Hakikati Aramak: Şükür, Tövbe ve Allah’ın Rahmetine Güvenmek

5 Nisan 2024

Hayatımızda en çok neyi arıyoruz? Daha çok para mı? Daha rahat bir ev mi? İnsanların takdirini mi? Yoksa bütün bunlardan daha değerli olan, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilerek huzur içinde yaşayabilmeyi mi? İnsan her gün seçim yapıyor. Kiminle evleneceğine, hangi işi yapacağına, bir insana nasıl davranacağına, elindekini nasıl kullanacağına karar veriyor. Fakat bazen karar verdiği hâlde içindeki tereddüt bitmiyor. ‘Acaba doğru mu yaptım?’ diye sormaya devam ediyor. O zaman asıl ihtiyacımızın yalnızca yeni imkânlar değil, sağlam bir istikamet olduğunu anlamamız gerekiyor.

Hidayet, doğru yolu bulmaktır. Gerçeği sahteden, hakkı batıldan ayırabilmektir. Bir başkasının hidayetine vesile olmak da bu yüzden büyük bir hedef olabilir. İnsana yalnızca geçici bir menfaat sağlamaktan söz etmiyoruz. Onun kendi hayatına başka bir gözle bakmasına, yanlışından dönmesine ve doğruyu aramasına yardımcı olmaktan söz ediyoruz. Bir insanın bütün hayatını etkileyebilecek bir iyiliği düşünün. Fakat bunun için önce kendi yönümüzü sorgulamamız gerekmez mi? Kendi kararlarımızdan emin değilken başkasına nasıl rehberlik edeceğiz?

Arının bal yapmasını, tavuğun yumurtlamasını, ekilen buğdayın kendi türünde ürün vermesini düşündüğümüzde doğadaki düzeni görürüz. İnsan hayatında ise seçimler ve tereddütler vardır. Eşimiz, çocuklarımız, işimiz, geleceğimiz hakkında kaygılanabiliriz. Bir tercih yaptıktan sonra hemen başka bir ihtimale yönelmek isteyebiliriz. Her tereddüt kötü değildir; düşünmek ve araştırmak da gereklidir. Fakat bitmeyen kararsızlık, sabretmeyi ve sahip olduğumuz nimetleri görmeyi zorlaştırabilir. İşte burada sabır ve şükür bize farklı bir bakış kazandırır.

Şükür sadece istediğimiz şey gerçekleştiğinde ‘Elhamdülillah’ demek midir? Rahatlıkta şükretmek çoğu zaman kolaydır. Peki kaybettiğimizde, beklediğimiz kapı açılmadığında, hayatımızda sıkıntılar olduğunda ne yapıyoruz? Şükür, elimizdeki nimetleri tanımakla başlar. Hayatın kendisine, bize verilen imkânlara, bizi düşündüren zorluklara bakmayı gerektirir. Şeytanın insanı şükürden uzaklaştırma çabasını hatırladığımızda, memnuniyetsizliğin ve nankörlüğün ne kadar kolay yerleşebildiğini de görürüz. Sürekli eksik olana bakan göz, mevcut nimetleri fark edemez.

Yûnus suresinde insanın sonunda yaşayacağı pişmanlığa ilişkin çok çarpıcı bir uyarı vardır. Zulmeden bir kimse, o gün yeryüzündeki her şeye sahip olsa kendini kurtarmak için hepsini vermek isteyecektir. Fakat hüküm adaletle verilecek, kimseye haksızlık yapılmayacaktır. Burada insanın durup düşünmesi gerekir. Bugün uğruna kavga ettiğimiz, biriktirdiğimiz, birbirimizin kalbini kırdığımız servetin tamamı, o hesap gününde ne ifade edecek? Bir gün bütün varlığını verip geri almak isteyeceği fırsat, bugün insanın elindedir: Yanlıştan dönmek ve doğru olanı seçmek.

