Hakka Kim İletir? Gerçeği Bilmek, Güvenmek ve Doğru Hüküm Vermek
25 Mart 2024
Bir insan doğruyu bildiğinden nasıl emin olur? Her gün karar veriyoruz. Bir insana güveniyoruz. Bir işe başlıyoruz. Bir evlilik yapıyoruz. Bir tercih yapıyoruz. Peki kararlarımızın ne kadarının gerçeğe dayandığını biliyoruz? Yoksa çoğu zaman bildiğimizi sandığımız şeylerin peşinden mi gidiyoruz?
Kur’an bize çok önemli bir soru yöneltiyor: Hakka kim iletir? Doğru yolu kim gösterir? Ve bir başka soru daha: Hakka ileten mi izlenmeye layıktır, yoksa kendisi yol gösterilmedikçe doğru yolu bulamayan mı?
Yûnus suresindeki bu sorular yalnızca bir tartışmanın cevabı değildir. İnsan hayatının tam ortasına yerleşir. Çünkü hak dediğimizde yalnızca dilimizle söylediğimiz doğruyu düşünmemeliyiz. Hak, gerçek olanla yüzleşmektir. Hakkı bilmek, aynı zamanda o gerçeğe göre davranabilmektir. Hüküm verirken, insanlarla ilişki kurarken, kendi hayatımızı değerlendirirken haksızlığa düşmemeye çalışmaktır.
Allah’ın başlangıçta yaratmayı gerçekleştirdiği ve sonra onu tekrarlayacağı bildirilir. İnsana şöyle sorulur: Allah’a ortak koştuğunuz şeyler arasında bunu yapabilecek biri var mı? Cevap nettir: Yaratmayı başlatan da yeniden gerçekleştirecek olan da Allah’tır. Öyleyse insan niçin gerçekten yüz çevirir?
Burada sorulması gereken bir şey var. Öldükten sonra dirilmeyi henüz kabul etmeyen birine bu hakikati nasıl anlatırız? İnsan görmediği, tecrübe etmediği bir şeyi sorgulayabilir. Özellikle bilgiye çok kolay ulaşılan bir çağda herkes bir delil ister. Soru sormak mümkündür. Fakat sorunun kendisi bizi başka bir gerçeğe de götürür: Biz kendi varlığımızın ne kadarına hâkimiz?
Doğacağımız günü kendimiz seçmedik. Ne kadar yaşayacağımızı da bilmiyoruz. Ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz. Hayatımızın başlangıcını da sonunu da tam olarak denetleyemiyoruz. Buna rağmen çoğu zaman her şeyin kontrolü bizdeymiş gibi yaşıyoruz. Plan yapıyoruz. Yarın için söz veriyoruz. Birkaç saat sonra neyle karşılaşacağımızı bile bilmeden kesin hükümler veriyoruz.
Yağmur yağar. Yol kayganlaşır. Bir trafik kazası olur. Bir anda bütün planlar değişir. İnsan kendi programını hazırlamış olabilir ama o programın gerçekleşeceğini garanti edemez. Mülkün sahibi olmadığını böyle anlarda daha açık görür. Bu, hiçbir şey yapmayalım demek değildir. Kendi bilgimizin ve gücümüzün sınırını bilelim demektir.
Peki bu sınırı bilen insan nasıl yaşar? Bildiğine güvenerek mi, yoksa bilmediğini de hesaba katarak mı?
Hakkı aramak, kendimizi her şeyin ölçüsü kabul etmekten vazgeçmektir. İnsan bilimden faydalanır, teknolojiden faydalanır, tecrübeden faydalanır. Bunların hayatımızdaki yeri vardır. Fakat sahip olduğumuz araçların hiçbiri bizi yarının bütün bilgisine ulaştırmaz. Ne kadar güçlü, ne kadar zengin, ne kadar bilgili olursak olalım, bütün hakikati kendi başımıza kuşatamayız.
İşte bu yüzden “hakka Allah iletir” sözü üzerinde durmalıyız. Bizi doğruya yöneltenin Allah olduğunu kabul etmek, aynı zamanda O’nun adaletine, merhametine ve bilgisine güvenmekle ilgilidir. İman sadece bir iddiayı doğru bulduğunu söylemek değildir. Güven de ister. Çünkü güvenmediğiniz birine gerçekten inanıyor musunuz?
Arabanız bozulduğunda iyi bir usta aradığınızı düşünün. Birisi size, “Bir usta tanıyorum, arabanı tamir eder” diyor. Siz soruyorsunuz: “Ona güveniyor musun?” Cevap şu: “Güvenmiyorum ama arabanı tamir edeceğine inanıyorum.” Böyle bir cevabı duyunca ne düşünürsünüz? Güven ve inanma arasında bir kopukluk vardır. İnandığımızı söylediğimiz şey, güvenimize de yansımalıdır.
Allah’a iman konusunda da üzerinde durulması gereken budur. Rabbimizin merhametine güveniyor muyuz? Adaletine güveniyor muyuz? Bir zorluk yaşadığımızda güvenimiz devam ediyor mu? Yoksa işler istediğimiz gibi gitmediğinde hemen bütün teslimiyetimizi kaybediyor muyuz?
İnsanın günahları olabilir. Eksikleri olabilir. Hiçbirimiz kusursuz değiliz. Allah’a güvenmek, yaptıklarımızı yeterli görerek kendimizi garanti altında saymak değildir. Rabbimizin rahmetinden ümit kesmemektir. Aynı zamanda O’nun huzurunda sorumlu olduğumuzu unutmamaktır. Kur’an’da hidayete erişenlerin bunu kendi güçleriyle kazandıklarını söylemeyip Allah’ın kendilerini doğru yola iletmesine şükretmeleri üzerinde düşünmeliyiz.
“Ben yaptım. Ben başardım. Ben her şeyi doğru bilirim.” Bu sözlerde ne kadar büyük bir tehlike saklı! İnsan kendi iyiliğini bile kendisine ait mutlak bir üstünlük gibi görmeye başlayabilir. Oysa doğru yolu arayan insan, kendini bütünüyle yeterli görmez. Her gün yeniden öğrenmeye ve yanlışını görmeye ihtiyaç duyar.
Hz. Musa ile Hızır kıssasını düşünün. İnsan gelecekte ne olacağını, olayların görünmeyen tarafını, bir davranışın ileride nasıl sonuçlanacağını her zaman bilemez. Görünene göre hüküm vermek kolaydır. Fakat gördüğümüz şeyin bütün gerçek olduğunu sanmak bizi yanıltabilir. Bu yüzden bir olayın bir anlık görüntüsüyle bütün hükmü verdiğimizde kendi sınırımızı unutmuş oluruz.
Bugün karşımızdaki kişiyi dinlemeden karar verebiliyoruz. Bir olayın sonucunu görmeden hüküm açıklıyoruz. Bir işin ilk kısmını biliyoruz; tamamını biliyormuş gibi davranıyoruz. Sonra gerçek başka türlü ortaya çıktığında şaşırıyoruz. Şaşırmamızın sebebi bazen gerçeğin değişmesi değil, bizim onu baştan eksik bilmemizdir.
Bir başka önemli mesele de kulluk ile özgür tercih arasındaki ilişkidir. İnsan şöyle diyebilir: “Madem doğru yola Allah iletir, öyleyse benim seçimimin ne anlamı var?” Bu soru, sorumluluğu ortadan kaldıran bir bahaneye dönüştürülmemeli. İnsana tercih imkânı verilmiştir. İman edebilir, inkâr edebilir; yaptığı işin sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Allah’ın mülk sahibi olması, insanın kendisini sorgulamasını gereksiz kılmaz. Tam tersine, kendi konumunu bilmesini gerektirir.
Bazen bütün çabamız dış dünyayı yönetmeye yöneliyor. Eşimizi yönetmek istiyoruz. Çocuğumuzu yönetmek istiyoruz. İşimizi, çevremizi, insanların bizim hakkımızdaki düşüncelerini yönetmek istiyoruz. Fakat bir şeyi unutuyoruz: İnsanların hepsi bizim mülkümüz değildir. Çocuğumuz da eşimiz de birer emanettir. Bu bakış değiştiğinde ilişkilerimizde kullandığımız dil de değişir. Hükmetmek ile sorumluluk taşımak arasındaki farkı görmeye başlarız.
Güç sahibi olmayı her şeyi kontrol edebilmekle karıştırmamalıyız. Hakka yakın olmak, insanlara daha fazla baskı kurmak anlamına gelmez. Hakkı bilenin haksızlıktan uzaklaşması beklenir. Kendi istediğimiz gerçekleşmediğinde hırçınlaşmak yerine, kendimize “Ben burada doğruyu mu arıyorum, yoksa yalnızca kendi dediğimin olmasını mı istiyorum?” diye sorabiliriz.
Şimdi hayatın daha zor tarafına bakalım. Büyük bir acıyla karşılaşan insan ile küçük bir sıkıntıyla karşılaşan insan aynı tepkiyi vermeyebilir. Gazze’de ağır acılar yaşanırken bütün zorluklarına rağmen “Elhamdülillah” diyebilen insanların teslimiyetine şahit oluyoruz. Buna karşılık biz bazen arabamız çizildiğinde, küçük bir kayıp yaşadığımızda, trafikte biriyle karşılaştığımızda öfkemize hâkim olamıyoruz. Burada mesele acıları karşılaştırmak değil. İnsanın yaşadıklarını hangi hakikatle değerlendirdiğini düşünmek.
Teslimiyet acıyı yok saymak değildir. Olanı görmezden gelmek de değildir. Zorlukla karşılaşmış bir insanın yine de Allah’a güvenebilmesidir. Bazen elimizdeki imkân çoktur ama huzurumuz azdır. Bazen kaybettiklerimiz çoktur fakat dayandığımız hakikat bizi ayakta tutar. Kendimize sormalıyız: Benim güvenim neye bağlı? Malım yerinde olunca mı güveniyorum? Planlarım gerçekleşince mi? Yoksa şartlar değiştiğinde de Rabbime yönelmeye devam edebiliyor muyum?
İnsan mutluluğu da doğruyu da arıyor. Bir meslek seçiyor, yıllar sonra “Doğru karar mı verdim?” diye soruyor. Bir evlilik yapıyor, bazen kendi tercihinden bile emin olamıyor. Yeni bir şey elde ettiğinde bütün sorunlarının çözüleceğini sanıyor. Sonra yeni sorunlarla karşılaşıyor. Çünkü bir şeye sahip olmak ile hakikate sahip olmak aynı değildir.
Bilmek de tek başına yeterli değildir. Bildiğimizi yaşantımıza taşımamız gerekir. Dürüstlüğü övüp insanları aldatıyorsak, emaneti anlatıp emanete sahip çıkmıyorsak, adaletten söz edip haksızlık yapıyorsak, söylediklerimizle hayatımız arasındaki mesafeyi görmeliyiz. Hak yalnızca konuşulacak bir kelime olarak kalmamalıdır.
Bizi hakka götürmeyen şeyleri bazen olduğundan büyük görüyoruz. Parayı, gücü, makamı, teknolojiyi, başkalarının onayını hayatımızın merkezine koyabiliyoruz. Oysa ölüm geldiğinde arabamız, evimiz, unvanımız bizimle gelmeyecek. İnsanın arkasında bıraktığı şeyler ile yanında götüreceği amelleri aynı sanmaması gerekiyor.
Bir insana iyilik etmek, doğru sözlü olmak, yalan söylememek, kandırmamak, düşene yardım etmek, karşısındakini gerçekten dinlemek… Bunlar küçük şeyler değildir. Salih amel yalnızca söylenen bir söz değildir; insanın nasıl yaşadığıyla ilgilidir. “Beni dinlesinler, beni anlasınlar” derken biz başkasını ne kadar dinliyoruz? Kendi sıkıntılarımızı anlatırken bir başkasının sıkıntısını fark ediyor muyuz?
Bir işin daha çok kazandırması, onun mutlaka doğru iş olduğu anlamına gelmez. İnsanlara zarar veren bir işle daha çok kazanma imkânımız olabilir. Daha az kazandıran ama faydalı olan başka bir iş de olabilir. İşte böyle yerlerde tercihimizin gerçek yönü ortaya çıkar. Sadece kazanç mı arıyoruz? Yoksa yaptığımız işin faydasını ve zararını da düşünüyor muyuz? Doğruyu bilmek, zor seçimler karşısında kendini belli eder.
Elbette doğru tercih her zaman nefsimize kolay gelmez. Ego dediğimiz şey çoğu zaman kendini haklı çıkarmaya çalışır. Hata yaptığımızda bunu kabul etmek zor gelir. Bizden daha iyi bilen birine kulak vermek zor gelir. Biri bizi uyardığında savunmaya geçeriz. Ama kendimizi düzeltmek istiyorsak, önce yanlış yapabileceğimizi kabul etmemiz gerekir.
Burada zan meselesi karşımıza çıkar. Kur’an, zannın hakikat karşısında yeterli olmadığını bildirir. Bir şey hakkında güçlü bir kanaatimiz olabilir. Çok etkili konuşabiliriz. Söylediklerimiz kulağa son derece inandırıcı gelebilir. Fakat bütün bunlar iddiamızı kendiliğinden gerçek yapmaz. Güzel ifade edilmiş bir yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.
Bir insanı yalnızca görüntüsüne bakarak tanıdığımızı sanıyoruz. Bir haberi duyup bütün ayrıntılarına vâkıf olduğumuzu düşünüyoruz. Bilmediğimiz konularda kesin hükümler veriyoruz. Hatta bazı zamanlarda kesinliğimiz, bilgimizden değil, kendi görüşümüze duyduğumuz aşırı güvenden kaynaklanıyor. Zanla hakikati ayırmadığımızda başkasına da kendimize de haksızlık yapabiliriz.
Allah’ın yaptıklarımızı bildiğinin hatırlatılması bu noktada önemlidir. O yalnızca dışarıdan görünen işleri değil, gizlediğimiz niyetleri de bilir. İnsan kendisini başkalarına başka türlü gösterebilir. Fakat iç dünyasını Allah’tan gizleyemez. Burada dönüp kendi niyetimize bakmalıyız. Bir işi gerçekten doğru olduğu için mi yapıyoruz? Yoksa övülmek, kabul görmek, üstün görünmek için mi?
Günah konusu da yalnızca dışarıdan kolayca görülen davranışlarla sınırlı düşünülemez. İnsan içki içmediğini, kumar oynamadığını, kimseye yalan söylemediğini anlatabilir. Bunlar önemlidir. Fakat ardından “Benim hiç günahım yok” demeye başlarsa başka bir tehlikeyle karşılaşır: kibir. Kendini kusursuz görmek, insanın kendi içindeki yanlışı fark etmesini engeller.
Yalnızca yaptıklarımızı değil, yapmadıklarımızı da düşünmek gerekiyor. Çevremizde ihtiyaç sahibi insanlar varken onları hiç fark etmemiş olabiliriz. Birinin derdini dinleyebileceğimiz hâlde dinlememiş olabiliriz. Yardım edebileceğimiz yerde yalnızca kendimizi düşünmüş olabiliriz. Demek ki insanın kendini değerlendirmesi, bir yasaklar listesini sayıp “Bunları yapmadım, öyleyse tamamım” demesiyle bitmiyor.
Şu soruyu kendimize yöneltelim: Ben bugün kendimi hangi ölçüyle iyi görüyorum? Kendi koyduğum ölçülerle mi? Yoksa Allah’ın önünde hesaba çekileceğimi bilerek mi? Başkalarının hatalarına bakarken kendi kibrimi ve ihmallerimi görebiliyor muyum?
Kur’an’ın Allah’tan olduğunu, önceki kitapları tasdik ettiğini ve âlemlerin Rabbinden geldiğini bildiren Yûnus suresi ayetleri bize başka bir sorumluluk da hatırlatıyor. Elimizde bir rehber varsa onu ne kadar okuyoruz? Okuduğumuzda anlamak için ne kadar çaba gösteriyoruz? Bir konuyu anlamadığımızda hemen vazgeçiyor muyuz?
Günlük hayatta bir ilacın kullanım açıklamasını anlayamadığımızda tekrar okuruz. Birine sorarız. Araştırırız. Zaman ayırırız. Hayatımız için önemli gördüğümüz konularda emek vermeyi doğal kabul ederiz. Peki Kur’an’ı anlamaya gelince neden bazen daha baştan “Ben anlayamam” diyoruz? Neden okuduğumuz bir ayetin ne söylediği üzerinde yeterince düşünmüyoruz?
Yalnızca okumak ile anlamak için çabalamak arasında fark var. Bir ayeti çevresinden koparırsak sorusunu ve cevabını eksik anlayabiliriz. Başındaki ve sonundaki ayetleri birlikte düşünmek gerekir. Bir ayette neyin sorgulandığını, kime nasıl cevap verildiğini anlamaya çalışmak gerekir. Böylece sözün bize neyi hatırlattığını daha açık görürüz.
Kur’an hakkında da çeşitli itirazlar dile getiriliyor. Kimileri onun insan sözü olduğunu ileri sürüyor. Kur’an ise bu iddiaya karşı meydan okuyan ifadeler kullanıyor ve kendisinin uydurulmadığını bildiriyor. Burada asıl üzerinde durmamız gereken, bir iddiayı yalnızca duyduğumuz için kabul etmek ya da reddetmek yerine, metni okumaya ve söylediğini anlamaya çalışmaktır. İnandığımız kitabın içeriğine yabancı kalmamalıyız.
İnsanın karşısındaki en ciddi tehlikelerden biri, doğruyu hiç aramamak. Bir diğeri de aramayı bırakarak onu zaten bütünüyle bulduğunu sanmak. Hakikate yönelen kişi öğrendikçe sorumluluğunu da görür. Her şeyi bildiğini iddia etmek yerine, bilmediği yerde durmayı öğrenir. Zan ile kesin bilgiyi birbirine karıştırmamaya çalışır.
Bir gün ölümle karşılaşacağımız gerçeğini de unutmayalım. Bu, hiçbirimizin inkâr edemeyeceği bir sınırdır. Hayatı sonsuzmuş gibi yaşayamayız. Bir gün sahip olduğumuz her şey geride kalacak. Bunu bilmek bizi umutsuzluğa değil, daha ciddi ve daha bilinçli yaşamaya yöneltmeli. Bugün elimizdeki fırsatlarla ne yaptığımızı düşünmeye sevk etmeli.
Allah’ın merhametinden ümitli olmakla kendimize güvenip kibirlenmek arasındaki farkı korumalıyız. Günahlarımız sebebiyle rahmetten ümit kesmemeliyiz. Fakat işlediğimiz iyilikleri de kendimizi temize çıkarma gerekçesine dönüştürmemeliyiz. Namazımız, orucumuz, sadakamız bizi Allah karşısında bağımsız bir güç hâline getirmez. İbadet ve güzel davranışla birlikte tevazu da gerekir.
Öyleyse bugün yeniden soralım: Ben gerçeğe mi yöneliyorum, yoksa bana hoş gelen şeyi mi gerçek sayıyorum? Karar verirken haksızlık yapmamak için ne kadar dikkat ediyorum? İnsanlara güven vermek için nasıl yaşıyorum? Bir başkasının sıkıntısını duyacak kadar kendi sesimi kısabiliyor muyum?
Hakka yönelmek yalnızca büyük sözler söylemek değildir. Bazen yanlış bir hükmü geri almaktır. Bazen “Bilmiyorum” diyebilmektir. Bazen bir emanete sahip çıkmaktır. Bazen daha fazla kazancı değil, doğru olanı seçmektir. Bazen de büyük bir zorluğun içinde Rabbimize güvenmeyi sürdürmektir.
Ölçümüz yalnızca kendi arzumuz olmasın. Sahip olduğumuz şeyleri hayatın mutlak gerçeği sanmayalım. Bilgimizi büyütürken kibrimizi büyütmeyelim. Kur’an’ın yönelttiği soruları kendimize yöneltelim ve cevaplarını hayatımızda arayalım.
Hakka kim iletir? Kur’an’ın cevabı açıktır: Allah. Peki biz doğruya yönelmek için gerçekten çabalıyor muyuz? Zanlarımızdan, öfkemizden, bencilliğimizden ve kendimizi haklı görme alışkanlığımızdan uzaklaşmaya istekli miyiz?
Rabbimiz bizi hak olanı görüp ona yönelenlerden eylesin. Yanlışlarımızı fark edebilmeyi, doğruyu anlayıp yaşamayı nasip etsin. Bizi kendi nefsimizle baş başa bırakmasın. Bize hakkı hak, batılı batıl olarak tanıyabilecek bir bilinç versin. Çünkü asıl mesele yalnızca doğruyu söylemek değil; doğruyla yaşamak, doğruya güvenmek ve doğruya yönelmektir.

