Maide Suresi 33. Ayet

Allah’a Karşı Savaşmak ve Yeryüzünde Fesat Çıkarmak Ne Demektir?

Bismillahirrahmanirrahim.

Sevgili dostlar…

Bugün üzerinde duracağımız ayet son derece ağır bir ifadeyle başlıyor:

“İnnemâ cezâüllezîne yuhâribûnallâhe ve resûlehû…”

Yani:

“Allah’a ve Resulüne karşı savaş açanların karşılığı…”

Şimdi duralım ve düşünelim:

Bir insan Allah’a nasıl savaş açabilir?

Allah sonsuz güç sahibidir. İnsanın Allah’a zarar vermesi mümkün değildir.

O hâlde burada mesele, insanın Allah’a fiziksel anlamda zarar vermesi değildir.

Ayetin devamındaki “yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışmak” ifadesiyle birlikte düşünüldüğünde konu; Allah’ın koyduğu adalet, hak, güvenlik ve toplumsal düzen ölçülerine karşı ciddi bir bozgunculuk meydana getirilmesiyle ilgilidir.

Allah’ın bizim namazımıza, infakımıza, dürüstlüğümüze veya adaletimize ihtiyacı yoktur.

Bunlara bizim ihtiyacımız vardır.

İnsanın huzuru için…

Ailenin korunması için…

Mazlumun ezilmemesi için…

Güçlünün zulmetmemesi için…

Canın, malın, aklın ve toplum düzeninin korunması için…

Allah’ın ölçülerinden uzaklaşmanın zararı Allah’a değil, insana döner.


Allah’a ve Resulüne savaş açmak ne demektir?

Burada önemli bir ayrım yapmalıyız.

Her günah işleyen insana:

“Allah’a savaş açmıştır.”

demek doğru değildir.

Her ahlaki yanlışı, her kişisel günahı veya bizim yanlış gördüğümüz her davranışı doğrudan Mâide 33 kapsamına sokamayız.

Çünkü ayetin kullandığı ifadeler çok ağırdır:

Allah ve Resulüyle savaşmak ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışmak.

Dolayısıyla ayetin ağırlığını sıradan kişisel hatalara indirgememeliyiz.

Bununla birlikte Kur’an bize genel bir ilke de öğretir:

Allah’ın doğru dediğine yanlış demek…

Zulme destek vermek…

Mazlumun hakkını görmezden gelmek…

Kul hakkını önemsememek…

Yalanı, haksızlığı ve adaletsizliği normalleştirmek…

Nefsi ve kişisel çıkarı hakikatin önüne geçirmek…

Bunlar insanın Allah’ın koyduğu mizandan uzaklaşmasına sebep olabilir.

Fakat burada dinî ve ahlaki değerlendirme ile hukuki değerlendirmeyi birbirine karıştırmamak gerekir.

Bir davranış Kur’an açısından günah veya ahlaken yanlış kabul edilebilir; fakat bu durum tek başına o davranışın Türkiye Cumhuriyeti hukukunda “suç” olduğu anlamına gelmez.

Hukuken suç, kanunun açıkça suç olarak tanımladığı fiildir.


“Ve yes’avne fil ardı fesâden…”

Ayet devam ediyor:

“Yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanlar…”

Fesat ne demektir?

Kelimenin temel anlamında bozmak, düzeni çürütmek, sağlıklı olan yapıyı bozmak vardır.

Kur’an’da fesat kavramı bağlama göre farklı boyutlarda kullanılabilir.

Adaletin bozulması…

İnsanların can ve mal güvenliğinin ortadan kaldırılması…

Zulüm…

Şiddet…

Toplumsal düzenin bilinçli biçimde tahrip edilmesi…

İnsanların haklarının gasp edilmesi…

Bunların hepsi fesat kavramının anlaşılmasında önemlidir.

Fakat yine dikkat:

Bizim dinen veya ahlaken yanlış gördüğümüz her şeyi hukuki anlamda “suç” ilan etme yetkimiz yoktur.

Dini değerlendirme başka, ceza hukuku başka bir alandır.


Yanlışların normalleşmesi

Toplumların bozulması çoğu zaman bir günde gerçekleşmez.

Önce küçük yanlışlar önemsiz görülür.

Sonra yanlışlar alışkanlık haline gelebilir.

Yalan küçümsenir.

Kul hakkı önemsenmez.

İsraf başarı göstergesine dönüşebilir.

İnsanlar yalnız kendi haklarını düşünüp başkalarının haklarını unutabilir.

Aile içindeki sorumluluklar ihmal edilebilir.

Ticarette dürüstlük zayıflayabilir.

Bütün bunların toplumsal sonuçları olabilir.

Fakat burada da sebep-sonuç ilişkisini mutlaklaştırmamak gerekir.

Bir toplumdaki aile sorunlarının, güvensizliğin, yalnızlığın veya hukuken suç teşkil eden fiillerin tek bir sebebi yoktur.

Ekonomik şartlar, eğitim, aile yapısı, kültür, sosyal çevre, hukuk düzeni ve bireysel tercihler birlikte etkili olabilir.

Kur’an’ın bize hatırlattığı şey ise bütün bunların içerisinde adalet ve ahlak ölçüsünü kaybetmemektir.


Her şeyin bir sonucu vardır

Derslerimizde sık sık söylediğimiz gibi:

Her tercihin bir sonucu vardır.

Doğrunun da bir bedeli vardır.

Yanlışın da…

İnsan yalanla kısa vadede bir çıkar elde edebilir ama güven kaybedebilir.

İnsan başkasının hakkını önemsemezse toplumdaki güven ilişkisi zedelenebilir.

İnsan yalnız nefsinin arzusunu ölçü haline getirirse zaman içerisinde kendi iradesini zayıflatabilir.

Toplumda adalet ve sorumluluk duygusu zayıfladığında ise güvensizlik ve huzursuzluk artabilir.

Fakat bunları:

“Şu davranışı yapan herkes mutlaka şu sonuca uğrar.”

şeklinde kesin hükümler haline getirmemeliyiz.


Kimin yanında duruyoruz?

Sevgili dostlar…

Bu ayet bize hakkın ve adaletin yanında durmayı hatırlatıyor.

Mazlum haksızlığa uğradığında:

“Beni ilgilendirmez.”

demek kolaydır.

Kul hakkı yenildiğinde sessiz kalmak kolaydır.

Hukuken suç teşkil eden bir fiile şahit olduğumuzda bunu meşrulaştırmak doğru değildir.

Aynı şekilde hukuken suç olmayan fakat bizim dinî veya ahlaki açıdan yanlış gördüğümüz davranışlarda da insanlara hakaret etmek, onları hedef göstermek veya kendi dinî değerlendirmemizi devletin ceza hukuku yerine koymak doğru değildir.

Hak ile hukuku birbirinden koparmamalıyız.

Kendimize soralım:

Ben hakkın mı, çıkarımın mı yanındayım?

Mazlumun mu, zalimin mi yanındayım?

Adaletin mi, işime gelenin mi?

Gerçeğin mi, nefsimin mi?


Dinî görünüm tek başına yeterli değildir

Bazen insan namaz kılar, oruç tutar, Kur’an okur fakat ticaretinde insanları aldatabilir.

Bazen dinî ifadeler kullanır fakat mirasta kardeşinin hakkını yiyebilir.

Bazen Allah’tan söz eder fakat çalışanının hakkını geciktirebilir.

Bazen ahlaktan bahseder fakat kendi yakını hukuken suç teşkil eden bir fiil işlediğinde onu haksız yere korumaya çalışabilir.

İşte burada söz ile amel arasındaki fark ortaya çıkar.

Sıddık olmak yalnız doğruyu söylemek değildir.

Doğrunun arkasında durmaktır.

Salih amel yalnız iyi niyet değildir.

Bozulanı düzeltmeye çalışmaktır.

Allah’ın yanında olmak yalnız:

“Ben Müslümanım.”

demek değildir.

Hakkın yanında durmak, zulme karşı çıkmak ve kendi nefsimize karşı bile adil olabilmektir.


Ayetteki ağır cezalar nasıl anlaşılmalı?

Mâide Suresi 33. ayetin en hassas bölümü burasıdır.

Ayette öldürülme, asılma, el ve ayakların çapraz kesilmesi ve sürgün gibi çok ağır yaptırımlardan söz edilmektedir.

Burada çok açık bir çizgi çekmemiz gerekir:

Bu ayet hiçbir kişiye, cemaate, gruba veya sivil oluşuma başka insanları kendi kararıyla cezalandırma, öldürme, yaralama, uzuv kesme, sürme veya şiddet uygulama yetkisi vermez.

Bu ayet:

“Ben bu kişiyi günahkâr veya bozguncu görüyorum, öyleyse ona ceza uygulayabilirim.”

şeklinde anlaşılamaz.

Bu tür bir yorum hem ayetin tarihî ve hukuki bağlamını görmezden gelir hem de insanların kendi başlarına hüküm verip şiddet uygulamasının önünü açabilir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde suçların belirlenmesi, soruşturulması, yargılanması ve cezaların uygulanması yürürlükteki hukuk düzeninin ve yetkili kamu makamlarının konusudur.

Hiçbir bireyin kendi dinî yorumuna dayanarak başka bir insana ceza verme veya şiddet uygulama yetkisi yoktur.

Bu noktanın altını özellikle çizmek gerekir.


Ayetin tarihî ve hukukî bağlamı

Klasik İslam hukukunda bu ayet çoğunlukla “hirâbe” başlığı altında değerlendirilmiştir.

Burada sıradan kişisel günahlardan çok;

silahlı saldırı,

yol kesme,

insanların can ve mal güvenliğini ortadan kaldırma,

öldürme,

yağmalama

ve toplum güvenliğini ağır biçimde bozma gibi fiiller tartışılmıştır.

Dolayısıyla Mâide 33’ü:

“Dinen yanlış gördüğümüz herkese uygulanacak bir ceza ayeti”

haline getirmek, ayetin bağlamını fazlasıyla genişletmek olur.

Ayet çok daha ağır bir toplumsal bozgunculuk ve güvenlik meselesinden söz etmektedir.


Ayette neden farklı yaptırımlar sayılıyor?

Ayetin dikkat çeken özelliklerinden biri farklı sonuçların veya yaptırımların zikredilmesidir.

Öldürülme…

Asılma…

El ve ayağın çapraz kesilmesi…

Sürgün…

İslam hukuk tarihinde bunların hangi fiiller karşılığında, hangi şartlarda ve nasıl uygulanacağı konusunda farklı yorumlar geliştirilmiştir.

Bu da bize ayetin basitçe:

“Bu kişileri görürseniz bunları yapın.”

şeklinde bireysel bir emir olmadığını göstermektedir.

Bunlar tarih boyunca hukuk, yargılama, delil, kamu otoritesi ve toplumsal güvenlik çerçevesinde tartışılmıştır.

Bugün de bu ayeti okurken bireysel şiddete kapı aralayacak yorumlardan özellikle kaçınmak gerekir.


Günah başka, suç başka

Burada belki de bu yazının en önemli ayrımlarından birini yapalım:

Günah

Dinî bir kavramdır.

Allah’ın yasakladığı veya yapılmasını istemediği davranışlarla ilgilidir.

Ahlaken yanlış davranış

Toplumun, kişinin veya dinî anlayışın ahlak ölçülerine göre değerlendirilebilir.

Suç

Hukuki bir kavramdır.

Türkiye’de bir fiilin suç sayılması için kanunda suç olarak tanımlanmış olması gerekir.

Dolayısıyla:

Her günah suç değildir.

Her ahlaki yanlış suç değildir.

Bunun tersine, hukukta suç olarak düzenlenmiş bir eylemi değerlendirirken de somut olayın ve kanunun şartlarına bakmak gerekir.

Bu ayrımı yapmadığımızda hem dini hem hukuku yanlış anlatabiliriz.


Şiddete karşı açık çizgimiz

Mâide 33’ü okuyan bir insan bu yazıdan şu sonucu çıkarmamalıdır:

“Ben kötü gördüğüm kişiyi cezalandırabilirim.”

Hayır.

Bir insanın dinî görüşü ne kadar güçlü olursa olsun, bu ona başka bir insanı tehdit etme, yaralama, öldürme veya cezalandırma hakkı vermez.

Bir kişiye yönelik hukuka aykırı şiddet, tehdit veya cezalandırma eylemleri ayrıca Türk hukukunun konusudur.

Bizim görevimiz insanları kendi başımıza cezalandırmak değil;

hakkı anlatmak,

iyiliğe vesile olmak,

haksızlığa hukuk içerisinde karşı çıkmak,

mazlumun yanında durmak,

kendimizi de adalet ölçüsünde sorgulamaktır.


Bugün bu ayet bize ne söylüyor?

Bu ayeti yalnız geçmişteki insanlara okumayalım.

Kendimize okuyalım.

Bulunduğumuz yerde düzeni mi güçlendiriyoruz, bozulmaya mı katkıda bulunuyoruz?

İnsanların arasını düzeltiyor muyuz, yoksa daha fazla mı geriyoruz?

Hakkı mı savunuyoruz, çıkarımızı mı?

Bir sorunu çözüyor muyuz, büyütüyor muyuz?

İnsanların huzuruna mı katkı sağlıyoruz, huzursuzluğuna mı?

Bir doktor görevini ihmal ederse…

Bir öğretmen öğrencisine karşı sorumluluğunu yerine getirmezse…

Bir yönetici adaletten uzaklaşırsa…

Bir iş insanı çalışanının hakkını gözetmezse…

Bir çalışan işini bilerek savsaklarsa…

Bir anne baba çocuğuna karşı sorumluluğunu ihmal ederse…

Bir evlat anne babasına haksızlık ederse…

Mizan zedelenir.

Ama ayeti yalnız başkasına doğrultmak yerine önce kendimize çevirmeliyiz.


Son söz

Sevgili dostlar…

Allah’a ve Resulüne savaş açmak, göğe doğru silah doğrultmak değildir.

Mâide 33’ün bağlamında mesele son derece ağır bir bozgunculuk ve güvenlik problemidir.

Bu ayeti her kişisel günaha, her ahlaki tartışmaya veya bizim hoşumuza gitmeyen her davranışa uygulamak doğru değildir.

Aynı şekilde dinî anlamdaki:

günah, haram, yanlış ve fesat

kavramlarıyla Türkiye Cumhuriyeti hukukundaki:

suç

kavramını birbirine karıştırmamalıyız.

Ve en önemlisi:

Bu ayet bireylere şiddet uygulama veya kendi başına ceza verme yetkisi vermez.

Adalet hukukla sağlanır.

Haksızlığa hukuk içerisinde karşı çıkılır.

Bizim sorumluluğumuz ise hakkı savunmak, adaleti ayakta tutmak, zulme destek olmamak ve kendi davranışlarımızı da aynı ölçüyle sorgulamaktır.

Çünkü mizan yalnız başkalarına tutulacak bir terazi değildir.

Önce bizim elimizde doğru durmalıdır.

Rabbimiz bizleri hakkı hak olarak görüp ona uyanlardan, batılı batıl olarak görüp ondan uzak duranlardan eylesin.

Bizleri yeryüzünde bozgunculuğa katkı sağlayanlardan değil, salih amellerle bozulmuş olanı düzeltenlerden eylesin.

Hakkı, hukuku ve adaleti birbirine karıştırmadan; öfkeye değil mizana göre hareket eden kullarından eylesin.

Âmin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir