Her Şeyi Bilen Allah’a Karşı Kibir: İblis’in Yanılgısı ve Bizim Sınavımız

26 Eylül 2024

Bismillahirrahmanirrahim.

Bir insan kendi hayatını ne kadar biliyor? Geçmişte yaşadığı her günü, verdiği her sözü, yaptığı her tercihi eksiksiz hatırlayabiliyor mu? Yarının nasıl geçeceğini biliyor mu? Hayır. Daha kendi geçmişimizin bütün ayrıntılarına ulaşamazken bazen her şeyi anlamış, her şeyin doğrusunu bulmuş gibi konuşuyoruz. İşimize gelmeyen bir durumla karşılaşınca hemen hüküm veriyoruz: Böyle olmamalıydı. Ben bunu hak etmedim. Benim planım bu değildi. Oysa önce kendi bilgimizin sınırını görmemiz gerekiyor. Hicr suresinde önce gelip geçenlerin de sonra gelenlerin de Allah tarafından bilindiği hatırlatılıyor. Biz bilmiyoruz ama Rabbimiz biliyor. Bu cümle yalnızca dilimizde kaldığında başka, kararlarımıza yön verdiğinde bambaşka bir anlam taşıyor.

Şimdi düşünelim. Bir yemek yaparken bile bilgiye ihtiyaç duyuyoruz. Ocağı yakıyoruz, suyu koyuyoruz, ne kadar bekleyeceğimizi hesaplıyoruz. Suyu ateşin üzerinde unutursak bir süre sonra kaynıyor, buharlaşıyor ve tükeniyor. Ardından kap zarar görebiliyor. Sonuç kendiliğinden ortaya çıkmıyor; birbiriyle bağlantılı sebepler var. Günlük işlerimizde bu ilişkiyi kabul ediyoruz. Bilmeden hareket ettiğimizde yanlış yapabileceğimizi de biliyoruz. Peki yaratılışı, ölümü ve yeniden dirilmeyi düşünürken neden kendi bilgimizi her şeyin üstüne koyuyoruz? Anlamadığımız bir şeyin mutlaka anlamsız olduğunu nereden çıkarıyoruz? Bir konuyu kavrayamamış olmakla o konuda hiçbir hikmet bulunmaması aynı şey değil. Bunu kabul etmek aklımızı bırakmak değil, öğrenmeye açık tutmaktır.

Kur’an bize yaratılışımızı hatırlatırken yalnızca geçmişte ne olduğunu öğrenmemizi istemiyor. Kendimize nasıl baktığımızı da sorgulatıyor. Topraktan, sudan, çamurdan söz edildiğinde kendi varlığımızın ihtiyaçlarla çevrili olduğunu düşünüyoruz. Su olmadan yaşayamıyoruz. Toprağın sunduklarından yararlanmadan hayatımızı sürdüremiyoruz. Güçlü olduğumuz zaman bile bunlardan bağımsız değiliz. Buna rağmen biraz kazancımız arttığında, işimiz büyüdüğünde veya insanlar bizi övdüğünde kendimizi yeterli görebiliyoruz. Ben yaptım, ben kazandım, ben düşündüm diyoruz. Elbette çalıştık. Elbette emek verdik. Fakat çalışabilmemizi sağlayan bedeni, öğrenebilen aklı, zamanı ve karşılaştığımız imkânları bütünüyle kendimiz mi meydana getirdik? Bu soruyu unutunca başarı bizi olgunlaştırmak yerine büyüklük duygusuna sürükleyebiliyor.

Bir başka noktayı da düşünelim. Çamur işlenmeden güzel bir kaba dönüşmüyor. Hamur hazırlanıyor, yoğruluyor, uygun sıcaklıkta pişiyor. Ağaçtan kesilen bir parça da kendiliğinden masa olmuyor. Kesiliyor, düzeltiliyor, zımparalanıyor. Bir şeyin faydalı hâle gelmesinde süreç var, emek var, ölçü var. İnsanın öğrenmesi de böyle. Bir işi ilk gün kusursuz yapamıyoruz. Yanlışlarımızı görüyor, tekrar ediyor ve zamanla gelişiyoruz. Ama buradan her zorluğu büyütmemiz gerektiği sonucu çıkmasın. Fırındaki hamuru gereğinden fazla tutarsak yakarız. İnsanı da gücünü hiç düşünmeden sürekli zorlamak doğru olmaz. Emek kadar dengeye de ihtiyaç var. Çabanın bizi geliştirmesiyle tüketmesi arasındaki farkı görebilmeliyiz.

Hepimizin yarınla ilgili planları var. Okumak, evlenmek, iş kurmak, ailemizi daha iyi şartlarda yaşatmak istiyoruz. Bunlar hayatın içinde. Fakat planımızın bulunması, yarının bize ait olduğu anlamına gelmiyor. Bazen çok kısa bir sürede şartlar değişiyor. İşimiz beklediğimiz gibi gitmiyor. Sağlığımız bozuluyor. Alıştığımız düzen sarsılıyor. İşte o anda kendimize hangi soruyu soruyoruz? Şimdi ne yapabilirim mi diyoruz, yoksa neden benim istediğim olmadı diye her şeyi reddetmeye mi başlıyoruz? Zorlanmak başka, kendi isteğimizi tek doğru kabul etmek başka. İnsan üzülebilir, korkabilir, çözüm arayabilir. Ama bunları yaşarken doğruyla bağını korumaya çalışması da gerekiyor. Teslimiyet, sorumluluktan vazgeçmeden kendi sınırını kabul edebilmektir.

İblis’in Âdem karşısındaki tutumunu düşünürken meseleyi yalnızca eski bir olay gibi görmeyelim. Orada kendisini üstün gören, başka bir yaratılışı küçümseyen bir tavır var. Ben ondan farklıyım, ben daha önce vardım, ben onun önünde eğilmem diyen bir yaklaşım. Peki biz günlük hayatımızda buna benzeyen hangi düşünceleri taşıyoruz? Ailede bizden küçük birinin daha bilgili olmasını kabul edebiliyor muyuz? Bir kardeşimiz kendisini geliştirince seviniyor muyuz, yoksa benim sözüm geçmeli diye rahatsız mı oluyoruz? Yaşımızın büyük olması, her konuda daha doğru düşündüğümüzü göstermez. Bir insanın birikimini yalnızca bizden genç olduğu için küçümsemek, gerçeği değerlendirmekten çok kendi yerimizi korumaya çalışmak olabilir.

Aynı şeyi iş hayatında da yaşayabiliyoruz. Birinin güzel bir iş yaptığını görüyoruz ama takdir etmekte zorlanıyoruz. Çünkü o başarıyı kendimize karşı bir üstünlük gibi algılıyoruz. Oysa onun yeteneğinin ortaya çıkması bizim değerimizi azaltmıyor. Bir ustanın el becerisi, başka birinin öğrenme hızı, bir çalışanın dikkati ortak bir faydaya dönüşebilir. Biz bunları desteklemek yerine birbirimizi küçültmeye çalışırsak yalnızca o kişiyi engellemiş olmuyoruz. Birlikte üretebileceğimiz faydayı da azaltıyoruz. Kendimize soralım: Karşımdaki insanın doğru söylediğini kabul etmek benim için neden bu kadar zor? Gerçeği mi önemsiyorum, yoksa gerçeği mutlaka benim söylemiş olmamı mı istiyorum? Bu ayrımı görmek, kibrimizi tanımamız için önemli bir başlangıçtır.

Bir de kıyas meselesi var. Başkasının arabası yenileniyor, bizim huzurumuz bozuluyor. Bir akrabamız evini değiştiriyor, elimizdeki ev gözümüze küçük görünmeye başlıyor. Birinin imkânını görünce kendi hayatımızı eksik ilan ediyoruz. Böyle yaşadığımızda isteklerimizin sonu gelmiyor. Çünkü ölçümüz kendi ihtiyacımız olmaktan çıkıp başkasının sahip olduklarına dönüşüyor. Sonra bu düşünce ailemize de yansıyor. Eşimizden memnun olmuyoruz, çocuğumuzu başkalarıyla karşılaştırıyoruz, anne babamızın yaptıklarını yetersiz buluyoruz. Elimizde bulunan iyilikler görünmez hâle geliyor. Burada şükür bize yeniden bakmayı öğretiyor. Şükretmek, hiçbir eksik yok demek değildir. Eksikleri konuşurken var olan nimeti de inkâr etmemektir. İnsanın hem gelişmeye çalışması hem teşekkür edebilmesi mümkündür.

Memnuniyetsizlik büyüdüğünde davranışlarımızı da etkileyebiliyor. Kendi rahatımızı korumak için başkasının hakkını daha kolay ihmal ediyoruz. Ticarette dürüstlüğü ikinci plana atabiliyoruz. İşimizi büyütmek uğruna her yolu makul göstermeye başlıyoruz. Hâlbuki kazancın büyüklüğü, yapılan işin doğruluğunu tek başına göstermiyor. Bir işin içinde emek var mı, bilgi var mı, fayda var mı? Karşımızdaki insanın hakkı korunuyor mu? Bunları da sormamız gerekiyor. Başarıyı yalnızca parayla ölçersek faydalı bilgiye ve alın terine verdiğimiz önem azalabilir. Sonra kolay kazancı, doğru kazancın önüne koyabiliriz. Bir sonuca ulaşmak kadar o sonuca nasıl ulaştığımızı da düşünmek zorundayız. Çünkü tercih ettiğimiz yol bizi de şekillendiriyor.

Şimdi soruyu başkasından kendimize çevirelim. Ben neden bildiğim doğruyu uygulamıyorum? Neden bir kayıp ihtimali doğunca yalana başvuruyorum? Neden kıskanıyorum? Neden özür dilemekten kaçınıyorum? Bu soruları kendimizi değersiz görmek için sormuyoruz. Değiştirebileceğimiz davranışı bulmak için soruyoruz. Bir insan namazını ihmal ediyorsa kendi gerekçelerini dürüstçe inceleyebilir. İşini hayatındaki her şeyin önüne koyuyorsa bunu fark edebilir. Eşini veya çocuğunu severken ölçüyü kaybediyorsa kendi tutumuna bakabilir. Sevmek yanlış değil. Çalışmak yanlış değil. Fakat bunlardan birini bütün doğruların önüne geçirip her kararımızı ona göre verdiğimizde durup düşünmeliyiz. Hayatımızın merkezinde gerçekten ne var? Söylediğimizle yaşadığımız arasında nasıl bir mesafe bulunuyor?

Bir insan hata yapabilir. Verdiği sözü tutamayabilir. Yetiştireceğini söylediği işi zamanında bitiremeyebilir. Burada önemli olan, yanlışın ardından nasıl davrandığıdır. Müşteriye bir gün söyledik ama gidemedik. Bunu saklamak veya yeni bir mazeret üretmek yerine açıkça anlatabiliriz. Üründe hata yaptık. Kusuru yokmuş gibi göstermeye çalışmak yerine kabul edip düzeltmeye yönelebiliriz. Özür dilemek insanı küçültmez. Tam tersine kendi sorumluluğunu gördüğünü gösterir. Ancak yalnızca özür kelimesini söylemek de yetmez. Elimizden gelen düzeltmeyi yapmamız gerekir. Hatasını savunmakta ısrar eden insanla hatasını görüp dönen insan arasındaki fark burada ortaya çıkar. Mesele hiç yanılmamak değil, yanıldığımızda gerçeğin karşısında durabilmektir.

Kur’an’ı tekrar tekrar okumamızın hayatımızla ilişkisi de burada belirginleşiyor. Çünkü insan unutuyor. Derste düşündüğünü işinin başına geçince unutabiliyor. Doğru bulduğu ölçüyü alışverişte, aile içinde veya korktuğu anda geriye atabiliyor. Bu yüzden okumak yalnızca bir bilgiyi hafızaya yerleştirmek olarak kalmamalı. Okuduklarımızın bize hangi davranışımızı hatırlattığını da düşünmeliyiz. Bir ayetten sonra yalnızca güzel bir açıklama dinledim demek yerine kendimize dönebiliriz. Ben bunun neresindeyim? Hangi sözümü yeniden değerlendirmeliyim? Hangi konuda başkasını küçümsüyorum? Hangi isteğimi gereğinden fazla büyütüyorum? Bu sorular, okuduğumuz metni günlük hayatımıza yaklaştırır. Öğrenmenin değeri de böyle görünür. Bilgi bizi daha dürüst, daha dikkatli ve daha sorumlu davranmaya yöneltmeye başlar.

Elimizdeki gücü düşünelim. Para, bilgi, yaş, tecrübe veya aile içindeki konum bize bazı imkânlar sağlayabilir. Fakat bunların hiçbiri sınırsız değildir. Bugün yapabildiğimiz bir işi yarın yapamayabiliriz. Bugün güçlü gördüğümüz düzen değişebilir. Bu gerçek bizi çalışmaktan uzaklaştırmasın. Yalnızca kendimizi her şeyin sahibi gibi görmemizi önlesin. Bir başkasının başarısını kabul ederken de kendi kaybımızla karşılaşırken de aynı ölçüye ihtiyacımız var. Bana verilen nedir, benim sorumluluğum nedir, benim bilgimin sınırı nerede başlıyor? Bu soruları hatırladığımızda hem nimete bakışımız hem sıkıntıya verdiğimiz tepki değişebilir. Her şeyi açıklamış olmayız; ama bilmediğimiz yerde kibirle hüküm vermek yerine öğrenmeye ve doğru davranmaya devam edebiliriz.

Burada şunu da unutmayalım. Teslimiyetle düşünmeyi birbirinin karşısına koymamamız gerekiyor. Bir konuyu öğrenmek için soru sormak başka, kendi isteğimiz değişmesin diye her cevabı reddetmek başka. İnsan gerçekten anlamak istediğinde dinler, araştırır, bilmediğini kabul eder. Fakat yalnızca haklı çıkmak istediğinde duyduğu her sözü kendi düşüncesine uydurmaya çalışır. İblis’in tavrına bakarken kendi içimizde bu ayrımı da arayalım. Karşıma bir doğru geldiğinde ona yer açabiliyor muyum? Yoksa önce onu söyleyen kişinin yaşını, konumunu ve bana yakınlığını mı inceliyorum? Bir sözün değerini yalnızca söyleyenin bize benzemesine bağlarsak öğrenebileceğimiz pek çok şeyi kaçırırız. Aynı şekilde kendi düşüncemize de sırf bizim düşüncemiz olduğu için dokunulmazlık vermeyelim. Yanlışımızı görebilmek için bazen bir başkasının hatırlatmasına ihtiyaç duyarız. O hatırlatmayı düşmanlık gibi görmeden dinleyebilirsek ilişkilerimizde de kendimizle olan hesabımızda da daha dürüst bir yere gelebiliriz. Böylece bilgiyi kendimizi savunacak bir duvar yapmak yerine davranışımızı düzeltecek bir imkân olarak kullanırız. Öğrenmeye devam etmek, insanın kendi sözünü her defasında son söz ilan etmemesini de gerektirir.

Bunu bugün kendimizde de deneyelim.

Bugün kendimiz için küçük ama açık bir başlangıç seçelim. Birini sırf bizden küçük olduğu için dinlemiyorsak dinleyelim. Bir başarıyı kıskandığımız için küçümsüyorsak hakkını teslim edelim. Verdiğimiz bir sözü tutamadıysak açıklayıp düzeltelim. Sürekli karşılaştırdığımız için elimizdeki iyiliği görmüyorsak yeniden bakalım. Bunların hepsini aynı gün kusursuzca yapmak zorunda değiliz. Fakat birini gerçekten yapabiliriz. Kibrimizi yalnızca başkalarının davranışlarında aradığımız sürece kendi değişimimiz gecikir. Kendimize dönmek ise yeni bir kapı açar. Rabbimiz bize faydalı bilgi, doğruyu kabul edecek bir gönül ve öğrendiğini yaşayacak bir irade versin. Bildiklerimiz arttıkça kendimizi büyütmek yerine sorumluluğumuzu daha iyi görelim. Çünkü asıl değer, doğruyu bilmekle birlikte onun karşısında değişebilmektir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir