Elif’in Hikâyesi
Sessiz Yaraların Söylediği Şey
Bazı yaralar bağırmaz.
Kanamaz.
İnsanların görebileceği bir yerde de değildir.
İnsan sabah kalkar, yüzünü yıkar, işe gider, konuşur, hatta bazen güler. Dışarıdan bakan herkes onun iyileştiğini düşünür.
Ama bazen bir bardak, boş bir sandalye, telefonda kayıtlı bir isim ya da kapının açılma sesi insanı yıllar öncesine götürmeye yeter.
Elif’in yaraları da böyleydi.
Sessizdi.
Ama derindi.
İlk kayıp
Elif daha genç bir kızken babasını kaybetmişti.
O günlerde herkes ona aynı cümleyi söylüyordu:
“Zamanla geçer.”
Elif başını sallıyordu.
İnsanlar üzülmesin diye bazen gülümsüyordu bile.
Sonra aylar geçti.
Bir bayram sabahı geldi.
Evde herkes vardı ama Elif’in gözü sürekli aynı yere takılıyordu.
Babasının oturduğu yere.
Bir ara annesi sofradan bir tabak kaldırdı. Elif tabağa baktı. Nedense boğazına bir şey düğümlendi.
Çünkü geçmiş yıllarda o tabak babasının önünde dururdu.
İşte o zaman anladı:
Acı geçmiyordu.
Sadece evin içinde kendisine yeni bir yer buluyordu.
Babasının yokluğu zamanla hayatının bir parçasına dönüştü.
Ve Elif, henüz genç yaşında kendisini ayakta tutacak bir cümle buldu:
“Her şey geçici… Allah baki.”
Bu cümleyi bazen yalnız kaldığında kendi kendine tekrar ederdi.
Yıllar geçti.
Hayat, Elif’in karşısına bu kez kayıp değil, güzel bir sürpriz çıkardı.
Rabbimin armağanı
Elif kendi ticaretini yapan, ayakta durmaya alışmış bir kadındı.
Bir iş vesilesiyle Tahtakale’de ithalat ve ihracatla uğraşan bir adamla tanıştı.
İlk zamanlar konuşmaları tamamen işle ilgiliydi.
Siparişler…
Ürünler…
Ödemeler…
Sevkiyatlar…
Sonra bir gün iş konuşması bitti ama telefon kapanmadı.
Bir başka gün sohbet biraz daha uzadı.
Zamanla ikisi de birbirlerinin hayatındaki yaraları, korkuları ve umutları öğrenmeye başladı.
Adam ikinci evliliğini yapacaktı. Önceki evliliğinden bir oğlu vardı.
Elif bunu biliyordu.
Onun geçmişini değiştirmek istemedi.
Geçmişiyle birlikte kabul etti.
Bir süre sonra evlendiler.
Elif’in hayatında uzun zamandır hissetmediği bir şey vardı artık:
Huzur.
Evliliklerinin üzerinden yalnızca birkaç ay geçmişti.
Bazen bir arkadaşının yanında eşinden bahsederken yüzünde çocukça bir sevinç belirirdi.
“Biliyor musunuz,” derdi, “ben bu adamı Rabbimin bana armağanı gibi görüyorum.”
Gülerlerdi.
Elif de gülerdi.
Ama o bunu gerçekten hissediyordu.
Çünkü eşi yalnızca kocası değildi.
Bir şey olduğunda ilk aradığı insandı.
Bir müşteri canını sıktığında anlatacağı kişiydi.
Gün içinde komik bir şey olduğunda telefona sarılıp paylaşmak istediği insandı.
Akşam kapının açılma sesini duyduğunda evin içindeki hava değişirdi.
Bazen sofrada uzun uzun konuşurlardı.
Bazen de hiçbir şey konuşmadan yan yana otururlardı.
Elif o günlerde bunun ne büyük bir nimet olduğunu bilmiyordu:
Sevdiğin insanla konuşabilmek kadar, onun yanında sessiz kalabilmek de huzurdu.
Bir akşam eşine bakıp gülerek:
“Sen benim hayatıma biraz geç geldin,” dedi.
Eşi de gülümseyip:
“Geç olsun, güç olmasın,” diye karşılık verdi.
Elif güldü.
O cümle evin içinde kaldı.
Sekiz ay sonra o evde yalnızca Elif kalacaktı.
Bir telefon
O gün sıradan başlamıştı.
Hayatın insanı en hazırlıksız yakaladığı günler genellikle böyle başlar.
Sonra telefon çaldı.
Birkaç kelime…
Bir kalp krizi…
Hastane…
Telaş…
Ve ardından insanın duymak istemediği o cümle.
Elif’in hayatı o anda ikiye ayrıldı.
Eşinin yaşadığı zaman.
Ve artık yaşamadığı zaman.
Ne vedalaşabilmişti.
Ne elini son kez tutabilmişti.
Ne de “Sana söylemeyi unuttuğum bir şey var” diyebilmişti.
İnsan ölümün geleceğini bilir.
Ama sevdiği insana geleceğine hiçbir zaman gerçekten inanmaz.
Cenaze günü Elif’in çevresinde çok insan vardı.
Birileri konuşuyordu.
Birileri sarılıyordu.
Birileri teselli etmeye çalışıyordu.
Elif çoğunu duymuyordu.
Gözleri bir noktaya takılıp kalıyordu.
Toprak atılırken bir ara gözlerini kapattı.
İçinden:
“Biraz yavaş…”
demek geçti.
Sanki toprağı yavaş atsalar ayrılık da yavaşlayacaktı.
Sonra herkes mezarlıktan ayrılmaya başladı.
İnsanlar arabalarına bindi.
Elif birkaç adım yürüdü.
Sonra durdu.
Arkasına baktı.
Yeni kapanmış mezara uzun süre baktı.
Ayakları gitmiyordu.
Annesi kolundan tuttu.
“Gel kızım.”
Elif kıpırdamadı.
“Anne…”
Sesi güçlükle çıktı.
Annesi yüzüne baktı.
Elif mezarı gösterdi.
“Biz şimdi onu burada bırakıp gerçekten eve mi gideceğiz?”
Annesinin söyleyecek sözü yoktu.
Sadece kızının kolunu biraz daha sıkı tuttu.
Elif o gün hayatında ilk kez, gitmek istemediği hâlde bir mezardan uzaklaştı.
İki bardak
Cenazeden sonraki günler birbirine karıştı.
Eve insanlar geliyor, gidiyor, dualar okunuyor, telefonlar çalıyordu.
Sonra yavaş yavaş kalabalık azaldı.
Bir akşam ev tamamen sessiz kaldı.
İşte asıl yas o gün başladı.
Çünkü kalabalık varken insan acısına sıra bulamayabiliyor.
Elif mutfağa girdi.
Yıllardır yaptığı gibi çay koydu.
Dolaptan iki bardak çıkardı.
Birini tezgâha bıraktı.
Sonra diğerini.
Çayı doldurdu.
Bir bardağı kendi önüne aldı.
Diğerini karşı tarafa koydu.
Tam oturacaktı ki durdu.
Bardağa baktı.
Uzun süre.
Sanki zihni gördüğü şeyi anlamıyordu.
Sonra boş sandalyeye baktı.
Elif’in yüzündeki ifade yavaşça değişti.
Bir an elini masanın karşı tarafına doğru uzattı.
Sonra çekti.
“Sen yoksun…”
Bunu ilk kez yüksek sesle söyledi.
Ev cevap vermedi.
Elif tekrar söyledi.
Bu kez sesi daha küçüktü.
“Sen gerçekten yoksun.”
Günlerdir herkes ona “başın sağ olsun” diyordu.
Günlerdir mezarlığa gidiyordu.
Günlerdir insanların yüzünde ölümün gerçeğini görüyordu.
Ama Elif, kocasının öldüğünü ilk kez o iki çay bardağının karşısında gerçekten anladı.
Elini ağzına kapattı.
Ağlamak istemedi.
Sanki bir kez başlarsa bir daha duramayacaktı.
Ayağa kalktı.
Salona geçti.
Sonra gözü kapının yanındaki bir eşyaya takıldı.
Eşinin orada kalan bir şeyi…
Bir anda zihninde onun sesi canlandı.
Eve gelişi.
Kapının açılması.
Bir şey anlatırken gülüşü.
Elif dayanamadı.
Yere çöktü.
İlk önce sessiz ağladı.
Sonra nefesi kesilmeye başladı.
Başını dizlerinin üzerine koydu.
“Ben ne yapacağım şimdi?”
Kimse cevap vermedi.
“Sen bana armağandın…”
Sesi titredi.
“Ben Rabbime ‘Bu adam bana armağan’ dedim…”
Bir süre konuşamadı.
Ardından çocuk gibi, kırık bir sesle fısıldadı:
“Sekiz ay mıydı benim payım?”
İşte o anda günlerdir tuttuğu her şey çözüldü.
Babasının acısı…
Eşinin ölümü…
Yarım kalmış cümleler…
Birlikte yapılacak planlar…
Akşam eve geldiğinde artık açılmayacak kapı…
Elif o gece öyle ağladı ki bir süre sonra sesi bile çıkmaz oldu.
Sonunda masaya döndü.
Karşısındaki çay soğumuştu.
Elini bardağın etrafına koydu.
Ama kaldırmadı.
Sadece uzun uzun baktı.
O gece Elif ikinci bardağı lavaboya boşaltamadı.
Sabaha kadar masanın üzerinde kaldı.
Daha kırkı çıkmadan
Elif hâlâ yasın içinde ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Kocasının kırkı bile çıkmamıştı.
Mezardaki toprak hâlâ yeniydi.
Ama hayatın başka bir yüzü çoktan kapısını çalmıştı.
Konuşmalar başladı.
Borçlar…
Şirket…
Mallar…
Miras…
Elif başta bunların hiçbirini anlayacak durumda değildi.
Bir gün eşinin ailesinden bazı kişilerle oturuyordu.
Konu yine açıldı.
“Biz meğer borç içindeymişiz.”
Elif başını kaldırdı.
Karşısındaki kişi devam etti:
“İflas etmişiz.”
Elif dinliyordu.
Sonra asıl cümle geldi:
“Mirası reddetmen gerekiyor.”
Elif birkaç saniye cevap vermedi.
Sanki odadaki bütün sesler uzaklaşmıştı.
“Miras mı?”
“Evet. Redd-i miras yapman lazım.”
Elif yüzlerine baktı.
Bir an kocasının mezarı geldi gözünün önüne.
Daha birkaç gün önce o toprağın başında dizleri titriyordu.
Şimdi karşısında insanlar hesap yapıyordu.
Birisi bir şeyler anlatmaya devam etti.
Borçtan bahsetti.
Riskten bahsetti.
Evraktan bahsetti.
Elif artık kelimeleri tek tek duymuyordu.
İçinden sadece bir cümle geçiyordu:
“Ben mezarın başındayım… Siz neredesiniz?”
Bağırmak istedi.
“Durun!” demek istedi.
“Bir insan öldü.”
“Benim kocam öldü.”
“Ben daha sabah kalkınca onun öldüğünü yeniden hatırlıyorum.”
“Ben hâlâ geceleri kapı açılacak sanıyorum.”
“Ben çayı iki kişilik demliyorum.”
“Biraz durun…”
Ama bunların hiçbirini söylemedi.
Çünkü bazı acılar insanı öyle yorar ki hakkını savunmak için bile gücü kalmaz.
Sonra kendi evinden söz edildi.
Evlilikten önce sahip olduğu evden.
Onu bile kaybedebileceğini söylediler.
Elif ilk kez tepki vermeye çalıştı.
“Ama o ev… benim.”
Sesindeki güç kendisine bile yetmiyordu.
“Ben onu evlenmeden önce…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Karşı taraftan yine açıklamalar geldi.
Hukuki ifadeler…
İhtimaller…
Borçlar…
Elif masanın üzerinde duran kâğıtlara baktı.
Sonra insanların yüzlerine.
Bir an içinden:
“Eşim yaşasaydı siz bana böyle konuşabilir miydiniz?”
diye geçirmek istedi.
Ama bunu da söylemedi.
Çünkü artık eşinin yaşayamayacağını bir kez daha hatırlamıştı.
İşte acının en ağır taraflarından biri buydu:
Her haksızlıkta onu bir kez daha kaybediyordu.
Üstelik avukat bile hazırdı.
Evraklar hazırlanmıştı.
Her şey planlanmış gibiydi.
Elif ise tek bir şeye hazırlanmış değildi:
Kocasını toprağa verdikten hemen sonra kendisini böyle bir masada bulmaya.
Kalemi eline aldı.
Parmakları uzun süre kâğıdın üzerinde bekledi.
Bir ara başını kaldırdı.
Belki biri:
“Elif, sen iyi değilsin. Bunu bugün yapmayalım.”
der diye bekledi.
Kimse demedi.
Elif kalemi tekrar kâğıda indirdi.
“Tamam,” dedi.
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar küçüktü.
“Ne istiyorsanız yapayım.”
İmzaladı.
Bir imza.
Sonra bir tane daha.
Kalemi masaya bıraktı.
İnsan bazen bir kâğıdı değil, hayatının bir dönemini imzalar.
Elif o masadan kalkarken ne kazandığını bilmiyordu.
Ama bir şey kaybettiğini çok iyi hissediyordu:
İnsanlara duyduğu güvenin bir kısmını.
Sonra telefon sustu
İşlemler bittikten sonra herkes yavaş yavaş Elif’in hayatından çıktı.
Önce telefonlar azaldı.
Sonra tamamen kesildi.
Bir gün geçti.
Bir hafta.
Sonra daha uzun zaman.
Ne arayan vardı.
Ne soran.
Elif ilk zamanlar telefon çaldığında istemsizce ekrana bakıyordu.
Belki birisi:
“Biz o gün yanlış yaptık.”
diyecek.
Belki:
“Sen nasılsın?”
diye soracak.
Belki hiçbir şey söylemeden yalnızca sesini duyuracak.
Ama telefon çoğu zaman sessizdi.
Bir akşam annesi onu pencerenin yanında otururken buldu.
Elif telefonunu elinde tutuyordu.
Annesi:
“Birini mi bekliyorsun?”
diye sordu.
Elif hemen:
“Yok.”
dedi.
Sonra telefonu ters çevirdi.
Birkaç saniye geçti.
“Anne…”
“Efendim kızım?”
Elif başını kaldırmadı.
“İnsan birini kaybedince sadece onu kaybetmiyormuş.”
Annesi sustu.
Elif devam etti:
“Onunla beraber bazı insanları da kaybediyormuş.”
Annesi kızının yanına oturdu.
Elif bu kez başını annesinin omzuna koydu.
Çocukluğundan beri belki ilk kez böyle yaptı.
“Ben onlardan hiçbir şey istemedim anne.”
“Biliyorum kızım.”
“Gerçekten hiçbir şey istemedim.”
Annesi kızının saçını okşadı.
Elif’in sesi küçüldü:
“Bir kere arasalar yeterdi.”
İşte o cümlede Elif ağlamaya başladı.
Para için değil.
Ev için değil.
Miras için değil.
Bir kere aranmadığı için.
Çünkü insan bazen milyonlardan vazgeçebilir ama bir “Nasılsın?” kelimesinin yokluğu ağır gelir.
Annesi kızını kendisine doğru çekti.
Elif başını annesinin dizlerine bıraktı.
“Anne, ben çok yoruldum.”
Annesinin de gözleri doldu.
Ama ağlamamaya çalıştı.
“Uyu biraz kızım.”
Elif gözlerini kapattı.
“Uyursam geçer mi?”
Annesi cevap veremedi.
Bir annenin, çocuğunun acısına cevap veremediği anlardan biriydi.
Sadece:
“Ben buradayım.”
diyebildi.
Elif o gece annesinin yanında uyudu.
Belki iyileşmedi.
Ama ilk kez yalnız olmadığını hissetti.
Hayat devam ederken
Elif kimsenin malında, parasında göz hakkı aramadı.
Kendi işine döndü.
Çalıştı.
Sabah kalktı.
Müşterileriyle görüştü.
Ticaretine devam etti.
İnsanlar zamanla onun toparlandığını düşündü.
Çünkü Elif yeniden gülmeye başlamıştı.
Ama insanların bilmediği bir şey vardı:
Gülmek her zaman iyileşmek anlamına gelmezdi.
Bazen insan yalnızca hayata devam etmeyi öğrenirdi.
Elif’in yaşama sevinci eskisi gibi değildi.
Bazı günler çok iyiydi.
Bazı günlerse küçücük bir şey her şeyi yeniden başlatıyordu.
Bir koku.
Bir cümle.
Bir erkek kahkahası.
Tahtakale’den geçerken gördüğü bir dükkân.
Bir anda zihninden:
“Şimdi burada olsaydı…”
diye geçiriyordu.
Sonra cümlenin sonunu getirmiyordu.
Çünkü bazı cümleleri tamamlamak insanın canını daha fazla acıtır.
Sonunda annesinin yanına taşındı.
Biraz dinlenmek için.
Biraz susmak için.
Biraz da güçlü görünmek zorunda kalmamak için.
Helâl etmek
Zaman geçti.
Elif’in acısı bitmedi.
Ama biçim değiştirdi.
Bir gün annesinin evinde tek başına otururken geçmiş yeniden önüne geldi.
Babasını düşündü.
Eşini düşündü.
Sekiz aylık evliliğini düşündü.
Mezarlığı…
İki çay bardağını…
Miras masasını…
Kalemi…
Ve sonrasında hiç çalmayan telefonu…
Bir ara içinde öfke yükseldi.
“Ben bunların hangisini hak ettim?”
diye düşündü.
Sonra sustu.
Uzun süre.
Elif artık şunu anlamıştı:
Affetmek, yapılanı doğru kabul etmek değildi.
Unutmak da değildi.
İnsan bazen affettiği şeyi ömrünün sonuna kadar hatırlayabilirdi.
Affetmek belki de şöyle bir şeydi:
“Sen bana bunu yaptın ama bundan sonraki hayatımı da sana vermeyeceğim.”
Elif o gece ellerini açtı.
Ne uzun cümleler kurdu.
Ne de büyük sözler söyledi.
Sadece:
“Allah’ım…”
dedi.
Sonra sesi kesildi.
Bir süre konuşamadı.
Gözlerinden yaşlar akıyordu.
“Ben çok yoruldum.”
Bir nefes aldı.
“Herkesin yaptığını sana bırakıyorum.”
Sustu.
Sonra belki hayatında söylemesi en zor cümleyi söyledi:
“Hepsini affediyorum.”
Gözlerini kapattı.
“Verdikleri acıyı unutmadım. Ama taşımak istemiyorum.”
Bir damla yaş elinin üzerine düştü.
“Haklarımı da helâl ediyorum.”
O anda kapı açılmadı.
Ölen geri gelmedi.
Kimse Elif’ten özür dilemedi.
İmzalanmış evraklar yok olmadı.
Geçmiş değişmedi.
Ama Elif değişti.
Çünkü yıllardır sırtında taşıdığı yükün bir kısmını ilk kez yere bırakmıştı.
Bir süre sonra annesi odaya girdi.
Elif gözlerini silmeye çalıştı.
Annesi gördü ama hiçbir şey sormadı.
Yanına oturdu.
Elif başını annesinin omzuna koydu.
Uzun süre ikisi de konuşmadı.
Sonra Elif çok hafif bir sesle:
“Anne…”
dedi.
“Efendim kızım?”
“Ben onu hâlâ çok özlüyorum.”
Annesinin gözlerinden yaş aktı.
“Biliyorum.”
Elif dudaklarını ısırdı.
“Bazen unutuyorum öldüğünü.”
Bir an durdu.
“Sonra bir şey oluyor… yeniden hatırlıyorum.”
Annesi kızının elini tuttu.
Elif gözlerini kapattı.
Ve yıllar önce babasını kaybettiğinde kendisine söylediği o cümleyi tekrar fısıldadı:
“Her şey geçici… Allah baki.”
Bu kez cümlenin anlamını daha iyi biliyordu.
Sevdiğimiz insanlar geçiyordu.
Gençliğimiz geçiyordu.
Para geçiyordu.
Mal geçiyordu.
Kavgalar geçiyordu.
İnsanların bize yaptıkları bazen içimizde iz bıraksa da günler geçiyordu.
Ama insanın Allah’la arasında kurduğu bağ kalıyordu.
Elif başını kaldırdı.
Gözleri hâlâ yaşlıydı.
Ama bu kez yüzünde başka bir ifade vardı.
Acısı bitmemişti.
Belki hiçbir zaman tamamen bitmeyecekti.
Fakat artık acısının içinde kaybolmuyordu.
Onu taşıyordu.
Ve yürüyordu.
Elif’in hikâyesi belki de bize şunu söylüyordu:
İnsan bazen en çok sevdiğini kaybeder.
Bazen tam yas tutarken başka insanların merhametsizliğiyle karşılaşır.
Bazen hakkını savunacak gücü bile kalmaz.
Bazen gecenin bir yarısında masadaki ikinci çay bardağına bakıp çocuk gibi ağlar.
Ama hayatın bize ne yaptığı kadar, bütün bunlardan sonra bizim neye dönüştüğümüz de önemlidir.
Elif acısının içinden öfkeli bir insan olarak çıkmadı.
Kırılmıştı.
Ama kırdığı insanlardan biri olmak istemedi.
Yalnız bırakılmıştı.
Ama kalbini tamamen kapatmak istemedi.
Haksızlığa uğradığını düşünüyordu.
Ama ömrünün geri kalanını haksızlık yapan insanlara teslim etmek istemedi.
Ve sonunda yapabileceği en ağır şeyi yaptı:
Yükünü Allah’a bıraktı.
Çünkü bazı hesapları bizim kapatmaya gücümüz yetmez.
Bazı yaraların karşılığını insanlar veremez.
Bazı “Neden?”lerin cevabı bu dünyada gelmez.
Elif bunu kabul etti.
Ve sessiz yaralarıyla yaşamaya devam etti.
Belki bundan sonra da bazı akşamlar eşini hatırlayacaktı.
Belki bir çay bardağına bakarken gözleri dolacaktı.
Belki bir gün, yıllar sonra, istemsizce iki bardak çıkaracaktı dolaptan.
Sonra bir an duracaktı.
Birini geri koyacaktı.
Ve çok hafifçe gülümseyecekti.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gider.
Ama bize sevilmiş olduğumuzu hatırlatan küçük bir iz bırakırlar.
Elif de o izi ömrünün sonuna kadar kalbinde taşıyacaktı.
“Bu adam Rabbimin bana armağanıydı.”
Armağan kısa süre kalmıştı.
Ama Elif için değeri, süresiyle ölçülmüyordu.
Sekiz ay…
Bazen bir ömre yetebiliyordu.
Bu hikâye kurgusal bir örnektir.

