Lokmân Suresi 2. Ayet: Gerçek Hâkimiyet Nedir?

Bir insanın çok parası olabilir ama parasına hâkim olmayabilir.

Bir insanın büyük bir şirketi olabilir ama işine hâkim olmayabilir.

Bir insanın eşi, çocukları, kalabalık bir ailesi olabilir ama evindeki ilişkilere hâkim olmayabilir.

Hatta insan, kendi bedenine bile sahip olduğu hâlde öfkesine, diline ve nefsine hâkim olamayabilir.

Demek ki bir şeye sahip olmakla o şeye hâkim olmak aynı şey değil.

Lokmân Suresi’nin ikinci ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“İşte bunlar, hikmet dolu kitabın ayetleridir.”

Ayette Kur’an için “el-Kitâbi’l-Hakîm” ifadesi kullanılıyor. Buradaki “hakîm” kelimesi; hikmetli, hükümleri sağlam, çelişkisiz, en doğru ve en faydalı bilgileri taşıyan kitap anlamlarına geliyor. Nitekim hemen sonraki ayette Kur’an’ın muhsinler için bir hidayet ve rahmet olduğu bildiriliyor.

Burada çok önemli bir ayrım yapmamız lazım:

Mutlak anlamda el-Hakîm olan Allah’tır. Biz Kur’an okuyunca Allah’ın sahip olduğu mutlak hâkimiyete sahip olmayız. Fakat Kur’an’ın hikmetiyle düşünmeye başladığımızda kendi hayatımızda daha doğru hükümler verebilir, nefsimizi yönetebilir, kararlarımıza ve ilişkilerimize doğru ölçüler koyabiliriz.

Yani Kur’an bize başkalarının üzerine hükmetmeyi değil, önce kendi nefsimize hükmedebilmeyi öğretir.

Çünkü kendisine hâkim olamayan insanın başkasına hâkim olmaya çalışması, hâkimiyet değil zulüm meydana getirir.

İlim başka, hikmet başka

Bir şeyi bilmek ilimdir.

Fakat o bilgiyi nerede, ne zaman, ne kadar ve hangi amaçla kullanacağımızı bilmek hikmettir.

Mesela demirin ilmini biliyoruz. Demirin belli bir sıcaklıkta yumuşadığını, şekil alabildiğini öğreniyoruz. Bu ilimdir.

Demiri ısıtıp ona şekil verebilmek, ilmi uygulamaktır.

Fakat asıl soru bundan sonra başlıyor:

Biz o demirden ne yapacağız?

Bir çiftçinin işini kolaylaştıracak saban mı yapacağız?

İnsanları koruyacak sağlam bir kapı mı yapacağız?

Yoksa bir başkasına zarar vermek için silah mı yapacağız?

Demirin nasıl şekilleneceğini bilmek ilimdir. Ama o demire hangi şeklin verilmesi gerektiğini, bunun kime fayda, kime zarar getireceğini düşünmek hikmettir.

Demek ki ilim tek başına insanı hakîm yapmıyor. İlim, hikmetle birleşmek zorunda.

Bugün insanlığın çok büyük bir ilmi var. Uçak yapıyoruz, telefon yapıyoruz, yapay zekâ geliştiriyoruz, genetik üzerinde çalışıyoruz. Ama aynı insanlık savaşları durduramıyor. Açlığı bitiremiyor. Komşusuyla geçinemiyor. Kardeşiyle konuşamıyor. Bir evin içerisinde anne, baba ve çocuklar birbirlerini anlayamıyor.

Neden?

Çünkü bilgi çoğaldı ama hikmet aynı oranda çoğalmadı.

İnsan birçok şeyi nasıl yapacağını öğrendi fakat neden yaptığını ve yaptığı şeyin sonucunun nereye varacağını düşünmeyi unuttu.

İşte Kur’an’ın hakîm oluşu burada karşımıza çıkıyor. Kur’an sadece “Ne yapabilirsin?” sorusuna cevap vermez. Aynı zamanda:

“Ne yapmalısın?”

“Neden yapmalısın?”

“Ne kadar yapmalısın?”

“Kimin hakkını gözetmelisin?”

“Bunun dünyadaki ve ahiretteki sonucu ne olacak?”

sorularını da önümüze koyar.

Ayet sadece okunacak bir cümle değildir

Kur’an’ın ifadelerine ayet diyoruz.

Ayet; işaret, delil ve gösterge anlamı taşır. Yani ayet bize hayatın içindeki ilişkileri gösterir.

Şöyle yaparsan şöyle bir sonuçla karşılaşırsın.

Adaletli davranırsan güven meydana gelir.

Yalan söylersen güven yıkılır.

Emanete sahip çıkarsan ilişkiler güçlenir.

Sadece kendini düşünürsen bir süre sonra yalnızlaşırsın.

İnfak edersen dayanışma artar.

Kibirlenirsen insanlar senden uzaklaşır.

Kur’an bize sadece sonucu söylemez; sonuca götüren yolu da gösterir. Çünkü bir sonucu elde etmek istiyorsak onun sebeplerini meydana getirmemiz gerekir.

Mesela önümüzde bir kâse yoğurt var.

Bu yoğurt nasıl meydana geldi?

Sütü aldık, uygun sıcaklığa getirdik, mayayı kattık, uygun bir ortamda beklettik ve yoğurt oluştu.

Sütü tanımazsak, mayayı tanımazsak, sıcaklık ölçüsünü bilmezsek ve bunların arasındaki ilişkiyi kuramazsak yoğurt yapamayız.

Sadece sütü bilmek yetmez.

Sadece mayayı bilmek de yetmez.

İkisini doğru ölçüde ve doğru şartlarda bir araya getirmek gerekir.

İşte ilim bize malzemeyi tanıtır. Hikmet ise o malzemeler arasındaki doğru ilişkiyi kurdurur.

Bunu öğrendiğimiz zaman yalnızca bir defa, tesadüfen yoğurt yapmayız. Aynı bilgiyi yarın da kullanırız. Çocuklarımıza öğretiriz. Onlar da kendi çocuklarına öğretir. Bilgi nesilden nesile aktarılır.

Gerçek bilgi bir defalık değildir.

Gerçek, kişiye göre değişmez.

Gerçek, sadece bugün işe yarayıp yarın insanı yolda bırakmaz.

Sağlam bilgi ve hikmet; tutarlı, faydalı ve uzun vadeli sonuç meydana getirir.

Sahte hâkimiyet

Günümüz insanının en büyük yanılgılarından biri şu olabilir:

Bir şeyi kısa süre kontrol ettiğinde, ona gerçekten hâkim olduğunu zannediyor.

Bir iş insanı düşünelim. “Para parayı çeker” diyor. Kredi çekiyor, borçlanıyor, peş peşe mağazalar açıyor. Bir süre satışları artıyor. Ciro büyüyor. Dışarıdan bakan herkes:

“Adam işi biliyor.”

diyor.

Belki kendisi de ekonomiye, ticarete ve paraya hâkim olduğunu düşünüyor.

Fakat büyürken borcun riskini, çalışanların durumunu, ürünün kalitesini, müşterinin ihtiyacını ve piyasanın değişebileceğini hesaba katmıyorsa ortada gerçek bir hâkimiyet yoktur.

Sadece hız vardır.

Büyümek her zaman güçlenmek demek değildir.

Bazen insan büyüdükçe yükü büyür, riski büyür, korkusu büyür. Dışarıdan şirketi büyümüştür ama içeriden huzuru küçülmüştür.

Bir başkası borsaya giriyor. Bir başkası faiz geliriyle servetini güvence altına aldığını düşünüyor. Bir süre para da kazanabilir. Buradaki mesele, her yatırım yapanın mutlaka parasını kaybedeceğini söylemek değildir. Mesele şudur:

İnsan yalnızca rakamı görüp riski, hakkı, helali, üretimi, paylaşmayı ve ahiretteki hesabı unutuyorsa servetine gerçekten hâkim değildir.

Belki o parayı yönetmiyor; para onu yönetiyordur.

Sabah kalkınca ilk baktığı şey para…

Gece yatarken son düşündüğü şey para…

Piyasalar düşünce morali düşüyor, piyasalar yükselince neşesi yükseliyor.

Böyle bir insan paraya mı hâkimdir, yoksa para mı ona hâkimdir?

İşte bunu kendimize sormamız lazım.

Gerçek hâkimiyet, sadece bir şeyi elde etmek değildir. Elde ettiğimiz şeyin bizi esir almasına engel olabilmektir.

Mal elimizde olacak, kalbimizde değil.

Ailede hâkimiyet ne demektir?

Bu mesele sadece para ve ticaretle ilgili değil.

Aile hayatında da sahte bir hâkimiyet anlayışı var.

Bir baba evde sesini yükselttiği zaman herkes susuyor. Baba da zannediyor ki eve hâkim.

Hayır.

İnsanların korkudan susması, sizin haklı olduğunuzu göstermez. Sadece korktuklarını gösterir.

Bir anne, çocuğunun bütün kararlarını kendisi veriyor. Ne giyecek, kiminle görüşecek, hangi işi yapacak… Çocuğunu yönettiğini düşünüyor. Fakat çocuk büyüdüğünde annesinden her şeyi saklamaya başlıyor.

Demek ki o evde hâkimiyet kurulmamış; güven kaybedilmiş.

Eşlerden biri her tartışmada karşısındakini susturuyor. Son sözü daima kendisi söylüyor. Tartışmayı kazandığını zannediyor. Fakat her kazandığı tartışmada eşinin gönlünü biraz daha kaybediyor.

Sözü kazandı ama insanı kaybetti.

Buna zafer diyebilir miyiz?

Hikmet bize sadece konuşmayı öğretmez. Nerede susmamız gerektiğini de öğretir.

Sadece hakkımızı aramayı değil, karşımızdakinin hakkını görmeyi de öğretir.

Sadece hatayı göstermeyi değil, hatayı hangi dille söyleyeceğimizi de öğretir.

Çünkü doğru söz, yanlış zamanda ve yanlış üslupla söylendiğinde beklenen faydayı meydana getirmeyebilir.

İlim, “Bu davranış yanlıştır” der.

Hikmet, “Bu yanlışı ne zaman, nasıl ve hangi dille düzelteceğim?” diye sorar.

“Ben” hesabı ile “biz” hesabı

Nefis genellikle tek kişilik hesap yapar:

“Bana ne kazandıracak?”

“Benim payım ne olacak?”

“Ben zarar eder miyim?”

Kur’an ise bize toplam sonucu düşündürür:

“Bu yaptığımız eşimize ne yapacak?”

“Çocuğumuz bundan nasıl etkilenecek?”

“Müşterimiz zarar görecek mi?”

“Çalışanımızın hakkı gözetilecek mi?”

“Toprağın, suyun, hayvanların ve gelecek nesillerin hakkı ne olacak?”

İşte hikmet, “ben” hesabından “biz” hesabına geçebilmektir.

Mesela bir üretici daha fazla ürün elde etmek istiyor. Bu istek kendi başına yanlış değildir. İnsan üretimini artırmak isteyebilir. Bilimsel yöntemlerden ve yeni teknolojilerden yararlanabilir.

Fakat tek ölçümüz para ve verim olursa bir sorun başlar.

Toprağa ihtiyacından fazla kimyasal verirsek, ilacı ölçüsüz kullanırsak, toprağın yapısını, su kaynaklarını, insan sağlığını ve gelecek nesilleri hesaba katmazsak kısa vadede çok ürün alabiliriz. Ama uzun vadede toprağı yorabilir, suyu kirletebilir ve insanlara zarar verebiliriz.

Burada teknoloji tek başına suçlu değildir. Bir tarım yönteminin veya genetik teknolojinin sırf yeni olduğu için zararlı olduğunu söylemek doğru olmaz. Asıl mesele, onun yeterli bilgi, güvenlik, ahlâk ve toplum yararı gözetilerek kullanılıp kullanılmadığıdır.

Çok üretmek başarıdır ama insanı ve tabiatı tüketerek çok üretmek hikmet değildir.

Kendimize fayda sağlarken topluma zarar veriyorsak buna gerçek fayda diyemeyiz.

Bugün cebimize giren para, yarın çocuğumuzun içeceği suyu zehirliyorsa biz ürüne hâkim olmamışızdır. Kazanç arzusu bize hâkim olmuştur.

Ticarette hakîm davranmak

Aynı ölçü ticarette de geçerlidir.

Bir esnaf, bir patron veya bir şirket yalnızca kârı düşünürse kısa vadede para kazanabilir.

Malzemeden azaltır.

Ürünün hatasını bildiği hâlde düzeltmez.

Müşterinin karşılaşacağı problemi önemsemez.

Garanti sorumluluğundan kaçmaya çalışır.

Çalışanına verdiği ücreti yük olarak görür.

“Şimdi bu hatayı düzeltirsem masraf çıkar. Değişim yaparsam zarar ederim. Biraz daha kaliteli malzeme kullanırsam kârım azalır.”

diye düşünür.

Evet, o gün cebinde biraz daha fazla para kalabilir.

Ama müşteri güvenini kaybeder.

Çalışanın gönlünü kaybeder.

Markasının itibarını kaybeder.

Kendi vicdanındaki huzuru kaybeder.

Hatta bazen insan dünyada maddî bakımdan kaybetmeyebilir. Yirmi yıl para kazanabilir. Büyük bir servet de bırakabilir. Fakat Kur’an bize hesabı mezarda bitirmememizi öğretiyor.

Dünyadaki kasanın artması, ahiretteki hesabın kolay olduğu anlamına gelmez.

Bir insan dünyada insanların hakkını yiyerek büyümüşse, görünüşte kazanmış olabilir. Fakat bu, hakikatte kazandığını göstermez.

Çünkü gerçek kazanç sadece cebimize giren değildir.

Gerçek kazanç; cebimize girerken vicdanımızdan, ailemizden, sağlığımızdan, huzurumuzdan ve ahiretimizden bir şey götürmeyendir.

Hikmetli bir ticaret şunu sorar:

“Ben kazanacağım; peki müşterim ne kazanacak?”

“Ben büyüyeceğim; çalışanım da bu büyümeden pay alacak mı?”

“Ürünümü sattıktan sonra arkasında duracak mıyım?”

“Yanlışımı düzeltmek için gerektiğinde bedel ödeyecek miyim?”

Çünkü bedel ödemeden güven kurulmaz.

Emek vermeden kalite oluşmaz.

Hata kabul edilmeden gelişme olmaz.

Sadece kendimize çalışan bir sistem eninde sonunda bizi de yalnız bırakır.

Neden yalnızlaşıyoruz?

Bugün insanların çok imkânı var ama huzuru az.

Evler büyüdü, sofralar zenginleşti, iletişim araçları çoğaldı. Fakat insanlar birbirleriyle konuşamaz hâle geldi.

Kardeşler küçük bir miras meselesinden ayrılıyor.

Akrabalar bir söz yüzünden yıllarca görüşmüyor.

Komşular birbirinin cenazesinden bile haberdar olmuyor.

Anne baba çocuklarını anlamıyor, çocuklar anne babalarını dinlemiyor.

Çünkü ilişkilerin ilmini ve hikmetini bilmiyoruz.

Biliyoruz zannediyoruz.

İnsanların nerede hata yaptığını hemen görüyoruz ama kendi hatamızı göremiyoruz.

Karşımızdakine vereceğimiz cevabı hazırlıyoruz fakat onun ne söylediğini anlamaya çalışmıyoruz.

Haklı çıkmak istiyoruz ama ilişkiyi korumayı önemsemiyoruz.

Sonra da şöyle diyoruz:

“Ben doğruyu söyledim.”

Belki doğruyu söyledik ama doğru şekilde söylemedik.

Belki haklıydık ama merhametsizdik.

Belki karşı tarafın hatasını gördük ama kendi kibrimizi göremedik.

Kur’an’ın hakîm oluşu, bize haklı çıkmayı değil hakkı ayakta tutmayı öğretir.

Haklı çıkmakla hakkı ayakta tutmak aynı şey değildir.

Haklı çıkmak nefsimizi büyütebilir.

Hakkı ayakta tutmak ise gerektiğinde nefsimizi küçültmeyi gerektirir.

Bazen özür dilemeyi gerektirir.

Bazen alttan almayı gerektirir.

Bazen kendi hakkımızdan vazgeçmeyi değil ama hakkımızı güzel bir dille istemeyi gerektirir.

İşte bu hikmettir.

Zulüm nasıl başlıyor?

İnsan hikmetten uzaklaştığında gücünü yanlış kullanmaya başlıyor.

Zengin fakire zulmediyor.

Patron çalışanına zulmediyor.

Bazen çalışan patronunun hakkını yemeye çalışıyor.

Kardeş kardeşe, eşler birbirine, çocuklar anne babaya, anne babalar çocuklarına haksızlık edebiliyor.

Zulüm sadece güçlü olanın zayıfı dövmesi değildir.

Birinin hakkını eksiltmek zulümdür.

Emaneti ihmal etmek zulümdür.

Çalışma saatinde görevimizi yapmamak zulümdür.

Bir ürünün hatasını gizlemek zulümdür.

Eşimizin güvenini kötüye kullanmak zulümdür.

Çocuğumuzun kişiliğini yok saymak zulümdür.

Kardeşimizin hakkını mirasta eksiltmek zulümdür.

İnsan kendisini çok akıllı zannederken zalim olabilir.

İşte Kur’an’ın “dalâlet” dediği hâllerden biri budur: Yolunu kaybetmek.

Dalâlet sadece hiçbir şey bilmemek değildir. Bazen insan çok şey bilir ama yanlış yöne gider.

Elinde navigasyon vardır fakat yanlış adresi yazmıştır.

Araba son modeldir.

Depo doludur.

Yol açıktır.

Çok hızlı gidiyordur.

Fakat yön yanlıştır.

Hızlı gitmesi onu hedefine yaklaştırmaz; hedeften daha hızlı uzaklaştırır.

Günümüz insanının problemi de biraz bu olabilir:

Çok hızlı ilerliyoruz ama nereye gittiğimizi sormuyoruz.

Çok üretiyoruz ama ne ürettiğimizi düşünmüyoruz.

Çok kazanıyoruz ama ne kaybettiğimizi hesaplamıyoruz.

Çok konuşuyoruz ama kimi kırdığımızı fark etmiyoruz.

Kur’an bize yön veriyor. Çünkü doğru yönü bilmeden sahip olduğumuz hız, güç ve teknoloji bizi kurtarmıyor.

Kur’an’ı bilmek ne kazandırır?

Kur’an’ı öğrenmek, sadece bazı ayetlerin mealini ezberlemek değildir.

Kur’an’ı öğrenmek; evimizde vereceğimiz karara ölçü kazandırmaktır.

Ticaretimize ölçü kazandırmaktır.

Paramızı nerede kazanıp nereye harcadığımıza dikkat etmektir.

Çocuğumuza kızarken dilimize hâkim olmaktır.

Eşimizle tartışırken adaletten ayrılmamaktır.

Kardeşimizle sorun yaşarken kinimizi büyütmemektir.

Güç elimize geçtiğinde zulmetmemektir.

Haksızlığa uğradığımızda da haksızlık yapmamaktır.

Kur’an’ın ayetlerine hâkim olmak ifadesini bu anlamda kullanabiliriz:

Ayetin kelimelerini bilmek…

Verdiği ölçüyü anlamak…

Delilini görmek…

Hayattaki karşılığını fark etmek…

Sonra da bu ölçüyü kendi nefsimize uygulamak…

Yoksa ayeti ezberleyip öfkemize yeniliyorsak, bilgi dilimizde kalmış demektir.

Ayeti okuyup müşterinin hakkını yiyorsak, bilgi kasaya ulaşamamış demektir.

Ayeti anlatıp eşimize adaletsiz davranıyorsak, bilgi evimize girememiş demektir.

Kur’an başımızın üzerinde duruyor ama hayatımızın içine inmiyorsa ondan yeterince faydalanamıyoruz demektir.

Kur’an’ı sadece güzel okumak değil, Kur’an’ın bize çizdiği güzel ölçüyle yaşamak gerekiyor.

Kendimize beş soru soralım

Bugünden itibaren bir karar vereceğimiz zaman kendimize şu beş soruyu sorabiliriz:

Bir: Bu konuda yeterli bilgiye sahip miyim, yoksa zannımla mı hareket ediyorum?

İki: Bu karar sadece bana mı fayda sağlıyor, başkalarına da faydası var mı?

Üç: Kısa vadede kazandırırken uzun vadede ne kaybettirecek?

Dört: Bu kararın içinde bir başkasının hakkı var mı?

Beş: Bunu Allah’ın huzurunda rahatlıkla savunabilir miyim?

Bu beş soru bizi birçok yanlıştan korur.

Bir tartışmada cevap vermeden önce soralım.

Bir yatırım yapmadan önce soralım.

Bir mal üretirken soralım.

Çalışanımız hakkında karar verirken soralım.

Çocuğumuza kızarken soralım.

Kardeşimizle aramıza mesafe koyarken soralım.

Çünkü hikmet, büyük sözler söylemekten önce günlük kararlarımızı düzeltmektir.

Sonuç

Lokmân Suresi’nin ikinci ayeti bize, önümüzde hakîm bir kitabın bulunduğunu söylüyor.

Sağlam hükümler taşıyan…

İnsana doğruyu ve faydalıyı gösteren…

Kısa vadeli görüntünün arkasındaki uzun vadeli sonucu öğreten…

Dünyayı düşünürken ahireti unutturmayan…

Kendimizi düşünürken başkalarının hakkını da hesaba katan bir kitap…

O hâlde Kur’an’a yaklaşırken sadece:

“Bu ayetin anlamı nedir?”

diye sormayalım.

Şunu da soralım:

“Bu ayet benim hangi kararıma hükmedecek?”

“Bu ayet benim hangi yanlışımı düzeltecek?”

“Bu ayet benim aileme, ticaretime, komşuluğuma ve insanlığıma nasıl yön verecek?”

Çünkü Kur’an’ın hakîm oluşuna inanmak, hayatımızda onun ölçülerine yer açmayı gerektirir.

Kur’an’ı okuyup yine sadece nefsimizin istediği gibi yaşıyorsak kitabı okumuşuzdur ama hikmetine teslim olmamışızdır.

Şimdi kendimize dürüstçe soralım:

Biz hayatımıza mı hâkimiz, yoksa öfkemiz, korkumuz, paramız ve menfaatimiz mi bize hâkim?

Yarın bir karar verirken hemen harekete geçmeyelim. Bir dakika duralım. Bilgiyi, sonucu, hakkı, uzun vadeyi ve ahiret hesabını düşünelim.

Çünkü gerçek hâkimiyet, başkalarını susturmak değildir.

Gerçek hâkimiyet; gücümüz varken adaletten, kazanırken merhametten, bilir­ken tevazudan ve karar verirken Allah’ın ölçüsünden ayrılmamaktır.

Kur’an’ın hikmeti hayatımıza hâkim olmadıkça, sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeyler bir gün bize hâkim olmaya başlar.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir