Nimetin Değeri: Emek, Denge ve İnsan Kalabilmek
8 Ekim 2024
Bir sofraya oturduğumuzda önümüzdeki ekmeği, sütü, peyniri görüyoruz. Fakat onların bize ulaşıncaya kadar geçtiği yolu çoğu zaman düşünmüyoruz. Toprağı işleyen insanı, hayvanın bakımını üstleneni, sabah erkenden çalışmaya başlayanları görmeden yalnızca hazır ürüne bakıyoruz. Böyle olunca nimet gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüşebiliyor. Nahl suresinin başlangıcındaki hatırlatmalar ise bakışımızı yeniden yaratılışa, canlılara ve onlardan yararlandığımız imkânlara çeviriyor. İnsan yalnızca tüketen bir varlık olarak yaşamıyor; kendisine sunulanları anlayabilecek, onların gerisindeki emeği fark edebilecek bir sorumluluk taşıyor. Bu yüzden nimetin değerini konuşurken sadece neye sahip olduğumuzu saymak yeterli değil. Elimizdekinin hayatımızda nasıl bir karşılık bulduğuna, bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüne de bakmalıyız.
Ayetlerde hayvanların insan için sağladığı faydalar hatırlatılırken güzelliklerine de dikkat çekiliyor. Onları sabah otlamaya gönderirken, akşam geri getirirken insanın gördüğü bir güzellik var. Bu anlatım, hayatı yalnızca elde edeceğimiz kazanç üzerinden değerlendirmememizi düşündürüyor. Bir canlıyla ilgilenmenin, onun gelişimini görmenin, tabiatın düzenine katılmanın insanda bıraktığı bir karşılık bulunuyor. Hayvanın yiyeceğini hazırlamak, suyunu vermek, bakımını yapmak düzenli ilgi istiyor. İhtiyaçları bizim keyfimize göre ertelenemiyor. Böyle bir ilişki insana sorumluluğun ne demek olduğunu gündelik hayatın içinde öğretiyor. Bize yarar sağlayan bir varlığı yalnızca kullanacağımız bir imkân gibi görmediğimizde, bakımın ve merhametin de değerini fark ediyoruz. Elde ettiğimiz ürünün yanında o ilişkiyi de düşünmeye başlıyoruz.
Geçmişte birçok ailenin günlük hayatında üretim daha görünürdü. Bir evde süt bulunur, başka bir evden yumurta gelir, komşular ellerindekini paylaşırdı. Herkesin her şeyi tek başına karşılaması beklenmezdi. İnsanlar birbirlerinin emeğini daha yakından görür, ihtiyaç duyduklarında kimin kapısını çalabileceklerini bilirlerdi. Elbette geçmişte yaşanan her şeyin kusursuz olduğunu söyleyemeyiz. Zorluklar, yoksunluklar ve haksızlıklar da vardı. Fakat bu hatıraların içinden bugün koruyabileceğimiz bir değer çıkarabiliriz: İnsanların birbirine ihtiyaç duymasını bir eksiklik gibi görmemek. Paylaşmak, sadece fazla olanı dağıtmak değildir. Birbirimizin hayatında yer açmak, aynı çevrede yaşadığımız insanların varlığını hissetmektir. Bugünkü imkânlarımızla da bu bağı kurabilir, dayanışmayı yaşadığımız şartlara uygun biçimde sürdürebiliriz.
Bir kıyafetin elde yıkandığı, sökülen yerinin dikildiği günleri düşünelim. O eşyanın arkasındaki emek kolayca görülürdü. Çamaşır kendiliğinden temizlenmez, bir başkası saatlerini verirdi. Şimdi makineler birçok işi kolaylaştırıyor ve bu kolaylık hayatımızda önemli bir yer tutuyor. Fakat işin çabuk bitmesi, arkasındaki sorumluluğun yok olduğu anlamına gelmiyor. Kirlenen kıyafeti toplamak, evi düzenlemek, ihtiyaçları takip etmek yine birinin dikkatini ve zamanını gerektiriyor. Bazen kolaylaşan işlerin artık emek istemediğini sanıp onları yapan insanı da görmez oluyoruz. Oysa teşekkür etmek, görevi paylaşmak ve gereksiz yük oluşturmamak hâlâ bizim elimizde. Nimete saygı, kullandığımız eşyayı korurken onun bakımını üstlenen insanın emeğini de önemsemektir. Kolaylık bize bu dikkati kaybettirmesin.
Burada asıl mesele eski zorlukları yeniden yaşamak değil. Hayatımızı kolaylaştıran imkânlarla ne yaptığımızı anlamak. Bir iş eskiden iki saat sürerken şimdi daha kısa sürede tamamlanıyorsa, geriye kalan zamanı nasıl değerlendiriyoruz? Sevdiklerimizi dinlemek, dinlenmek, öğrenmek veya başka bir sorumluluğu paylaşmak için mi kullanıyoruz? Yoksa kazandığımız zamanın tamamı farkına varmadan ekranların önünde mi geçiyor? Bir aracın hayatımıza kattığı faydayı yalnızca işimizi hızlandırmasıyla ölçmeyelim. Açtığı alanın nasıl doldurulduğuna da bakalım. Çünkü boşalan zaman kendiliğinden anlamlı bir zamana dönüşmüyor. Onu bilinçli kullanmamız gerekiyor. Rahatlık arttıkça birbirimize ayırdığımız ilgi azalıyorsa, kolaylığın hayatımızdaki yerini yeniden düzenleyebiliriz. Bunu yapmak için bütün araçlardan vazgeçmemiz gerekmiyor; alışkanlıklarımızı fark etmemiz gerekiyor.
Aynı evde yaşamak, her zaman birbirimizin hayatından haberdar olduğumuzu göstermiyor. Bir sofrada oturup herkes başka bir yere bakabilir. Gün boyunca konuşmuş gibi görünüp aslında birbirimizin ne hissettiğini hiç duymamış olabiliriz. Ailenin ihtiyaçlarını karşılamak elbette önemli; fakat yakınlığın yalnızca alışverişle, faturalarla veya evin düzeniyle kurulmadığını da hatırlamalıyız. Bazen bir insanın beklediği şey yeni bir eşya değil, sözünün kesilmeden dinlenmesidir. Çocuğumuzun anlatmak istediği bir olay, eşimizin paylaşmak istediği bir yorgunluk, anne babamızın hatırladığı bir hatıra olabilir. Bunlara yer vermek de emektir. Dinlerken hemen öğüt vermek veya sorunu küçümsemek yerine anlamaya çalışabiliriz. İlişkilerde gösterdiğimiz bu dikkat, maddi imkânların tek başına sağlayamayacağı bir yakınlık oluşturabilir.
Çocuklarımızın eğitimi de bu denge içinde düşünülmeli. İyi öğrenmelerini, bir meslek edinmelerini ve yeteneklerini geliştirmelerini istememiz doğal. Bunun için çalışmaları gerektiğini de biliyoruz. Ancak bütün hayatı sınav sonucuna göre düzenlediğimizde başka gelişim alanlarını gözden kaçırabiliriz. Bir çocuğun sorumluluk alması, arkadaşlarıyla ilişki kurması, ailesiyle konuşması ve kendisini tanıması da büyümenin parçasıdır. Ders başarısını önemserken onu sadece aldığı puanla değerlendirmeyelim. Yorulduğunda ne yaşadığını soralım, çalışmasının anlamını birlikte düşünelim. Büyük hedefler koymakla sürekli baskı altında yaşamak aynı şey değil. Öğrenmenin yanında dinlenmeye ve insani ilişkilere de yer açılabilir. Çocuğun geleceğini düşünürken bugününü bütünüyle tüketmemek, gösterdiğimiz emeğin yönünü daha dikkatli belirlememize yardımcı olur.
Eğitimle birlikte mesleklere bakışımızı da sorgulayalım. Bir insanın değerini yalnızca diplomasından veya yaptığı işin görünüşünden çıkaramayız. Bir ustanın eliyle ortaya koyduğu iş, üretimde çalışan birinin dikkati, toprağı işleyen insanın bilgisi hayatımızın devamına katkı veriyor. Kullandığımız evin, yediğimiz yemeğin, giydiğimiz kıyafetin arkasında farklı beceriler var. Bunların bir kısmını görmediğimiz için önemsiz sanabiliyoruz. Oysa kendimiz yapmaya çalıştığımızda ne kadar bilgi ve tecrübe gerektirdiğini anlıyoruz. Başkasının emeğine saygı göstermek, sadece güzel söz söylemekle sınırlı kalmasın. İşini ciddiye alalım, insanı küçümseyen bir dil kullanmayalım, katkısını görünür kılalım. Öğrendikçe başkalarına tepeden bakıyorsak bilgimiz artarken bakışımız daralıyor olabilir. Eğitimin bizi daha dikkatli ve anlayışlı yapmasını da isteyelim.
Yardımlaşırken de karşımızdaki insanı gerçekten görmeye ihtiyacımız var. Para göndermek birçok durumda önemli bir ihtiyacı karşılayabilir. Fakat yardımın insani yönünü yalnızca bir işlem olarak düşünmeyelim. İmkânımız varsa hâlini soralım, neye ihtiyaç duyduğunu dinleyelim, kendi varsayımımızı onun gerçeğinin yerine koymayalım. Bazen insan maddi destek kadar yalnız bırakılmamaya da ihtiyaç duyar. Bir ziyaret, sakin bir konuşma, beraberce düşünülen bir çözüm kıymetli olabilir. Bunu yaparken karşı tarafın mahremiyetini ve tercihlerini koruyalım. Yardım ettiğimiz için onun hayatı üzerinde söz sahibi olduğumuzu sanmayalım. Paylaşmak, üstünlük kurmak için değil, bir yükü hafifletmek için anlam taşır. Böyle yaklaştığımızda yardım eden ve yardım alan arasında rakamlardan daha geniş bir bağ kurulabilir.
Nimetleri fark etmek için her zaman olaylar beklememiz gerekmiyor. Bir meyvenin oluşumuna, soframıza gelen yiyeceğe, her gün yararlandığımız suya dikkatle bakabiliriz. Sürekli elimizin altında bulunan şeyler görünmez hâle gelebiliyor. Yokluğunu yaşamadığımız için değerini düşünmeyi erteliyoruz. Fakat bir nimetin kıymetini bilmek için onu mutlaka kaybetmemiz gerekmiyor. Bugün sahipken de üzerinde durabiliriz. Nereden geldiğini öğrenmek, israfı azaltmak, ihtiyacı olanla paylaşmak, üretime katkı verenleri hatırlamak bu dikkatin günlük hayattaki karşılıklarıdır. Şükür, dilimizdeki teşekkürün davranışlarımıza da yansımasıyla derinleşir. Bir lokmayı önemserken onu büyüten toprağa, hazırlayan ellere ve ona ulaşamayan insanların durumuna karşı daha duyarlı olabiliriz. Böylece sıradan sandığımız bir an, sorumluluğumuzu hatırlatan bir fırsata dönüşebilir.
Teknolojiye bakarken de aynı sorumluluk duygusunu koruyabiliriz. Bir bıçak yemek hazırlamaya da yarayabilir, zarar vermek için de kullanılabilir. İnternet aracılığıyla bilgiye ulaşabilir, uzaktaki bir yakınımızla konuşabilir, faydalı bir çalışmayı paylaşabiliriz. Aynı imkânla zamanımızı tüketmemiz veya başkasına zarar vermemiz de mümkün. Bu yüzden yalnızca aracı suçlamak, kendi tercihlerimizi incelememizi engelleyebilir. Ne zaman, ne amaçla ve ne kadar kullandığımıza bakalım. Bizi sürekli yakınlarımızdan uzaklaştıran bir alışkanlık varsa sınır koyabiliriz. Öğrenmemize ve iletişimimize katkı veren kullanım biçimlerini güçlendirebiliriz. İmkânın varlığı kadar onu yöneten irade de önemlidir. Elimizdeki aracı nasıl kullandığımızı değiştirebildiğimizde, aynı imkânın hayatımızdaki etkisi de değişebilir. Sorumluluğumuzu bütünüyle eşyalara yükleyip kendimizi dışarıda bırakmayalım.
Dengeyi kurmak bazen bilmediğimizi kabul etmekle başlar. Aile içinde aynı sorun tekrar ediyorsa, sürekli aynı biçimde davranıp başka sonuç beklemek yerine durabiliriz. Karşımızdakinin ne söylediğini yeniden dinleyebilir, kendi payımıza düşeni görebilir, gerektiğinde yardım isteyebiliriz. Her konuda haklı görünmek zorunda değiliz. Bir ilişkiyi korumak, tartışmayı kazanmak için söylediğimiz son cümleden daha önemli olabilir. Bu yaklaşım zorlukları bir anda ortadan kaldırmayacaktır. Fakat birbirimizi suçlamaktan çıkıp çözümü konuşabileceğimiz bir alan açabilir. Emeği yalnızca çalışıp para kazanmak olarak düşündüğümüzde bu alanı ihmal ediyoruz. Oysa öfkemizi yönetmeye, sözümüzü düzeltmeye ve karşımızdakini anlamaya verdiğimiz emek de hayatımızı biçimlendiriyor. İnsani bağlarımızın niteliği, bu küçük ama sürekli tercihlerimizle gelişiyor.
Üretimden uzaklaşmak, üretimle bağımızın tamamen kopmasını gerektirmiyor. Şehirde yaşıyor olabiliriz; bir hayvanın bakımını üstlenme veya toprağı işleme imkânımız bulunmayabilir. Yine de soframıza gelen bir ürünün nasıl yetiştiğini merak edebiliriz. Çocuklarımıza yiyeceklerin yalnızca market raflarından gelmediğini anlatabilir, mümkün olduğunda üretim sürecini birlikte görebiliriz. Bu merak, tüketirken daha dikkatli olmamıza yardım edebilir. Kolayca aldığımız bir şeyi kolayca atmak yerine kullanılabilecek kısmını değerlendirmeyi düşünebiliriz. Evdeki işleri de kendiliğinden yürüyen bir düzen saymayalım. Kim hazırlıyor, kim topluyor, kim ihtiyaçları takip ediyor? Bu soruların cevabını görmek, paylaşılmayan yükleri fark etmemizi sağlar. Bir işi üstlenmek için mutlaka rica edilmesini beklemek zorunda değiliz. Kendiliğimizden katkı verebiliriz. Böylece sorumluluk birkaç kişinin omzunda birikmez. Evde yaşayan herkes yaşına ve imkânına göre katkıda bulunduğunda, nimetlerin arkasındaki emek daha görünür olur. Bu katılım yalnızca işlerin bitmesine yaramaz; birlikte yaşamanın anlamını da güçlendirir. İnsan, başkasının yaptığı işi bir kez üstlendiğinde onun yorgunluğunu daha iyi anlayabilir. Anlamak da teşekkürümüzü daha somut hâle getirebilir. Söylediğimiz güzel söz, paylaştığımız görevle tamamlanır. Böyle bir evde kolaylık, birinin emeğini görünmez kılmak yerine herkesin hayatını biraz rahatlatan ortak bir imkâna dönüşebilir. Günlük işler, birbirimize verdiğimiz değeri davranışlarımızla gösterebildiğimiz küçük ama kıymetli karşılaşmalar hâline gelebilir.
Bugün kendimize sade bir soru sorabiliriz: Hayatımı kolaylaştıran imkânlar, beni insanlara ve sorumluluklarıma yaklaştırıyor mu? Bu sorunun cevabını büyük sözlerde aramayalım. Sofrada dinlediğimiz bir insanda, koruduğumuz bir eşyada, paylaştığımız bir görevde, israf etmediğimiz bir yiyecekte arayalım. Bir nimetin değerini bilmek, ona sahip olduğumuzu söylemekten daha fazlasını gerektiriyor. Onunla ne yaptığımızı fark etmemizi istiyor. Emeği görürsek saygımız, ihtiyacı görürsek paylaşma isteğimiz, kendi sınırlarımızı görürsek öğrenmeye açıklığımız büyüyebilir. İmkânlarımız arttığında insan kalabilmenin sorumluluğu ortadan kalkmıyor. Aksine, o imkânları daha bilinçli kullanabileceğimiz yeni alanlar açılıyor. Elimizdekini özenle değerlendirelim, birbirimize zaman ayıralım ve hayatın içindeki güzelliği fark etmeyi ertelemeyelim. Nimet, ancak böyle bir dikkatle yaşadığımızda hayatımızda daha derin bir anlam bulabilir.

