Hayatının Merkezinde Kim Var? Hakikat, Denge ve Sorumluluk
22 Mart 2024
İnsan neden bazen aynı hatayı tekrar tekrar yapar? Neden bir şeyin kendisine zarar verdiğini gördüğü hâlde ondan vazgeçemez? Neden mutluluğu ararken daha da huzursuz olur? Belki de önce şu soruyu sormamız gerekiyor: Ben hayatımın merkezine neyi koydum?
Kur’an, insana yalnızca geçmişte yaşanmış olayları anlatmaz. Önümüzdeki hesabı da hatırlatır. Yunus suresinde herkesin yaptıklarıyla yüzleşeceği, Allah’a döndürüleceği ve Allah’tan başka dayandığı şeylerin kendisini yalnız bırakacağı bildirilir. Bu, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir uyarıdır.
O gün insan yaptığı şeyleri görecek. Yaptığını başkasının üzerine atarak sorumluluktan kurtulamayacak. Bir başkasını kendisine dayanak edinmiş olmak, verdiği kararların hesabını ortadan kaldırmayacak. Bugün birilerini suçlayarak kendimizi rahatlatabiliriz. Fakat gerçek değişmez: Tercihlerimizin sorumluluğuyla yüzleşmemiz gerekir.
İnsan, yanlışının sebebini bazen eşinde, bazen çocuğunda, bazen annesinde, babasında, patronunda arar. ‘Beni o bu hâle getirdi’ der. ‘Onun yüzünden böyle oldum’ der. Elbette başkalarının bize etkileri vardır. Fakat bu etki, kendi seçimlerimizi hiç düşünmememiz gerektiği anlamına gelmez. Kendimizi sorgulamadığımız sürece aynı sorunlarla yeniden karşılaşabiliriz.
Kur’an’da Allah’a ortak koşanların ve ortak koşulanların birbirinden uzaklaşacağı anlatılır. Bir taraf ötekini suçlar. Diğer taraf bu iddiayı kabul etmez. Sonunda herkes yaptığının karşılığını bulur. Bu sahneyi yalnızca ileride yaşanacak uzak bir hadise olarak okumayalım. Bugün kendimize de bakalım: Biz neye, kime, hangi isteğimize gereğinden fazla bağlanıyoruz?
Bir insanı ilahlaştırmak yalnızca onun önünde eğilmekten ibaret değildir. Hayatın bütün ölçüsünü bir kişiye veya şeye bağlamak da bu sorgulamanın içindedir. Eşimiz olmadan hayatın hiçbir anlamı kalmayacağını düşünüyorsak, bütün huzurumuzu yalnızca bir insandan bekliyorsak, burada durup düşünmemiz gerekir. Sevmek başka, hayatımızın bütün merkezini bir insanın üzerine kurmak başkadır.
Çocuğumuzu sevmemiz gerekir. Ona emek vermemiz gerekir. Fakat bütün hayatımızı tek bir ilişki etrafında kurduğumuzda denge kaybolabilir. Sonra beklentiler büyür, karşılık göremeyince kırgınlıklar artar. ‘Ben senin için neler yaptım’ diye yakınmaya başlarız. Asıl soru şudur: Sevgiyle verdiğimiz emeği, ölçüsüz bir beklentiye mi dönüştürdük?
İş için de böyledir. Çalışmak, üretmek, kazanmak, sorumluluklarımızı karşılamak gerekir. Ama insanın gece gündüz yalnızca işini düşünmesi, ailesini, sağlığını, ibadetini ve diğer sorumluluklarını unutması denge değildir. İş, hayatı devam ettirmenin bir yolu olmaktan çıkıp hayatın tek amacı hâline gelebilir. Kazanmak isterken kaybettiğimiz şeyleri fark etmeyebiliriz.
Para da böyledir. Bir araba, bir ev, bir eşya da öyle. İnsan yıllarca çalışıp sahip olduğu bir şeyi öyle büyütebilir ki bütün huzuru onu korumaya bağlı hâle gelir. Oysa eşya insana hizmet etmelidir. İnsan bütün hayatını eşyaya hizmet ederek geçirmemelidir. Sahip olduğumuz şeyler gerekli olabilir; fakat onların hayatımızdaki yerini doğru belirlemek zorundayız.
Burada mesele, eşimizi sevmemek, çocuğumuza emek vermemek veya çalışmamak değildir. Tam tersine, her birine hakkını verebilmektir. Kur’an’ın bize düşündürdüğü ölçü ve denge meselesi tam da burada önem kazanır. Kime ne kadar zaman ayıracağız? Ne için ne kadar bedel ödeyeceğiz? Hangi sorumluluğumuzu yerine getirirken hangisini ihmal ediyoruz?
İnsanın ihtiyaçları vardır. Yemeye, içmeye, nefes almaya, barınmaya muhtacız. Öğrenmeye, güçlenmeye, çalışmaya da ihtiyacımız var. Bu ihtiyaçları yok sayamayız. Ancak ihtiyaç ile hayatın tek amacını birbirine karıştırmamalıyız. Bir şeyin gerekli olması, onun sınırsız biçimde peşinden gitmemiz gerektiği anlamına gelmez.
Elimizdeki ev, araba, diploma, makam, kazanç; hepsi bu dünyanın içindedir. Hepsi geçicidir. Bu gerçeği düşünmek, ‘Nasıl olsa öleceğiz, hiçbir şey yapmayalım’ demek değildir. Tam tersine, dünya hayatının geçiciliğini bilerek burada doğru işler yapmaya çalışmaktır. Hem emek vereceğiz hem de emek verdiğimiz şeyin asıl yerini unutmayacağız.
Bir sonuca ulaşmak için sebeplerin bir araya gelmesi gerekir. Pilav yapmak istediğimizde bile malzemelerin ve hazırlığın birbirine uygun olması gerekir. Hayatın daha büyük meselelerinde de sebepleri görmeden yalnızca sonuçlardan şikâyet etmek yeterli olmaz. Sonuç istediğimiz gibi gitmiyorsa hangi tercihlerimizin, hangi alışkanlıklarımızın bu sonuca katkıda bulunduğunu araştırmamız gerekir.
Arabanın hareket etmemesi gibi düşünelim. Birinde yakıt yoktur, birinde başka bir parça bozuktur, ötekinde frenle ilgili sorun vardır. Dışarıdan bakınca hepsi gitmeyen arabadır. Fakat hepsinin çözümü aynı değildir. İnsanların karşılaştıkları sorunlar da böyledir. Yalnızca ‘Benim hayatım neden böyle?’ diye yakınmak yerine sorunun hangi sebeplerle oluştuğunu anlamak gerekir.
Özellikle de aynı olaylar tekrar ediyorsa. İnsan bir çukura bir defa düşebilir. İkinci defa da yanılabilir. Ama her gün aynı çukura düşüyor, sonra da ‘Neden hep beni buluyor?’ diyorsa artık yolunu incelemelidir. Biz de ilişkilerimizde, işimizde, kararlarımızda aynı hataları tekrarladığımızda kendi tutumumuzu gözden geçirmeliyiz.
Burada insanın önüne büyük bir engel çıkar: ‘Ben zaten biliyorum’ düşüncesi. Bilmek başka, bildiğini uygulamak başkadır. Bir insan doğruyu bildiğini söyleyebilir. Fakat hayatında o bilgiye yer vermiyorsa kendisine şu soruyu sormalıdır: Madem biliyorum, neden yapmıyorum?
İnsanın kendi eksikliğini kabul etmesi kolay değildir. Başkasına yanlışını göstermek kolaydır. Ama ‘Ben yanlış yaptım’ diyebilmek zordur. Kibir, insanın öğrenmesinin önüne geçebilir. Dinlemeyiz. Düşünmeyiz. Daha söylenen söz bitmeden bildiğimizi zannederiz. Sonra da aynı yanlışlara geri döneriz.
Allah’a secde etmek, insanın kendisini sorgulamasıyla da ilişkilidir. Dilimizle Allah’ın eksikliklerden uzak olduğunu söylerken kendi hatalarımızı görmezden gelemeyiz. ‘Hata yaptım’ demeyi öğrenmeliyiz. Bir insana karşı yanlışımız varsa özür dilemeyi de bilmeliyiz. Allah’a karşı yanlışımız varsa tövbenin ne anlama geldiği üzerinde de düşünmeliyiz.
Özür dilemek insanı küçültmez. Hatasını görebilmek, onun sorumluluğunu kabul edebilmektir. Sürekli başkalarını suçlayan kişi ise kendi davranışını değiştirmek için gerekli adımı atamaz. Kendi kararının payını görebilen insan, aynı yanlışı tekrar etmeme fırsatını bulur.
Şimdi başka bir noktaya bakalım: Biz gerçekte ne arıyoruz? İnsan evlenirken doğru bir karar vermek ister. Meslek seçerken doğruyu bulmak ister. Bir işe girerken, bir ilişkide kalırken veya ayrılırken yine kendisi için doğru olanı arar. Kimse bilerek sahte olana ulaşmayı amaçladığını söylemez. Fakat aradığımız hakikati nasıl tanıyacağız?
Kur’an hak ile bâtılı birbirinden ayırır. Hak, üzerinde durulması gereken gerçeği; bâtıl ise insanı gerçekten uzaklaştıran yanlış yolu hatırlatır. Her gün önümüze çıkan tercihlerde bu ayrımı düşünmeliyiz. Hoşumuza giden her şey doğru değildir. Bize kısa süreli fayda sağlayan her şey uzun vadede hayrımıza olmayabilir.
İnsan çoğu zaman en yakındaki kazanca bakar. Daha çok para, hemen alınacak bir eşya, hemen yaşanacak bir sevinç… O an elde edilen şey bize iyi gelebilir. Fakat kısa süreli sevinç ile kalıcı huzuru birbirine karıştırmamalıyız. Sevinmek mümkündür; sonra o sevinç geçer. Bir şeye sahip olmak mümkündür; ardından yeni bir istek başlar.
İki insan düşünelim. Biri paraya sahip olmak ister fakat bir türlü istediğine ulaşamaz; sürekli borçlarla ve sıkıntılarla karşılaşır. Diğeri istediği paraya ulaşır ama bu defa bütün hayatını paraya bağladığı için yine huzur bulamaz. Birinin elinde para yoktur, ötekinin vardır. Fakat ortak bir sorunları olabilir: Hayatın anlamını yalnızca paraya bağlamak.
O hâlde huzurun ölçüsü yalnızca ne kadar şeye sahip olduğumuz değildir. Sahip olduklarımızın hayatımızdaki yeri de önemlidir. İstediğimizi elde edince bütün sorunlarımızın biteceğini düşünmek bizi yanıltabilir. Ulaşamadığımız şey için de ulaştığımız şey için de kendimizi yıpratabiliriz. Asıl mesele ölçüyü bilmek, bize verileni doğru değerlendirmektir.
Elhamdülillah derken ne söylediğimizin farkında mıyız? Hayatımızdaki imkânlara bakıp ‘Bütün bunları tek başıma ben yaptım’ mı diyoruz? Yoksa bize verilen nimetleri de görüyor muyuz? Eşim, çocuğum, işim, canım, imkânlarım… Bunları yalnızca kendi kudretimin eseri saydığımda insanın muhtaçlığını unutabilirim.
Allah’ın bizi gökten ve yerden rızıklandırması, yaratması ve hayatı yönetmesi üzerinde düşünmek, insana kulluğun merkezini hatırlatır. Yunus suresinin soruları da bizi buna yöneltir: Rızkı kim veriyor? İşitmeye ve görmeye kim hükmediyor? Diriden ölüyü, ölüden diriyi kim çıkarıyor? İşleri kim yönetiyor? Böyle soruların karşısında cevap vermek yetmez; cevabımızın hayatımıza ne kadar yansıdığını da düşünmek gerekir.
Allah’ın yaratıcı, malik ve rab olduğunu kabul etmekle bütün güveni başka şeylere bağlamak arasındaki çelişkiyi görmeliyiz. Dilimizle Allah’a inanırken hayatımızın tamamını paranın, insanların veya tutkuların yönetmesine izin verebiliriz. Burada sorulması gereken soru basittir: İnandığım hakikate göre mi yaşıyorum, yoksa korkularımın ve aşırı isteklerimin peşinden mi gidiyorum?
Bir müşteri geldiğinde onu kaybetmemek için her şeye razı olmak zorunda hisseden insanı düşünelim. Sadece ciroyu yükseltmeyi gözetirse hangi işin doğru, hangisinin yanlış olduğunu değerlendirmeyi bırakabilir. Oysa kazanç için çaba göstermek ile kazancı tek ölçü hâline getirmek aynı şey değildir. İnsanın dürüstlüğünü, hakkaniyetini ve sorumluluğunu koruması gerekir.
Denge, hiçbir şeye bağlanmamak demek değildir. Denge, her şeyi ait olduğu yere koymaktır. Eşimize karşı görevlerimizi, çocuklarımıza karşı görevlerimizi, işimizi, ibadetimizi ve kendi gelişimimizi birbirinin düşmanı gibi görmemek gerekir. Birine bütün emeğimizi verip diğerlerini yok saydığımızda sorunlar çoğalır.
İşte bu yüzden Kur’an’ı yalnızca okumak değil, üzerinde düşünmek önemlidir. Bize doğru ile yanlış arasındaki farkı hatırlatan uyarıların hayatımızda karşılığı olmalıdır. Bir yanlışı görünce ‘Benim böyle bir sorunum yok’ demek kolaydır. Daha zor olan, ‘Bunun benim hayatımda bir karşılığı var mı?’ diye sormaktır.
Namaz konusunda da bu sorgulama geçerlidir. Bir insan Allah’a inandığını, namazın varlığını kabul ettiğini söyleyebilir; buna rağmen düzenli namaz kılamadığını ifade edebilir. Biri içinden gelmediğini söyler. Biri alışkanlığını kuramadığını anlatır. Biri ise zaten her şeyi bildiğini düşünür. Bunların arkasındaki düşünceleri anlamadan yalnızca dışarıdan hüküm vermek meseleyi açıklamayabilir.
İnsanın bir işin kendisine ne kazandıracağını düşünmesi doğaldır. Çalışırken emeğinin karşılığını bekler. Bir şey satın alırken faydasını düşünür. Fakat kendi yararını yalnızca bugünün kazancına indirgerse büyük resmi göremez. İbadetin, şükrün ve Allah’a yönelişin hayatındaki yerini de düşünmesi gerekir. Yalnızca kısa süreli hazların peşinde koşmakla huzuru birbirine karıştırmamalıdır.
Secde, yalnızca bir hareket hâline geldiğinde insanın kendi tutumuna yeniden bakması gerekir. Allah’ın yüceliğini kabul ettiğini söylerken kibirle başkalarını küçümsüyor muyuz? Hatalarımızı kabul edebiliyor muyuz? İnsanlardan özür dilemeyi biliyor muyuz? Bildiğimiz şeyleri gerçekten uyguluyor muyuz? Bu soruların cevabı sözlerimizden çok yaşayışımızda görünür.
İnsanın başına gelen her güçlüğü yalnızca kendi hatasına bağlamak da doğru bir okuma değildir. Hayatta imtihanlar, ihtiyaçlar, başkalarının seçimleri ve zorlayıcı şartlar vardır. Ama bu gerçek, bize düşen sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Elimizde olanla olmayanı ayırmak; yapabileceğimiz doğru işi görüp orada çaba göstermek gerekir.
Hiç kimsenin kalbine zorla iman yerleştiremeyiz. Hiç kimsenin inancını kendi elimizle söküp alamayız. İnsanlara bir şeyi anlatabilir, örnek olabilir, vesile olabiliriz. Fakat tercih, insanın kendi iradesiyle ilgilidir. Bu yüzden başkasının kararını bütünüyle yönetmeye kalkmak yerine kendi sözlerimizin ve davranışlarımızın sorumluluğunu üstlenmeliyiz.
Zor şartlarda imanından vazgeçmeyen insanların örnekleri bize insanın inancı için nasıl bedel ödeyebileceğini hatırlatır. Bilâl-i Habeşî’nin hatırlatılması da bunun içindir. Fakat başkasının sabrını konuşmak kolaydır. Kendi hayatımıza baktığımızda hak bildiğimiz şeyden ne kadar kolay uzaklaştığımızı sorgulamak daha önemlidir.
Yunus suresindeki hesap sahnesi bir daha karşımıza çıksın. Herkes yaptığını görecek. Herkes gerçek sahibi olan Allah’a dönecek. Geçici dayanaklar ortadan kalkacak. O gün bir başkasına yönelteceğimiz suçlama bizi kurtarmayacaksa, bugün niçin yalnızca suçlayarak yaşıyoruz? Henüz karar verme imkânımız varken neden kendi tercihlerimize bakmıyoruz?
Bugün eşime, çocuğuma, işime, parama ne kadar değer verdiğimi yeniden düşünmeliyim. Onları seviyor, onlar için emek veriyor olabilirim. Ama onları hayatımın tek merkezi hâline getiriyor muyum? Sahip olduğum şeyler benim elimde bir imkân mı, yoksa bütün düşüncelerimi esir alan bir amaç mı? Bunlar gerçekten cevap verilmesi gereken sorulardır.
Sonra bilgiye bakmalıyım. Bildiğimi sandığım hangi doğruları yaşamıyorum? Hangi hatayı tekrar ediyorum? Kime karşı yanlış yaptığım hâlde özür dilemekten kaçıyorum? Hangi konuda kibirlenip öğrenmeye kapımı kapatıyorum? Bir insanın kendisine yöneltebileceği en önemli sorulardan bazıları bunlardır.
Ve nihayet şunu hatırlamalıyım: Hakkı aramak yalnızca ‘Ben doğruyu istiyorum’ demek değildir. Doğruyu gördüğümde ona yönelmeyi, yanlışımı fark ettiğimde ondan dönmeyi de gerektirir. Şükretmek, tövbe etmek, ölçüyü korumak ve emek vermek birbirinden kopuk şeyler değildir. Hepsi insanın hayatını hangi merkeze göre kurduğuyla ilgilidir.
Allah’ım, bize hak olanı anlayabilmeyi, doğru bilgiyi hayatımızda uygulayabilmeyi nasip et. Yanlışımızı görebilecek tevazuyu, hatamızdan dönebilecek iradeyi ver. Faydalı olanı öğrenmeyi, başkalarına da hayırda vesile olmayı nasip et. Bizi sahte olanın peşinden sürüklenmekten koru. Çünkü sonunda sorulacak soru yalnızca neye sahip olduğumuz değil, neyi seçtiğimiz ve nasıl yaşadığımızdır.