Özgür irade büyük bir nimettir. Aynı zamanda sorumluluktur. Bir insana haksızlık etmek, yalan söylemek, kandırmak, kul hakkına girmek birer tercihtir. İnsan bazen öfkesiyle yanlış bir söz söyleyebilir. Kıskançlık, kırgınlık ya da kaybetme korkusuyla kendisini kontrol edemeyebilir. Burada belirleyici olan, yanlışını nasıl karşıladığıdır. ‘Ben hata yaptım’ diyebiliyor mu? Yoksa her seferinde suçu başkasına mı yüklüyor? Yanlışını savunmakla yanlışından dönmek arasında insanın bütün yönünü değiştiren büyük bir fark vardır.

Bir bilgisayarı düşünelim. Güvenlik açıkları varsa zararlı bir yazılım içeri girebilir ve başka dosyalara da zarar verebilir. Bu, insanın ahlaki hayatını anlamak için yararlı bir benzetmedir. Küçük gördüğümüz bir yalanın, ‘Bir kereden bir şey olmaz’ dediğimiz bir haksızlığın alışkanlığa dönüşmesi mümkündür. Başlangıçta hafif gördüğümüz kötülük, tekrarlandıkça başka kötülükleri kolaylaştırabilir. Buradaki mesele bilgisayarın teknik yapısı değil, insanın kendi kalbinde neye izin verdiğidir. Hangi alışkanlığa kapı açıyoruz? Hangi davranışın üzerini örtüyoruz?

Bir kere haksızlık yaptığımızda her şey bitmiş değildir. İnsanın dönüş kapısı, hatasını kabul etmesiyle açılır. Eşine ağır bir söz söylediyse ‘Seni üzdüm’ diyebilmelidir. Çocuğuna haksız davrandıysa bunu görmezden gelmemelidir. Bir arkadaşının hakkına girdiyse özür dilemeli, mümkünse hakkını geri vermelidir. Sonra Rabbine yönelip bağışlanma istemelidir. Tövbe, yalnızca ağızdan çıkan bir cümleye indirgenemez. Yanlışı fark etmek, pişman olmak ve onu sürdürmemeye yönelmektir. İnsan böylece eski alışkanlığın kendisini yönetmesine karşı mücadele eder.

Birbirimizden haksızlık görmemekten Allah’a sığındığımız gibi, başkasına haksızlık etmekten de sığınmalıyız. Çünkü yalnızca mağdur olma ihtimalimiz yoktur; bazen başkasını mağdur eden biz olabiliriz. Bu ihtimali kabul etmek insana tevazu kazandırır. ‘Ben asla böyle bir şey yapmam’ demek yerine, öfkelendiğinde nasıl davrandığına bakmak daha önemlidir. İnsan öfkesini haklı göstermek için sayısız gerekçe bulabilir. Fakat güçlü bir gerekçe bulmak, karşısındakinin hakkını ortadan kaldırmaz. Birinin kalbini kırdığımızda, ‘O da beni kızdırdı’ demek sorumluluğumuzu silmez.

Şimdi başka bir soruya geçelim: Her şeyin sahibi kim? Yûnus suresinde göklerde ve yerde ne varsa Allah’a ait olduğu, O’nun vaadinin gerçek olduğu hatırlatılır. İnsan bazen malına, evine, işine, bilgisine öylesine sahiplenerek bakar ki bunları kendisine verilmiş imkânlar olarak görmeyi unutur. Sanki her şeyi kendi gücüyle ortaya çıkarmış gibi davranır. Oysa yaşadığımız hayat, sahip olduğumuz imkânlar, zamanımız ve gücümüz sürekli bize bir sorumluluk hatırlatır. Sahip olmak, istediğimiz gibi davranma hakkının sınırsız olduğu anlamına gelmez.

İnsan hayatı boyunca pek çok şeyi yönetebilir. Nereye gideceğine, ne yiyeceğine, hangi işte çalışacağına, gününü nasıl geçireceğine karar verir. Ama bütün bunların hesabının hiç sorulmayacağını düşünmek doğru mudur? Fâtiha suresindeki ‘Mâliki yevmiddîn’ ifadesi bize hesap gününü hatırlatır. O günün gerçek sahibi Allah’tır. Bugün özgür irademizle yaptığımız tercihler, yarın karşımıza sorumluluk olarak çıkacaktır. Sadece ne kadar kazandığımız değil, kazancımızı nasıl kullandığımız; sadece ne söylediğimiz değil, sözlerimizin insanlara ne yaptığı da önemlidir.

Din, hayatın dışına yerleştirdiğimiz, yalnızca belli zamanlarda hatırladığımız uzak bir kavram olmamalıdır. Yaşama biçimimizi etkiler. İnsanlarla ilişkimizde, ticaretimizde, ailemizde, harcamalarımızda, öfkemizde, korkumuzda ve sevincimizde kendini gösterir. Bir taraftan ibadet edip diğer taraftan insanları incitiyorsak bu çelişkiyi görmeliyiz. Bir taraftan Allah’ın her şeyin sahibi olduğunu söyleyip diğer taraftan malımızı paylaşmayı düşünmüyorsak yine kendimize dönmeliyiz. İnandığımız değerler davranışlarımıza ne kadar yansıyor? Cevabı hayatımızda aramalıyız.

Bir gün bize ‘Neden israf ettin? Neden kibirlendin? Neden sana yapılan iyiliği unuttun? Neden bir başkasının hakkına girdin?’ diye sorulacağını düşünmek, bugünkü davranışımızı değiştirebilir. Kıskançlık, kindarlık, vefasızlık ve bencillik sadece başkalarını değil, insanın kendi iç dünyasını da yorabilir. Hesap bilinci korkuyla donup kalmak değildir. Bugün elimizde bulunan fırsatı ciddiye almaktır. Özür dilemek için, bir iyiliği paylaşmak için, yanlış alışkanlığı bırakmak için henüz zamanımız varken harekete geçebilmektir.

İnsan ölüm gerçeğini de kolayca unutuyor. Gündelik işler arasında o kadar meşgul oluyoruz ki ömrün bir sınırı olduğunu düşünmüyoruz. Oysa ilkbaharda yeniden yaprak açan dallar, kıştan sonra yeşeren bitkiler bize hayatın değişimini hatırlatıyor. Karadeniz’de fındık dallarının yapraklanmasını, toprağın yeniden canlanmasını seyretmek bile insanı düşünmeye çağırabilir. Yûnus suresi diriltmenin ve öldürmenin Allah’a ait olduğunu ve dönüşün O’na olacağını bildirir. Bu hakikati düşünmek, kendi varlığımızı sıradan görmemeyi gerektirir.

Var olmak başlı başına üzerinde durulacak bir nimettir. Bir bilincimiz var. Hatıralarımız, sevdiklerimiz, öğrendiklerimiz, pişmanlıklarımız ve umutlarımız var. Yaşamın içinde zaman zaman acı da var, sevinç de. İnsan bunlardan birini yaşarken diğerinin hiç olmayacağını sanabiliyor. Fakat hayat tek bir duygudan ibaret değil. Bize verilmiş bu ömrü nasıl değerlendirdiğimiz önemli. Yalnızca daha uzun yaşamak değil, yaşadığımız zamanı hangi amaçlarla doldurduğumuz üzerinde de düşünmeliyiz. Ölümü hatırlamak hayatı değersizleştirmek değil, hayatın sorumluluğunu fark etmektir.

Kur’an, Yûnus suresinin 57. ayetinde insanlara öğüt, gönüllerde olana şifa, inananlara hidayet ve rahmet olarak tanıtılır. Ne kadar güçlü bir çağrı! İnsan zihninde ve kalbinde biriktirdiği korkularla, yanlış düşüncelerle, kırgınlıklarla yaşayabilir. Kimi zaman geçmişteki bir olay yıllar sonra bile duygularını etkiler. Kur’an’ın rehberliğine yönelmek, bu yaşadıklarımızı ve bunlara nasıl karşılık verdiğimizi yeniden değerlendirmemize yardım edebilir. Buradaki manevi rehberliği, tıbbi veya psikolojik tedavinin gereksiz olduğu anlamına getirmemek gerekir. Her birinin ayrı yeri ve sorumluluğu vardır.

Kur’an’ı okumak önemlidir. Fakat yalnızca kelimeleri seslendirmekle yetinmeyip anlamını düşünmek de önemlidir. ‘Bu ayet bana ne söylüyor? Benim davranışlarımda neyi değiştirmem gerekiyor?’ diye sorduğumuzda okuduklarımız hayatımızla buluşmaya başlar. Ezberlediğimiz cümleler, anladığımız ve üzerinde düşündüğümüz sürece daha farklı bir anlam kazanır. İnsan yalnızca bilgi biriktirmek için değil, hakikate yaklaşmak için okumalıdır. Ne kadar çok şey bildiğini göstermek yerine, bildiklerinin kendisini nasıl değiştirdiğine bakmalıdır.

Bazen insan karmaşık konuların peşinde yıllarca koşarken en yakınındaki sorunu ihmal eder. Göklerin, âlemlerin, bilinmeyen varlıkların mahiyetini merak edebilir. Bilinmeyeni araştırmak tek başına yanlış değildir. Fakat evinde huzur kalmamışken, eşiyle konuşamıyorken, çocuğunun ihtiyacını göremiyorken, yakınlarına haksızlık ediyorken bütün enerjisini uzak ve belirsiz meselelerin peşinde tüketmek de sorgulanmalıdır. Önce kendi davranışımızı tanımaya, ailemizdeki ilişkiyi düzeltmeye, elimizdeki sorumluluğu yerine getirmeye çalışalım.

İnsanın her şeyi bilmediğini kabul etmesi de önemlidir. Göklerde ve yerde bulunan her şeyi kuşatmış değiliz. Fakat bilgi eksikliğini kesin bir hükümle doldurmak başka bir hatadır. Bir iddiayı yalnızca şaşırtıcı olduğu için doğru sayamayız. Uzay, dünya ve görünmeyen âlemler hakkında farklı yorumlar duyabiliriz; bunların hangisinin gözleme dayandığını, hangisinin kişisel yorum olduğunu ayırmak gerekir. Kendi bilmediğimizi kabul etmek bizi küçültmez. Aksine kibirden korur. Gerçeği ararken dürüst olmak, kanıtı ve yorumu birbirine karıştırmamak da bir ahlaki sorumluluktur.

İnsanın zihninde eski bilgiler ve alışkanlıklar bulunur. Bir iş yerinde maaşları hesaplamak için hazırlanmış bir Excel dosyası düşünün. Formül yanlış kurulduysa aynı hata her ay tekrar edebilir. Dosyayı kullanan kişi, hesaplamanın doğruluğunu bir daha sorgulamadıkça yanlış sürdürülebilir. İnsan ilişkilerinde de bazen buna benzer bir durum yaşarız. Geçmişteki bir tecrübeden hareketle aynı kişiye veya benzer olaylara hep aynı gözle bakabiliriz. O yüzden zihnimizdeki eski kabulleri yeniden düşünmek, gerekirse düzeltmek önemlidir.

Yalancı çoban hikâyesini hatırlayın. Sürekli yanlış haber veren birine güven azalır. Gerçek bir tehlike geldiğinde de ona inanmak zorlaşır. Bu hikâye bize iki sorumluluk hatırlatır. Birincisi, güveni yalanlarla tüketmemek. İkincisi, yaşadığımız tecrübelerin bizi nasıl etkilediğini fark etmek. Bir insan tarafından aldatılmak, kırılmak veya zarara uğratılmak kolay unutulmaz. Yaşananı inkâr etmek gerekmez. Ancak bütün geleceğimizi tek bir acı hatıranın yönetmesine de izin vermemek için yaşadığımızı yeniden değerlendirebiliriz.

Peki yanlış kabullerimizi neyle karşılaştıracağız? Sırf rahat hissetmek için her düşünceyi doğru ilan edemeyiz. Kur’an’ı anlayarak okumak, ahlaki ölçülerimizi tekrar düşünmemize imkân verir. Zulmü, haksızlığı, kibri, bencilliği ve nankörlüğü sorgulamaya çağırır. Fakat burada da kendimizi üstün görmekten sakınmalıyız. ‘Ben artık her şeyi çözdüm’ diyen insan yeni bir kibre kapılabilir. Bir gerçeği anlamaya çalışırken kendi sınırını da bilmelidir. İnsanın hakikate yaklaşması, başkalarını küçümsemesini değil, kendisini hesaba çekmesini gerektirir.

Yûnus suresinin 58. ayetindeki çağrı da bu düşünceyi tamamlar: Allah’ın lütfu ve rahmetiyle sevinmek, insanların biriktirdiği şeylerden daha hayırlıdır. Biriktirmek insanın hayatında yer tutabilir. Evi, arabası, işi, tasarrufu olabilir. Fakat yalnızca bunlarla güven içinde olduğunu sanarsa hayatın değişkenliğini unutabilir. Bugün elimizde olan yarın olmayabilir. Sevinci sadece sahip olduklarımıza bağladığımızda kaybetme korkusu bizi yönetebilir. Allah’ın lütfunu ve rahmetini hatırlamak, mutluluğu yalnızca maddi bir hesaba bağlamamaktır.

Bu noktada tevekkül ile tedbiri birbirine karıştırmamak gerekir. İnsan başına gelecek her şeyi bilemez. Bir araba kazası, su baskını, iş kaybı veya beklenmedik bir zorluk yaşayabilir. Tedbir almak da insani sorumlulukların içindedir. Fakat hiçbir tedbiri, hiçbir sözleşmeyi, hiçbir maddi imkânı mutlak güvence olarak görmemek gerekir. Bir şeyin riski azaltması, insan hayatındaki bütün belirsizliği ortadan kaldırmaz. Rabbimize yönelmek, bize verilmiş imkânları sorumlu biçimde kullanmakla birlikte düşünülebilir.

Bir iş yerini su bastığında, maddi bir kayıp yaşandığında veya beklenen kazanç gelmediğinde insan sarsılabilir. Bu olayları önlemek için çaba göstermesi doğaldır. Ancak her şey istediğimiz gibi gitmediğinde nasıl davranıyoruz? Hemen isyana mı yöneliyoruz? Başkalarını suçlayıp kırıyor muyuz? Yoksa önce olanı kabul edip doğru adımı atmaya mı çalışıyoruz? Sabrın ve şükrün değeri burada görünür. Kaybetmek acı vericidir; acı çekmek insanı değersiz kılmaz. Önemli olan, yaşanan sıkıntı karşısında doğru ve merhametli davranabilmektir.

Başkalarının acısı karşısında da dikkatli olmalıyız. Gazze’de hayatını kaybeden çocukları, yaralanan ve ailesini kaybeden insanları düşünmek yüreğimizi sızlatır. Onların acısını basit açıklamalara sığdırmak doğru değildir. Gaybı tam olarak bilmediğimizi kabul etmeliyiz. Allah’ın adaletine ve rahmetine inanmak, yaşanan zulmü küçümsemek demek değildir. Bu olaylar karşısında kendimize şu soruyu sorabiliriz: Ben haksızlık karşısında nasıl bir tutum alıyorum? Kendi imkânım ölçüsünde bir insanın yükünü hafifletmek için ne yapıyorum?

Bir başka sınavımız da dinî kimliğimizle övünürken davranışlarımızı ihmal etmek olabilir. ‘Biz doğru yoldayız’ demek kolaydır. Fakat adalet, merhamet, paylaşma ve dürüstlük hayatımızda yoksa bu iddianın ne kadar karşılığı kalır? Başkalarını aşağılayarak kendimizi yüceltmeye çalışmak, bizi hakikate yaklaştırmaz. Kendi toplumumuzdaki yanlışları görmezden gelip yalnızca başkalarının eksiklerini konuşmak da kolay bir kaçış olabilir. Asıl mesele, inandığımız değerlerin bizim elimizde nasıl temsil edildiğidir.

Mal, mülk, para, altın ve kazanç hayatımızın merkezine yerleştiğinde başka şeyler geri planda kalabilir. Kazanmak bir amaç olmaktan çıkıp her şeyin ölçüsü hâline gelebilir. Oysa bir insana yardım etmek, hakkı savunmak, aile içindeki sorumluluğunu yerine getirmek yalnızca parasal karşılıklarla ölçülemez. Hayatımızı neyin yönettiği, en çok neyi düşündüğümüzden de anlaşılır. Sabah uyandığımızda sadece kazancımızı mı düşünüyoruz? Başkasına faydalı olmayı, daha doğru ve daha adil yaşamayı da düşünüyor muyuz?

Bildiklerimizi hayata geçirmek için bazen birbirimizle istişare etmek gerekir. Tek başımıza her sorunu çözemeyebiliriz. Birbirimizi dinlemek, farklı imkânları bir araya getirmek, dayanışmak bize yeni yollar açabilir. Fakat bir önder bekleyip bütün sorumluluğu ona bırakmak da kolay bir erteleme olabilir. Hz. Musa’nın mücadelesini, çevresindeki destekleri, diğer elçilerin sabrını düşündüğümüzde mesele yalnızca maddi güç değildir. Samimiyet, gayret, sebat ve birlikte hareket etme iradesi de önemlidir. Büyük bir değişimi beklerken kendi payımıza düşen küçük iyiliği ihmal etmeyelim.

Bugün yapabileceğimiz şeyler vardır. Bir yanlışı kabul etmek, kırdığımız insandan özür dilemek, hakkını aldığımız kişiye hakkını vermek, bir ayeti anlayarak okumak, işimizi dürüstçe yapmak, sahip olduğumuz nimetleri fark etmek. Bunlar uzakta duran hayaller değil. Tam da gündelik hayatımızın içindeki seçimlerdir. Zor olan bazen doğruyu duymak değil, duyduktan sonra alıştığımız davranışı bırakmaktır. Bir süre sonra yine eskiye dönmemek için kendimizi sürekli hatırlatmaya ihtiyacımız olabilir.

Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyelim. Fakat bu ümidi, ‘Nasıl olsa bağışlanırım’ diyerek haksızlığı sürdürmenin bahanesi yapmayalım. Korku ile umut arasında sorumlu bir hayat kurmaya çalışalım. Yaptığımız iyilikleri cennetin kesin garantisi sayacak kadar kendimizden emin olmayalım. Öte yandan hatalarımızı görüp dönüş kapısının kapandığını da sanmayalım. İnsan gayret eder, Rabbinden yardım ve bağışlanma diler. Kendisini kusursuz görmeden doğruyu aramaya devam eder.

Son olarak kendimize dönelim: Kendi hayatımızda en büyük sevinci neye bağlıyoruz? Kaybetmekten en çok korktuğumuz şey ne? Bugün yaptığımız bir yanlışla yüzleşmeye hazır mıyız? Bir başkasına hidayet yolunda vesile olmayı istiyorsak önce kendi sözümüzle davranışımız arasındaki mesafeyi görebiliyor muyuz? Şükrettiğimizde, sabrettiğimizde, özür dilediğimizde, merhamet gösterdiğimizde ve hakikati araştırdığımızda hayatımızın yönü değişmeye başlar.

Rabbimizden kalplerimizi genişletmesini, dilimizin bağını çözmesini, işimizi kolaylaştırmasını isteyelim. İlmimizi artırsın, imanımızı güçlendirsin, bizi doğru yola iletsin. Hem haksızlık yapmaktan hem haksızlık karşısında yanlış yola savrulmaktan O’na sığınalım. Sahip olduklarımızla böbürlenmek yerine şükretmeyi, hatalarımızı savunmak yerine tövbe etmeyi, yalnızca biriktirmek yerine paylaşmayı öğrenelim. Çünkü geriye kalan asıl soru, ne kadar şeye sahip olduğumuz değil, bize verilen hayatı hangi hakikatin peşinde yaşadığımızdır.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir