Yetinmeyi Öğrenmek: Rıza, İnfak ve Güvenilir Bir Hayat
13 Aralık 2023
Ne kadarına sahip olursak “Artık yeter” diyeceğiz? Bir ev aldıktan sonra daha büyüğünü, bir iş kurduktan sonra daha gösterişlisini istemekten ne zaman vazgeçeceğiz?
İnsan çalışabilir, ilerlemek isteyebilir. Ancak sürekli daha fazlasını istemek, elde ettiğimiz hiçbir şeyden memnun olamamaya dönüşebilir.
Bir noktadan sonra mesele ihtiyaç değil, içimizde büyüttüğümüz beklentidir.
Her isteğin peşinden gitmek özgürlük gibi görünür; bazen insanı kendi isteklerinin esiri yapar.
Bize Verilenle Nasıl İlişki Kuruyoruz?
Tevbe suresinin 58. ayetinde, sadakaların dağıtılması konusunda eleştiren bazı kimselerden söz edilir. Kendilerine pay verilince memnun, verilmeyince öfkeli olurlar.
Soru: Adaleti mi istiyoruz, yoksa yalnızca bizim payımız artsın mı istiyoruz?
Bir paylaşım yapıldığını düşünelim. Sıra bize geldiğinde aldığımız miktara bakıyoruz.
Kendi ihtiyacımızı elbette dile getirebiliriz. Ama başkasının ihtiyacını hiç görmüyorsak bakışımız daralabilir.
Aynı tavır günlük hayatımıza da yansır. Aldığımız maaş yetmez, ev küçük gelir, elimizdeki eşya eskimiş görünür.
Sonra daha iyi bir eş, daha iyi bir iş, daha iyi bir çevre arayışına kapılabiliriz. Bunun bedelini yakınlarımızla ilişkilerimiz ödeyebilir.
Burada kötü muamele gördüğümüz veya gerçekten ihtiyaç içinde olduğumuz durumlarla, yalnızca sınırsız isteklerin peşinden gitmeyi birbirinden ayırmalıyız.
Sorun gelişmek istememiz değil, hiçbir noktada durup elimizdekini değerlendiremememizdir.
Bazen “Bana bu kadar yeter, ben yapabileceğim kadarını yapayım” demek gerekir. Bu düşünce tembelliğin değil, ölçüyü korumanın bir yolu olabilir.
Rızkı Allah’tan bilmek, çalışmayı bırakmak anlamına gelmez. Çalışırken kendimizi her istediğimizi elde etmek zorundaymış gibi görmemek anlamına da gelir.
İşler istediğimiz gibi gitmediğinde hemen huzurumuzu kaybediyorsak beklentimizi yeniden sorgulamalıyız.
Rıza, emekten vazgeçmek değil; emeğin sonucunu hayatın tek ölçüsü yapmamaktır.
Bir süre sonra sürekli daha fazlasını istemek samimiyetimizi de etkileyebilir. İnsanlarla doğal ilişkiler kurmak yerine, kimin bize hangi imkânı sağlayacağına bakmaya başlayabiliriz.
O zaman arkadaşlık menfaatle, ailedeki yakınlık beklentiyle ölçülür. Herkes birbirinin yanında rahat etmek yerine bir şeyleri kanıtlamaya uğraşabilir.
İnsan kendisine şu soruyu sormalı: Bir şey kazanamayacağımı bilsem de bu insanın yanında durur muydum?
İşte bu soru, ilişkilerimizin gerçekten neye dayandığını fark etmemize yardımcı olur.
İnfak: Verilenin Gerçekten İhtiyaca Ulaşması
Tevbe suresinin 60. ayetinde sadakaların kimler için olduğu anlatılır. Yoksullar, düşkünler, borçlular ve yolda kalmışlar da bu kapsamda sayılır.
Soru: Yardım etmek isterken gerçekten kimin neye ihtiyacı olduğunu anlamaya çalışıyor muyuz?
Bazen otogarda birisi karşımıza çıkar. Yolda kaldığını söyler ve yardım ister.
Gerçekten zor durumda olabilir. Bazen de birileri başkalarının merhametini suistimal etmeye çalışabilir.
Bir olaydan hareketle ihtiyacı olan herkesi şüpheli sayamayız. Ama yardım ederken dikkatli davranmak da yanlış değildir.
İnternette karşılaştığımız her yardım çağrısının doğru olduğunu varsaymak zorunda değiliz. İmkânımız varsa ihtiyacı ve yardımın nereye ulaştığını araştırabiliriz.
Yine de şüpheyi bahane edip bütün iyilik kapılarını kapatmayalım.
Bir yakınımızın borcu olabilir. Bir komşumuz geçim sıkıntısı yaşayabilir. Başka bir insanın yolda kalmış olması, bizim günlük planımızı biraz değiştirmemizi gerektirebilir.
İnfak yalnızca fazlalığımızı elden çıkarmak gibi görülmemeli. Verdiğimizin karşı tarafta hangi ihtiyacı gidereceğini düşünmeliyiz.
Bir insan için para önemlidir. Bir başkası doğru bilgiye, zamana veya kendisini dinleyecek birine ihtiyaç duyabilir.
Yardımın biçimi değişir; insana faydalı olma sorumluluğu değişmez.
Paylaşmak, yalnızca ne verdiğimizle değil, nasıl ve niçin verdiğimizle de ilgilidir.
Bir yardımı yaparken insanı incitmek, sonra da yaptığı iyiliği sürekli hatırlatmak karşı tarafın yükünü artırabilir. Verdiğimiz şeyi üstünlük kurmanın aracı yapmamaya dikkat edelim.
Kendimize “Ben yardım ettim” demek kolaydır. Peki karşımızdaki insanın onurunu da koruyabildik mi?
Tevbe suresindeki paylaşım ölçüsü yalnızca verenin cömertliğini övmüyor. Yardımın hak sahiplerine yöneltilmesi gerektiğini de hatırlatıyor.
Bu yüzden niyetimiz kadar, yardımın ulaşacağı kişiye karşı tutumumuzu da önemseyelim.
Güvenilir Olmak Sözümüzle Başlar
Tevbe suresinde peygamberi incitip onun her söyleneni dinlediğini ileri sürenlerden de söz edilir. Burada müminlere güven ve rahmetle ilgili bir cevap verilir.
Birini dinlemek, her söyleneni düşünmeden kabul etmek değildir. Bazen karşı tarafı gerçekten anlayabilmek için önce dinlemek gerekir.
Soru: İnsanlar bize neden güvensin?
Sadece dindar olduğumuzu söylediğimiz için mi? Yoksa dürüstlüğümüzü, adaletimizi ve sözümüzde durduğumuzu gördükleri için mi?
Peygamberin güvenilirliği üzerinde düşünürken kendi hayatımıza da bakalım.
Bir mal satarken kusurunu saklıyor muyuz? Sözleşmeye verdiğimiz sözü, işimize gelmediğinde unutuyor muyuz?
Bir insanın arkasından konuşurken doğru bilgimiz yoksa susabiliyor muyuz? Başkasının yanlışını öğrenmeden onu suçlamaya başlıyor muyuz?
Dua, namaz ve Kur’an’ı okumakla bu davranışlar birbirinden kopuk olmamalı.
Kur’an’daki salat kavramının destek anlamı üzerinde de düşünebiliriz. Peygambere salat etmeyi onun getirdiği hakikati anlamak ve hayatımıza taşımakla ilişkilendirmek bir yorumdur.
Bu bakışta destek yalnızca söz söylemekten ibaret kalmaz. Doğruluk ve ihtiyaç sahiplerine yardım da önem kazanır.
Başkasının güvenini kazanmak yıllar sürebilir. Ancak bir yalan o güveni bir anda zedeleyebilir.
İnsanların bize inanmasını istiyorsak, önce doğru sözlü ve güvenilir davranmalıyız.
Bir insanın dini bilgisini değerlendirdiğimizde de aynı soruları sorabiliriz. Anlattığı şeylerin hayatta karşılığı var mı, başkasına karşı adil davranıyor mu?
Güzel sözlerin etkisi vardır. Ama güzel söz söyleyen kişinin de yanlış yapabileceğini unutmamak gerekir.
Ne bir kişiyi kusursuz sayalım ne de doğruluğu yalnızca onun unvanına bağlayalım. Öğrenirken aklımızı ve vicdanımızı da canlı tutalım.
Böylece dinlemeyi teslimiyetle, düşünmeyi ise saygısızlıkla karıştırmamış oluruz.
Karar Verirken Dua Etmek ve Netleşmek
Hayatımızda sürekli seçim yapıyoruz. Meslek seçiyoruz, evleniyoruz, iş kuruyoruz, bazen de bir ilişkiyi sürdürüp sürdürmemeye karar veriyoruz.
Seçenekler çoğaldıkça her şeyin kusursuz olmasını bekleyebiliriz. Böylece karar vermek zorlaşır.
Soru: Her ayrıntıyı garanti altına almak zorunda olduğumuzu neden düşünüyoruz?
Bir evlilik kararını ele alalım. Karşımızdaki insanı tanımaya çalışmak, birbirimizin değerlerini anlamak ve gerekli soruları sormak önemlidir.
Ama gelecekte hiçbir zorluk yaşamayacağımızın garantisini aramak mümkün değildir.
İş kurarken de böyledir. Hesap yapar, riskleri inceler, elden gelen tedbiri alırız.
Ardından karar veririz. Her şey tam istediğimiz gibi olmayabilir.
Böyle zamanlarda Allah’a yönelmek, “En doğrusunu sen bilirsin” diyebilmek bize kendi sınırlılığımızı hatırlatır.
Bu söz, yanlış seçimin kesinlikle istediğimiz sonuca dönüşeceği garantisi değildir. Dua etmek bizi sorumluluktan muaf tutmaz.
Bir işe başlayanın, evlenene dua etmek de değerlidir. İnsanların birbirine iyilik dilemesi, ilişkilerdeki desteği güçlendirebilir.
Kararımızı verip sonuçlarını değerlendirmeye devam edebiliriz. Yanlışımızı fark ettiğimizde değiştirmek de irademizin bir parçasıdır.
Allah’a güvenmek, hiç yanılmayacağımızı sanmak değil; yanılabileceğimizi bilerek doğruyu aramaktır.
Bazen karar verebilmek için önümüzdeki seçeneklerden birinin kusursuz olmasını bekliyoruz. Oysa en doğru sandığımız seçenek bile sonradan yeni bir sorumluluk çıkarabilir.
Kendimize gereksiz bir üstünlük yüklemeyelim. Bilgimiz sınırlı; başka insanların da görmediğimiz yönleri olabilir.
Dua etmek, tek başına sonuç beklemekten daha derin bir anlam taşıyabilir. Niyetimizi gözden geçirmek ve yapacağımız işin hakkını vermek de bu yönelişin içindedir.
Gösterişin Değil, Ahlakın Peşinden Gitmek
Kur’an’da sözde imanla gerçek davranış arasındaki çelişkiye sık sık dikkat çekilir. Dini sözlerle alay etmek ve samimiyetsizlik üzerine de ağır uyarılar vardır.
Bu ayetleri okurken başkalarının kalbini bildiğimizi iddia etmeyelim. Önce kendi sözümüze ve davranışımıza bakalım.
İbadetlerimizi sayabiliyoruz. Peki bir insana verdiğimiz zararı da aynı açıklıkla görebiliyor muyuz?
Soru: Sözümüzün doğru olduğunu savunurken yaptığımız yanlışı kabul edebiliyor muyuz?
Birini kırmışsak özür dilemek gerekir. Haksız kazanç elde etmişsek bunu meşru göstermeye çalışmak yerine telafi etmeyi düşünmeliyiz.
Kur’an’ı anlamak, yalnızca ayetleri başkalarına karşı kullanmak değildir. Öğrendiğimiz doğrulara önce kendi hayatımızda yer açmaktır.
Bazen bir insanın yalnızca dışarıdan görülen ibadetlerine bakıp onun bütün davranışlarını örnek alırız. Oysa güvenilirlik, merhamet ve kul hakkına yaklaşımı da önemlidir.
Bir kişiyi dinlerken de söylenenleri sorgulamadan kabul etmek zorunda değiliz. Sözü Kur’an’ın çağırdığı doğruluk ve adalet ölçüsünde değerlendirmeye çalışabiliriz.
Nankörlük de burada kendi hayatımıza dönüp bakmamızı gerektirir. Sürekli daha fazlasını isterken bize verileni unutuyor olabiliriz.
Başlangıçta sorduğumuz soruya dönelim: Ne zaman “Yeter” diyeceğiz?
Bugün bize verileni fark ederek başlayabiliriz. Emeğimizi sürdürelim, hakkımız olmayanı istemeyelim, bir ihtiyaç sahibine gücümüz yettiğince yardım edelim.
Rabbimiz bize ölçüyü korumayı, doğru kararlar verebilmeyi ve yanlışımızı gördüğümüzde dönebilmeyi nasip etsin.
Güvenilir bir hayat, sahip olduklarımızın çokluğundan değil; doğrulukla ne yaptığımızdan anlaşılır.

