorumluluğunu dışarıya yüklemek yerine kendi payını görebilmek gerekir. Elbette insanların yaşadığı baskılar, yoksunluklar ve haksızlıklar gerçektir; bunları yok sayamayız. Fakat değiştirebildiğimiz alanda nasıl davranacağımızı düşünmek yine önemlidir. Başkasının kötülüğü bizim kötülüğümüzü haklı çıkarmaz; kendi yanlışımızı kabul etmek de başkasının haksızlığını onaylamak değildir. Bu ayrımı koruyunca hem adalet arayabilir hem de kalbimizi öfkenin yönetmesine karşı dikkatli olabiliriz. İnsan böylece bulunduğu şartları inkâr etmeden, gücünün yettiği iyiliğe yönelir ve yardım istemekten çekinmez. Doğruya dönmenin kapısını kendisi için kapatmaz.

Yanlıştan dönmek ve doğru bitirmek

Hiçbirimiz kusursuz değiliz. Eşimizi kırabilir, kardeşimizle tartışabilir, çocuğumuza haksızlık edebilir veya bir arkadaşımızı üzebiliriz. Önemli olan, hata ortaya çıktıktan sonra onu hangi gerekçeyle sürdürdüğümüzdür. Gururumuz yüzünden konuşmayı ertelersek küçük bir mesele zamanla ağır bir yüke dönüşebilir. Tövbe, Allah’a yönelmekle birlikte davranışı düzeltmeyi de gerektirir. Bir insanı incittiysek onunla ilişkimizi onarmaya çalışmak, özür dilemek ve mümkünse zararı gidermek gerekir. Bu, bütün anlaşmazlıklarda kendimizi suçlu ilan etmek değildir. Gerçekten yaptığımız yanlışı kabul edip düzeltme iradesi göstermektir. Bir meselede haklı olmak, her davranışımızın doğru olduğu anlamına gelmez.

Dersin hatırlattığı bir diğer ölçü, işe doğrulukla girip doğrulukla çıkabilmektir. Bunu sadece büyük kararlar için düşünmeyelim. Bir ürünü üretirken, bir ortaklık kurarken, bir söz verirken ve bir aile meselesini çözerken de aynı ihtiyaç vardır. Başlangıçtaki heyecan geçince dürüstlüğümüz azalıyor mu? Bir çıkarımız kalmadığında verdiğimiz sözleri unutuyor muyuz? Bir işi bitirirken arkamızda güven mi bırakıyoruz, kırgınlık ve belirsizlik mi? İnsan hayatını tek bir büyük kararla değil, bu küçük tercihlerle de şekillendirir. Doğruluk alışkanlık hâline geldikçe güç anlarda ona tutunmak için daha sağlam bir zemin oluşur.

Sıkıntıdan kurtulunca eski tutumumuza dönmek de üzerinde durulması gereken bir tehlikedir. Zor durumdayken dua eder, yardım ister, hayatımızı değiştireceğimize söz veririz. Rahata kavuşunca ise bizi o duaya götüren ihtiyacı unuturuz. Oysa güvende hissetmek, her şeyin kontrolümüzde olduğu anlamına gelmez. İnsan hem denizde hem karada sınırlıdır; hem darlıkta hem bollukta Allah’a muhtaçtır. Bu gerçeği hatırlamak korku içinde yaşamak için değil, kibirlenmeden yaşamayı öğrenmek içindir. Elimizdeki imkânlara güvenip insanları küçümsemek yerine, onların da geçici olduğunu bilerek şükretmek ve sorumluluk almak bize daha doğru bir yön verir.

Şimdi kendimize içtenlikle sorabiliriz: Benim için doğru olan, yalnız işime yaradığı sürece mi doğru? Herkes aynı şeyi yapınca sorgulamayı bırakıyor muyum? Sıkıştığımda başkasının hakkını daha kolay gözden çıkarıyor muyum? Bu soruların amacı kendimizi umutsuzluğa sürüklemek değildir. Henüz tercih yapabildiğimiz bugünlerde yönümüzü düzeltebilmektir. Hak ile batılı ayırmak, bir kavramı ezberlemekle tamamlanmaz. Sofraya gelen nimeti fark ederken, emek verirken, anlaşmazlık çözerken ve yanlışımızdan dönerken bu ayrımı yaşamayı öğreniriz. Bugün atacağımız dürüst bir adım, yalnız bugünkü meseleyi çözmez; nasıl bir insan olmak istediğimizi de daha açık hâle getirir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir