Kurulan Planlar, Saklanan Niyetler ve Allah’ın Adaleti
14 Şubat 2024
Bir insanın kurduğu planı dışarıdan görebiliriz. Fakat o planın arkasındaki niyeti her zaman bilemeyiz. Bir söz verilir; karşıdaki insan bu söze inanır. Bir anlaşma yapılır; herkes üzerine düşenin yerine getirileceğini düşünür. Peki ya sözü veren kişi daha en baştan başka bir şey tasarlıyorsa? Ya insanları ikna edip sonrasında sözünden dönmeyi planlıyorsa? İşte Enfâl suresinde geçen plan ve tuzak meselesi bizi önce bu soruyla karşı karşıya bırakır: Biz başkalarının bize kurduğu planlardan korkarken, kendi içimizde nasıl planlar kuruyoruz?
Enfâl suresinin 30. ayetinde, inkâr edenlerin Peygamberimizi tutuklamak, öldürmek veya Mekke’den çıkarmak için plan yaptıkları anlatılır. Onlar plan yaparken Allah’ın da bir planı vardır. Ayetin sonunda Allah’ın plan yapanların en hayırlısı olduğu bildirilir. Burada kullanılan ifadenin “tuzak” veya “plan” diye çevrilmesi üzerinde düşünülebilir. İnsanların gizli ve kötü niyetli hesaplarıyla Allah’ın onların hesaplarını boşa çıkaran takdiri aynı düzlemde değerlendirilmemelidir. Asıl dikkat etmemiz gereken nokta şudur: İnsan niyetini başkalarından saklayabilir, fakat Allah’tan saklayamaz.
Gündelik hayatımızda bunu anlamak hiç de zor değil. Bir iş alırken “Önce anlaşmayı yapayım, ön ödemeyi alayım; sonra vaat ettiklerimi yerine getirmesem de bir yolunu bulurum” diye düşünen kişi, karşı tarafın güvenini kullanır. Bir borç alırken “İki ay içinde vereceğim derim ama geciktirsem de bir şey olmaz” diye hesap yapan insan, daha baştan verdiği sözün arkasında durmamayı tasarlar. Bunlar yalnızca ticari ayrıntılar değildir. İnsanın niyetiyle, dürüstlüğüyle ve karşısındakinin hakkıyla ilgilidir.
Aynı durum aile içinde de yaşanabilir. Bir insan evlenmeden önce karşısındaki kişiye her konuda anlayışlı görünürken, evlendikten sonra onu baskı altına almayı düşünüyorsa sorun yalnızca davranışında değil, sakladığı niyetindedir. Kardeşler arasında miras paylaşılırken “Siz payınızı bana devredin, parasını vereceğim” denir, ama sonra ödeme sürekli ertelenir. Yıllar geçer; paranın değeri değişir, kardeşlik bağı zedelenir. İnsan kendi çıkarını kurtardığını sanırken hem başkasının hakkını hem de kendi güvenilirliğini kaybedebilir.
Öyleyse bir kez kendimize soralım: Birisi bize aynı sözü verip aynı hesabı yapsa ne hissederdik? İnsan başkasının oyunundan rahatsız olurken kendi oyununu “akıllılık” diye adlandırmamalıdır. Allah’a yönelmek, yalnızca başımıza kötü bir şey geldiğinde korunmayı istemek değildir. Başkalarının başına getirdiğimiz zararı da görmektir.
İnsanın duaları ile günlük hayatı arasında bir bağ bulunmalıdır. Bir yandan Allah’tan yardım isterken öte yandan faiz, aldatma, kumar, dedikodu, kibir veya kul hakkı gibi yanlışlarda ısrar etmek ciddi bir çelişkidir. Buradan belirli bir kişinin başına gelen musibetin sebebini kesin olarak bildiğimiz sonucu çıkarılamaz. Fakat kendi davranışlarımızı sorgulama sorumluluğumuz ortadadır. Haramdan sakınmak yalnızca dışarıdan konulan bir yasak gibi görülmemelidir. Birçok yanlış, doğrudan veya dolaylı biçimde başka insanlara zarar verir. Birinin parasını haksız yere almak, onun emek verdiği zamanı ve kurduğu güveni de incitir.
Enfâl suresinin 31. ayetinde, ayetler kendilerine okunduğunda bunları eskilerin masalları olarak niteleyenlerden söz edilir. İnsanın kendisine yöneltilen uyarıyı hafife alması yeni bir durum değildir. “O sözler eski zamanlar içindi; bugünün ticaretine, teknolojisine ve yaşamına uymaz” demek kolay gelebilir. Fakat teknoloji değişti diye aldatma dürüstlük hâline gelir mi? Para kazanmanın yolları çoğaldı diye kul hakkının değeri azalır mı? İnsanların kullandıkları araçlar değişebilir; niyet, adalet ve sorumluluk soruları önümüzde durmaya devam eder.
Bazen bir uyarıya kulak vermeyiz, çünkü bugünkü kazancımıza bakarız. Bir işten hemen ne elde ettiğimizi hesaplarız. Yıllar sonra ne olabileceğini düşünmeyiz. Bir ortaklık kurarken sadece kârı, borç alırken sadece elimize geçecek parayı, bir karar verirken sadece o günkü rahatlığımızı görürüz. Oysa hayatın sonuçları her zaman aynı gün ortaya çıkmaz. Yanlış bir tercih bir süre kazanç gibi görünebilir; doğru bir tercih ise hemen karşılık bulmayabilir.
Bunu anlamak için imtihan örneği üzerinde duralım. Öğrenci teneffüste rahattır. Ancak sınav kâğıdı önüne konulduğunda neyi bilip neyi bilmediği anlaşılır. Zor soru, öğrencinin durumunu görünür kılar. İnsanın inancı ve ahlakı da rahat zamanlarda kolayca söz konusu edilebilir. Asıl sınav, çıkarla ilke karşı karşıya geldiğinde belirginleşir. Sözümüzün arkasında kalmak bize pahalıya mal olacaksa yine de sözümüzü tutabiliyor muyuz? Hakkımız olmayan kazancı reddedebiliyor muyuz?
Altının ateşte arıtılması benzetmesi de bu noktayı düşündürür. Isı arttıkça ayrışma görünür hâle gelir. Zorluklar insanların tutumlarını açığa çıkarabilir. Kimisi baskı karşısında dayanır; kimisi bildiği ilkeden uzaklaşır; kimisi de yaşadıklarından ders alıp daha bilinçli davranır. Ancak bunu başkalarının imanını ölçen kesin bir terazinin yerine koyamayız. Her insanın ne yaşadığını ve Allah katındaki durumunu bütün yönleriyle bilemeyiz. Bizim için esas olan, kendi tutumumuzun sınandığı anı fark etmektir.
Bir başka önemli gerçek de şudur: Nimet arttıkça sorumluluklarımızı unutmak daha kolay hâle gelebilir. Daha çok imkâna sahip olan birinin yapabilecekleri de artar. Geliri, yetkisi ve çevresi genişledikçe kararlarının başkalarına etkisi büyür. O zaman bolluk sadece rahatlık değil, aynı zamanda bir sınav olur. Elimizde imkân varken haksızlığa karşı ne yapıyoruz? İhtiyaç içindekilere ne kadar dikkat ediyoruz? Bize güvenen insanların haklarını koruyor muyuz?
Dünyada yaşanan acılar karşısında da bu sorulardan kaçamayız. Filistin’de, Gazze’de, Myanmar’da, Doğu Türkistan’da ve başka yerlerde zulme uğrayan insanları düşünmek, yalnızca kötülük yapanları kınamakla sınırlı kalmamalıdır. Kendi imkânlarımızı, sorumluluklarımızı ve davranışlarımızı da değerlendirmeliyiz. Bir zulmün bütün sonuçlarının ne zaman ve nasıl ortaya çıkacağını bildiğimizi iddia edemeyiz. Fakat haksızlığa duyarsız kalmamanın ve kendi hayatımızda adaletli davranmanın önemini biliriz.
Enfâl suresinin 32. ayetinde inkârcıların, eğer Kur’an Allah katından gelmiş hakikat ise üzerlerine gökten taş yağdırılmasını veya acı bir azabın gelmesini istedikleri anlatılır. Bu söz, insanın hakikati anlamak yerine meydan okuma yolunu seçebildiğini gösterir. Hemen ardından gelen 33. ayette ise Peygamber onların arasındayken ve bağışlanma dileyenler bulunurken azabın gerçekleşmeyeceği bildirilir. Burada acele hüküm vermemeyi, Allah’ın rahmeti ve bağışlanma kapısını düşünmeyi gerektiren çok önemli bir mesaj vardır.
Biz ise çoğu zaman aceleciyiz. Birisi bize zarar verdiğinde onun hemen cezalandırılmasını istiyoruz. Bir yanlışı gördüğümüzde sonucu derhal görmek istiyoruz. Oysa olaylar zaman içinde gelişir. Tövbe, karar değiştirme, hakikati anlama ve davranışları düzeltme imkânı da bu zamanın içindedir. Bir musibetle ilahi azabı birbirine karıştırmamak gerekir. Her acıyı bir kişinin günahına verilmiş doğrudan ceza gibi görmek, bizim bilemeyeceğimiz bir konuda kesin konuşmak olur.
Bağışlanma dilemenin değeri tam da burada öne çıkar. İstiğfar, insanın hatasız olduğunu ilan etmesi değildir; hatasını görüp Allah’a dönmesidir. “Allah’ım, bildiğim ve bilmediğim yanlışlarım için beni bağışla” diyebilmek, iç dünyamızda bir muhasebenin başlamasıdır. Ancak yalnızca sözle yetinmemeliyiz. Bir insana borcumuz varsa ödemeye çalışmalıyız. Birini aldattıysak yanlışımızı düzeltmeliyiz. Birine haksızlık yaptıysak bunu görmezden gelmemeliyiz. Dilimizdeki bağışlanma talebi, davranışımızdaki düzelme isteğiyle buluşmalıdır.
İnsanın bir işin başında Allah’a sığınması da bu bilinçle ilgilidir. Bir telefon görüşmesine, bir ticari anlaşmaya, zor bir konuşmaya başlarken “Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm” demek, kovulmuş şeytandan Allah’a sığındığımızı hatırlatmaktır. Bu sözü sadece ezberlenmiş sesler olarak değil, anlamını düşünerek söylemek önemlidir. İnsan, öfkesini, kibrini, aldatma isteğini ve aceleciliğini fark etmek için kendisine böyle bir hatırlatma yapabilir. Fakat Allah’a sığınmayı, her işin mutlaka istediğimiz şekilde sonuçlanacağını garanti eden bir formül gibi düşünemeyiz.
Bazen ilahi emirleri sorgularken kendi hayatımızdaki alışkanlıkları hiç sorgulamayız. Yağmurun yağmasına, bedenimizin yapısına, gözlerimize, kulaklarımıza alışmışızdır. Bildiğimiz düzen bize doğal gelir. Dinî bir sorumlulukla karşılaştığımızda ise “Neden böyle?” diye sorarız. Soru sormak anlamanın önünde engel değildir. Önemli olan, soruyu öğrenmek için mi, yoksa daha baştan her cevabı reddetmek için mi sorduğumuzdur.
Kur’an’da cumartesi günü avlanma yasağıyla sınanan topluluğun anlatılması ve Salih peygamberin kavmiyle ilgili deve kıssası, bir topluluğun kendisine yönelen uyarı karşısındaki tavrını düşünmeye vesile olur. Burada yalnızca olayların alışılmadık yönlerine takılırsak asıl meseleyi kaçırabiliriz. İnsan, bir sınırla karşılaştığında nasıl davranıyor? Kendi isteğini tek ölçü hâline mi getiriyor? Yoksa sorumluluğu anlamaya mı çalışıyor? Teslimiyetin anlamı, düşüncenin durması değil; insanın bilgisinin ve iradesinin sınırlı olduğunu da kabul edebilmesidir.
Enfâl suresinin 34. ayetinde ise insanları Mescid-i Haram’dan alıkoyanların tutumuna ve oranın koruyuculuğuna kimin layık olduğuna dikkat çekilir. Mekke’de inananların ibadet ve ziyaret hakkının engellenmesi, yapılan haksızlığın somut bir yönüdür. Ayette, oranın gerçek koruyucularının Allah’a karşı gelmekten sakınanlar olduğu belirtilir. Burada sahiplenme iddiasından daha önemli olanın takva ve sorumluluk olduğu vurgulanır.
Bedir Savaşı bağlamındaki bu anlatım, olayların bir günde ortaya çıkmadığını da hatırlatır. Mekke’de baskı, dışlama ve eziyet yaşanır; zaman geçer, şartlar değişir ve Bedir’de taraflar karşı karşıya gelir. Bu süreç, hayatımızdaki sebepler ve sonuçlar üzerine düşünmemizi sağlar. Musa peygamberin kıssasında da olaylar tek anda tamamlanmaz. Bir mücadele, bir dizi olayın ve kararın içinden geçerek ilerler. Biz sonuç için acele etsek de zamanın işleyişini kendi isteğimize göre hızlandıramayız.
Bunu çok iyi bildiğimiz bir örnekle düşünelim: Fındık bahçesi. Hasat zamanı geldiğinde ürün toplamayı isteriz. Ama ürün yalnızca hasat günü ortaya çıkmaz. Öncesinde bakım, emek ve bekleyiş vardır. Bugün neyi topladığımız, geçmişte ne yaptığımızla yakından ilişkilidir. Aynı şekilde bir şirketin durumu, yıllar içinde alınan kararlarla şekillenebilir. Ailedeki güven de bir günde kurulmaz; yıllar boyunca söylenen sözler, gösterilen ilgi ve yapılan davranışlarla gelişir.
Çocuğumuzun tutumunda bir sorun gördüğümüzde “Bugün değişsin” diyebiliriz. Eşimizle ilişkimizdeki kırgınlığın hemen bitmesini bekleyebiliriz. İşimizi bugün düzeltip yarın her şeyin yoluna girmesini isteyebiliriz. Fakat uzun sürede oluşan meselelerin çözümleri de zaman ve emek isteyebilir. Bir uzmandan destek almak değerli olabilir, ama tek bir görüşmenin bütün sorunları kendiliğinden ortadan kaldıracağını varsaymak doğru değildir. Bugün attığımız adım, ileride göreceğimiz değişimin başlangıcı olabilir.
İşte bu nedenle bugünkü tercihlerimizi küçümsememeliyiz. Borcumuzu zamanında ödemek, ortaklığımızda dürüst kalmak, ailemizde güveni korumak, işimize emek vermek, hakka riayet etmek… Bunlar yalnızca o günkü küçük davranışlar değildir. Zaman içinde bir hayatın temelini oluştururlar. Kötü bir niyet de iyi bir niyet de davranışa dönüştüğünde iz bırakır. Her sonuç yalnızca bizim tercihimizden doğmaz; yine de tercihlerimizden sorumluyuz.
Sonunda hak ile batılın, samimiyet ile gösterişin, sabır ile aceleciliğin ayrıldığı anlarla karşılaşabiliriz. O anlarda yalnızca başkalarının ne yaptığını seyretmek yetmez. Kendi yerimizi de görmeliyiz. Ne biliyoruz? Bildiğimizle ne yapıyoruz? Bize gösterilen hakikatin karşısında nasıl bir tavır alıyoruz? İşte insanın asıl muhasebesi burada başlar.
Bugün içimizde sakladığımız hesabı bir kez daha gözden geçirelim. Karşı taraf bilmediği için yaptığımız bir yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz. Sonucu hemen görmediğimiz için yaptığımız haksızlık kaybolmaz. Bir iyiliğin karşılığını hemen almadığımız için o iyilik değersizleşmez. Allah’ın her şeyi bildiğine inanmak, yalnızca bize kurulan tuzaklardan korunmayı ummak değil, kendi kurduğumuz haksız planlardan da vazgeçmektir.
Rabbimiz bize doğruyu doğru olarak görmeyi, yanlışımızı fark etmeyi ve samimiyetle bağışlanma dilemeyi nasip etsin. Bildiğimiz hakikati hayatımıza geçirebilmeyi, insanlara karşı adil ve güvenilir olmayı, aceleyle hüküm vermemeyi öğretsin. Hak olan bilgiyi kalbimizde ve zihnimizde sağlamlaştırsın; yanlış olandan uzaklaştırsın. Âmin.

