Dünya Hayatına Kapılmadan Hakikati Görmek
13 Mart 2024
Bir insan kendine şu soruyu ne kadar sık soruyor: Ben neye inanıyorum ve inandığım şey hayatımı gerçekten değiştiriyor mu?
Allah’a inandığımızı söylüyoruz. Kur’an’ın hak kitap olduğunu söylüyoruz. Hesap gününden, adaletten, iyilikten söz ediyoruz. Peki bunlar sadece dilimizde kalan sözler mi? Yoksa bir karar verirken, bir insanın hakkıyla karşı karşıya kaldığımızda, elimizdeki imkânı nasıl kullanacağımıza bakarken de aynı inanç bizi yönlendiriyor mu?
İşte asıl soru burada. İnsanın söylediğiyle yaptığı birbirine uyuyor mu?
Yûnus suresinin başlangıcında, hikmet dolu kitabın ayetlerinden söz ediliyor. İçlerinden bir insana uyarı ve müjde görevi verilmesinin insanlar için şaşırtıcı bulunması anlatılıyor. İnsanlardan bazıları, kendilerine gelen uyarıyı düşünmek yerine onu reddediyor. Oysa uyarının üzerinde durduğu şey, sözü getiren kişiyi yüceltmek değil; söylenen hakikate kulak vermek.
Biz bazen bunu tersine çeviriyoruz. Bir insanı dinliyoruz. Ondan etkileniyoruz. Onun bilgisine, tecrübesine güveniyoruz. Sonra farkına varmadan o insana hak etmediği bir konum veriyoruz. Her söylediğini sorgusuz kabul etmeye başlıyoruz. Hatta Allah’tan beklememiz gereken yardımı ve kurtuluşu bir insandan bekler hâle gelebiliyoruz.
Oysa ayet bize çok açık bir sınır hatırlatıyor: Allah’ın izni olmadan kimse şefaatçi olamaz. Yaratmak da hükmetmek de son sözü söylemek de Allah’a aittir. Bir insanın bilgili olması onun yanılmaz olduğu anlamına gelmez. Bir topluluk tarafından çok sevilmesi, kendisini ilahî bir makamda görmesine izin vermez.
Peki biz kime bağlanıyoruz? Allah’a mı, yoksa Allah’ı anlatan bir insanın şahsına mı?
İnsanlar bir başkasını sürekli yücelttiğinde, yüceltilen kişi de bundan etkilenebilir. Başlangıçta yalnızca bir şeyler anlatan biri, zaman içinde kendisini her konuda haklı görmeye başlayabilir. Çevresindekiler de onu sorgulamanın yanlış olduğunu düşünebilir. Böylece hakikati aramak için kurulmuş bir ilişki, kişilere teslim olmaya dönüşür.
Kur’an’ı merkeze almak bu yüzden önemlidir. İnsanları dinleyebiliriz. Birbirimizden öğrenebiliriz. Ama öğrendiğimizi düşünmekten, anlamaya çalışmaktan, soru sormaktan vazgeçemeyiz.
Aynı ayetlerde göklerin ve yerin yaratılması, Allah’ın işleri düzenlemesi ve herkesin sonunda O’na döneceği anlatılıyor. Yaratılışın nasıl olduğu üzerine pek çok soru sorabiliriz. Altı gün ifadesinin neyi anlattığını, zamanın nasıl anlaşılması gerektiğini, arşla ilgili ifadelerin neye işaret ettiğini düşünebiliriz. Her ayrıntıyı bildiğimizi iddia etmek zorunda değiliz. Bilmediğimiz konuda bilmediğimizi söylemek de düşünmenin bir parçasıdır.
Ama bütün bu soruların arasında temel mesajı kaybetmeyelim: Yaratan Allah’tır. Dönüş O’nadır. İnsan başıboş değildir. Hayatı yalnızca bugün gördüklerinden ibaret değildir.
Ayetlerde başlangıçta yaratmadan, sonra yeniden yaratmadan söz edilir. İman eden ve salih amel işleyenlere adaletle karşılık verileceği belirtilir. İnkâr edenlerin karşılaşacağı azap da hatırlatılır. Burada yalnızca korku yoktur. Müjde de vardır. Adalet de vardır. Yapılanların karşılıksız kalmayacağı bilgisi vardır.
Dikkat edelim: İman ile salih amel birlikte anılıyor. Yalnızca inanıyorum demek yetmiyor. İnsanın yaptığı işlerin de o inançla bir bağlantısı olması gerekiyor. Doğruluğu söylemek başka, doğru davranmak başka. Adaletten söz etmek başka, elindeki gücü adaletle kullanmak başka.
Bir insan gerçekten hesap vereceğine inanıyorsa başkasının hakkına nasıl bakar? İmkânı olduğu hâlde zor durumdaki birini görmezden gelebilir mi? Kendi çıkarı için bir başkasını mağdur ederken içi rahat edebilir mi?
Bütün mesele bilgiyi hayatımıza taşımak. Kur’an’ın ayetlerini yalnızca duymak değil, üzerinde düşünmek. Sadece okumak değil, anlamak. Sadece anlamak değil, davranışlarımızı da o anlayışla değerlendirmek.
Güneşten ve aydan söz edilen ayet de bizi düşünmeye çağırıyor. Güneşin ışık kaynağı oluşu, ayın konak yerleri, yılların sayısını ve hesabını bilebilmemiz… Bütün bunlar gelişigüzel bir görüntü olarak sunulmuyor. Düzeni, ölçüyü, hesabı fark etmemiz isteniyor.
Günlerin, ayların, yılların hesabını yapabiliyoruz. Çünkü bir düzen görüyoruz. Sonuçlara bakarak sebepleri anlayabiliyoruz. Günlük hayatımızda da böyle değil mi? Bir sonuçla karşılaşıyoruz. O sonucun ortaya çıkmasında ne yaptığımızı, neyi ihmal ettiğimizi, hangi kararı verdiğimizi düşünmemiz gerekiyor.
Huzursuz olduğumuzda yalnızca sonuçtan şikâyet etmek yeterli mi? Bir ailede güven zedelenmişse, bir ilişkide kırgınlık büyümüşse, bir toplumda adaletsizlik yaygınlaşmışsa, bunların sebeplerine bakmadan sonucu değiştirebilir miyiz?
İşimizde bazı yöntemleri öğreniyoruz. Üretmeyi, satmayı, hesap yapmayı biliyoruz. Fakat yaptığımız işi hak ve adaletle ilişkilendiremediğimizde eksik kalıyoruz. İnsanlarla ilişkimizde de aynı durum var. Eşimize, çocuğumuza, komşumuza nasıl davrandığımızla inandığımız hakikat arasında bir bağ kurmamız gerekiyor.
Bazen bilgilerimiz birbirinden kopuk kalıyor. Bir yerde ibadetten söz ediyoruz, başka bir yerde kendi çıkarımız için haksızlığı normal görüyoruz. Bir yerde merhameti anlatıyoruz, başka bir yerde zor durumda olana kapımızı kapatıyoruz. İşte bu kopukluk üzerinde durmamız gerekiyor.
Kur’an’ın hikmetinden yararlanmak, hayatımızı yalnızca alışkanlıklarla sürdürmemek demektir. Bugün doğru bir karar vermiş olmak, yarın da kendiliğinden doğru karar vereceğimizi göstermez. İnsan unutuyor. Çıkarına uygun gelen söze daha kolay inanıyor. Alıştığı davranışı sorgulamak istemiyor. Bu yüzden yeniden okumaya, yeniden düşünmeye, kendimizi yeniden değerlendirmeye ihtiyacımız var.
Bir ayeti daha önce okumuş olabiliriz. Aynı sözü defalarca duymuş olabiliriz. Ama kendi hayatımızda hâlâ aynı hatayı yapıyorsak, o söz bizim için bitmiş değildir. Belki tekrar tekrar düşünmemiz gereken yer tam da orasıdır.
Burada bir başka tehlike ortaya çıkıyor: Kulaktan dolma bilgi. Bir sözü, yalnızca çok tanınan biri söylediği için doğru kabul etmek. Bir alışkanlığı, herkes yapıyor diye dinin kendisi sanmak. Bir anlatının kaynağını hiç araştırmadan hayatımızın merkezine koymak.
Oysa insanın soru sorması gerekir. Bu söylediğimizin dayanağı nedir? Kur’an’da ne anlatılıyor? Söylenen sözle ayet arasında gerçekten bir bağlantı var mı? Biz anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa başkalarının bizim yerimize düşünmesine mi alışıyoruz?
İlim yalnızca bir başkasına ait bir ayrıcalık gibi görülmemeli. Bilgili insanlardan yararlanmak elbette değerlidir. Fakat bu, insanın kendi aklını kullanmasını, kitabı okumasını, anlamak için emek vermesini gereksiz kılmaz. Anlamadığımızda yeniden okuruz. Sorular sorarız. Yanıldığımızı fark edersek düzeltiriz.
Bir topluluğun bilgili olması da tek bir kişinin bilgili olmasından çok daha geniş bir meseledir. Doğru bilgi insanlar arasında paylaşıldığında, insanlar birbirine düşünmeyi hatırlattığında, yanlışlar daha kolay fark edilir. Ama topluluk bir kişinin sözüne körü körüne bağlanırsa, yanlış da hızla yayılabilir.
Şimdi kendimize biraz daha zor bir soru soralım: Kur’an’ı neden okuyoruz? Onu gerçekten hayatımıza yön versin diye mi açıyoruz, yoksa zaten doğru saydığımız düşüncelere destek bulmak için mi?
Yûnus suresinde gece ile gündüzün birbirini izlemesinde, göklerde ve yerde yaratılanlarda sakınan bir topluluk için işaretler bulunduğu hatırlatılır. Ardından çok çarpıcı bir uyarı gelir: Allah’a kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olan ve ayetlerden gafil kalan insanlardan söz edilir. Onların yaptıklarının karşılığını göreceği anlatılır.
Dünya hayatına kapılmak ne demek? Çalışmak mı? Kazanmak mı? Ev sahibi olmak mı? Güzel bir yemek yemek mi? Buradaki mesele, dünyadaki her imkânı başlı başına kötü görmek değil. Mesele, bütün ölçümüzü dünyalık kazanca indirmek. Haklılığı yalnızca elimize geçen parayla ölçmek. Başkasının kaybını görmeden kendi kazancımıza sevinmek.
Bir insan düşünün: Bir başkasını haksızlığa uğratıyor, sonra elde ettiği parayı rahatça harcıyor. O gün bir sıkıntı yaşamıyor. Ertesi gün de yaşamıyor. Bir süre sonra kendi kendine, “Demek ki yaptığımın bir karşılığı yok,” diye düşünmeye başlıyor. İşte bu düşünce insanı daha büyük bir gaflete sürükleyebilir.
Oysa bir yanlışın hemen ardından görünür bir ceza gelmemesi, o yanlışın doğru olduğu anlamına gelmez. Allah’a kavuşmayı ve hesap vermeyi düşünmek, tam da kimsenin görmediği yerde davranışımızı değiştirmelidir.
Öyleyse asıl imtihan nerede başlıyor? Gücümüzün yetmediği yerde mi, yoksa bir başkasına haksızlık etmeye gücümüz yettiği hâlde bundan vazgeçebildiğimiz yerde mi?
Kul hakkı dediğimiz konu burada somutlaşıyor. Miras paylaşımında bir sınırı kendi lehine kaydırmak, akrabasının hakkını küçümsemek, zayıf durumda olanın çaresizliğinden yararlanmak… Bunların hepsi yalnızca para meselesi değildir. İnsanın inandığı adaleti kendi işine geldiğinde unutmasıdır.
Ev sahibiyle kiracı arasındaki ilişkilerde de bunu görüyoruz. Bir tarafta barınma ihtiyacı olan insan var. Diğer tarafta elindeki mülk üzerinde karar veren insan. Ekonomik sıkıntılar, artan giderler, farklı beklentiler var. Elbette her olayın şartı aynı değil. Hakkaniyete aykırı davranan kiracılar da olabilir. Ama zor durumda olan bir insanın çaresizliğini daha fazla kazanç fırsatına çevirmek, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir ahlak meselesidir.
Bir insanın evi varsa, geliri varsa, imkânı varsa, bu ona yalnızca daha çok kazanma fırsatı mı veriyor? Yoksa sahip olduğu imkânı nasıl kullandığı konusunda da sorumluluk yüklüyor mu?
Bir kiracı belirli bir bedeli öderken, sonra onun çıkmasıyla aynı yer için kat kat yüksek bir bedel istenmesi örneği, piyasadaki rakamlardan daha büyük bir soruyu ortaya çıkarıyor. Bizim için ölçü yalnızca “Başkaları da böyle yapıyor” sözü mü? Komşu daha yüksek kira istedi diye biz de aynı şeyi yapmak zorunda mıyız? Daha fazla kazanmak mümkün olduğunda, bunun bir başka insan üzerinde neye mal olduğunu düşünüyor muyuz?
Bazen insan kendisini çevresindeki davranışlarla ikna ediyor. Herkes yapıyor, diyor. Piyasa böyle, diyor. Ben yapmasam başkası yapacak, diyor. Ama bu sözler yaptığımız işin adil olup olmadığını cevaplamıyor. Salih amel, en çok da kendimizi haklı çıkaracak sebepler bulabildiğimiz anlarda önem kazanıyor.
Salgın dönemini hatırlayalım. Bir anda günlük hayatın alışılmış düzeni değişti. Dışarı çıkmanın, alışverişin, yolculuğun, para harcamanın anlamı başka türlü sorgulandı. Sahip olduğumuz şeylerin her zaman aynı güveni vermediğini gördük. Sonra hayat yeniden hareketlenince birçok insan eski alışkanlıklarına döndü. Buradaki önemli soru, o tecrübeden ne öğrendiğimizdir.
Geçici bir sıkıntı sırasında dünyalık şeylerin sınırını görmek kolaylaşabilir. Asıl güç olan, sıkıntı geçtikten sonra da aynı farkındalığı korumaktır. Rahatlık geri geldiğinde merhameti unutuyor muyuz? Önceden önemli bulduğumuz dayanışmayı bir kenara mı bırakıyoruz?
Deprem ve başka büyük acılar karşısında da benzer sorular doğar. İnsan hayatının ne kadar kırılgan olduğunu görürüz. Sahip olduğumuz mülkün, eşyanın, hesabın her şeyi garanti etmediğini anlarız. Bu olaylar karşısında kendimize düşen payı, sorumluluğu ve yardımlaşmayı düşünmek gerekir.
Zor durumda olanı gözetmek, malımızın ve imkânımızın yalnızca kendimiz için olmadığını hatırlamak… Sadaka, zekât, infak gibi kavramları yalnızca sözde bırakmamak… Bunların hepsi imanla amel arasındaki ilişkinin parçalarıdır.
İnfak konusunda ihtiyaçtan fazlasını verme düşüncesi bize şu soruyu yöneltir: Elimizde bulunandan ne kadarını gerçekten gerekli görüyoruz? Ne kadarını alışkanlıkla biriktiriyoruz? İhtiyacı olanı gördüğümüzde neden bu kadar kolay başka tarafa bakabiliyoruz?
Bu soruların cevabını yalnızca başkalarında aramayalım. “Zenginler şöyle yapıyor, yöneticiler böyle davranıyor, toplum bozuldu” demek kolay. Ama bizim de küçük veya büyük bir sorumluluk alanımız var. İş yerinde, evde, aile içinde, alışverişte, mirasta, kirada, komşulukta… Her gün verdiğimiz kararların bir karşılığı var.
Dünyanın farklı yerlerinde zulme uğrayan insanlar olduğunu görüyoruz. Filistin’de, Gazze’de, Yemen’de, Sudan’da ve başka yerlerde yaşanan acılara tanık oluyoruz. Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, görmedim ve duymadım demek de zorlaşıyor. Fakat görmek başka, gördüğümüz haksızlık karşısında insanlık sorumluluğunu hatırlamak başka.
Güçlü olanın zayıfı ezmesini yalnızca uzak ülkelerde aramamalıyız. Aynı tavır bazen bir iş ilişkisinde, bazen aile içinde, bazen bir alışverişte ortaya çıkar. Gücümüzün yettiği birine karşı gösterdiğimiz tavır, adalet anlayışımızı açığa çıkarır.
Bir toplumun nasıl değişeceği üzerine farklı düşünceler olabilir. Zor zamanların insanları değiştireceği, acı tecrübelerin bazı yanlışları fark ettireceği düşünülebilir. Ama ne zaman, nerede, hangi olayın yaşanacağını kesin biçimde bildiğimizi söyleyemeyiz. Geleceğin bilgisi Allah’a aittir. Bizim üzerinde durabileceğimiz şey, bugün ne yaptığımızdır.
Bugün bir insanın hakkını koruyabilir miyiz? Bugün bir haksızlığa katılmaktan vazgeçebilir miyiz? Bugün bir ayeti okuyup yalnızca başkasına değil, önce kendi davranışımıza bakabilir miyiz?
Bize gereken yalnızca daha çok söz söylemek değil. Söylediğimizin anlamını düşünmek. Yalnızca daha çok bilgi biriktirmek değil. Bilginin hayatımızda neyi değiştirdiğini görmek. Yalnızca hesabı başkasından beklemek değil. Kendi hesabımıza hazırlanmak.
Çünkü insan dünya hayatına ne kadar kaptırırsa kendini, bazı işaretleri görmesi o kadar zorlaşabilir. Kazanç büyürken vicdan küçülüyorsa, imkân artarken merhamet azalıyorsa, bilgimiz çoğalırken adalet duygumuz zayıflıyorsa durup düşünmemiz gerekiyor.
Güneşin ve ayın düzeninden söz eden ayetler bize düşünmeyi hatırlatıyor. Yeniden yaratılıştan söz eden ayetler dönüşü hatırlatıyor. Salih amelden söz eden ayetler davranışımızı hatırlatıyor. Dünya hayatına razı olup ayetlerden gafil kalanları anlatan ayetler de neyi merkeze koyduğumuzu sorgulatıyor.
Hepsi dönüp dolaşıp aynı temel noktada buluşuyor: Yaratıcımızı hatırlamak ve bu bilinci yaşadığımız hayattan ayırmamak.
Son bir kez kendimize soralım: Bugün sahip olduklarımız elimizden alınsa geriye nasıl bir insan kalır? İnsanların haklarını gözeten biri mi? Kendi menfaatini her şeyin önüne koyan biri mi? Allah’a kavuşmayı gerçekten uman biri mi?
Bu sorulara başkaları için değil, kendimiz için cevap arayalım. Çünkü neye inandığımızı en açık biçimde, imkânımız varken yaptığımız tercihler gösterir.
Rabbimiz bize hakkı görmeyi, doğru bilgiyi anlamayı, öğrendiğimizle yaşamayı nasip etsin. Haksızlıktan, gafletten ve dünya hayatının bizi hakikatten uzaklaştırmasından korusun. Başladığımız günü doğrulukla tamamlamayı, insanlara karşı adil ve merhametli olmayı nasip etsin.
En doğrusunu Allah bilir.
