Aklını Kullan, Hakkı Gör ve Sonuca Değil Sorumluluğuna Odaklan
29 Mart 2024
Bir gerçeği işittiğimiz hâlde neden bazen duymamış gibi davranırız? Gözümüzün önündeki bir yanlışı neden görmek istemeyiz? Bizi durduran şey bilgi eksikliği mi, yoksa bildiklerimizle yüzleşmenin bedelinden korkmamız mı?
Kur’an insanı bu sorularla karşı karşıya bırakır. Yunus suresinde, hakikati yalanlayanlara karşı, herkesin kendi yaptığından sorumlu olduğunun söylenmesi istenir. Bu söz bir kopuş ifadesi olduğu kadar sorumluluğun sınırını da gösterir. Ben kendi yaptıklarımdan sorumluyum. Sen kendi yaptıklarından sorumlusun. Ben sana gerçeği zorla kabul ettiremem. Sen de benim hesabımı üstlenemezsin.
Aynı surede, dinledikleri hâlde anlamayanlardan ve baktıkları hâlde görmeyenlerden söz edilir. Mesele yalnızca kulağın işitmesi, gözün görmesi değildir. İnsan duyduğu sözü değerlendirmeli. Gördüğünü düşünmeli. Gerçekle sahteyi birbirinden ayırmak için aklını kullanmalı. Aklın görevi sadece iş yapmak, para kazanmak, bir cihaz üretmek değildir. Aklın daha önemli bir görevi vardır: Hak ile batılı ayırmaya çalışmak.
Günlük hayatımıza bakalım. Yemek hazırlarken, toprağı işlerken, bir makineyi kurarken, iş yerinde yeni bir çözüm ararken düşünmeden ilerleyemeyiz. Aynı malzemeden farklı sonuçlar çıkarırız. Bir sorunu inceleyip sebebini ararız. Deneyimlerimizden öğreniriz. Peki hayatımızın inançla, ahlakla, adaletle ilgili en önemli kararlarında neden aynı dikkati göstermeyelim? Orada neden birilerinin söylediklerini sorgulamadan tekrarlamakla yetinelim?
Kur’an’ı anlamanın önemi burada ortaya çıkar. Bir insan, Müslüman olduğunu söylediği hâlde kendisine rehber olarak gösterilen kitabı okumuyor, üzerinde düşünmüyor olabilir. Duyduğu sözleri bir başkasından alıp tekrar edebilir. Fakat okuduğumuz şeyi anlamaya çalışmadan, duyduklarımızı karşılaştırmadan, delilini aramadan nasıl sağlam bir kanaate ulaşabiliriz? Bu soru yalnızca din hakkında değil, hayatın her alanı hakkında geçerlidir.
Bir yandan da aklın yanlış amaçlarla kullanılabildiğini görüyoruz. Teknoloji geliştirmek, ekonomik düzen kurmak, büyük imkânlar elde etmek tek başına iyiliğin garantisi değildir. İnsan bilgisini adalet için de kullanabilir, başkalarını baskı altına almak için de. Güç artarken merhamet azalırsa o güç başkalarına acı verebilir. Bu yüzden aklı kullanmak yalnızca becerikli olmak değildir. Aklı hangi amaçla kullandığımızı da sormamız gerekir.
Dünyada zulüm gören insanları düşündüğümüzde bu ayrım daha da önem kazanır. Gazze’de ve başka yerlerde yaşanan acılar, yalnızca silah, ekonomi ve siyasi güç meselesi olarak görülemez. Bizi kendi payımıza düşen sorumluluğu düşünmeye çağırır. Başkalarına yapılan haksızlık karşısında nasıl duruyoruz? Tüketim alışkanlıklarımızı, tercih ettiğimiz ilişkileri, sahip olduğumuz bilgiyi nasıl değerlendiriyoruz? Herkesin elindeki imkân aynı değildir. Ama herkes kendi imkânının hesabını düşünmelidir.
Bazen bir toplumun karşılaştığı sıkıntıyı değerlendirirken tek bir sebebe bağlanmak isteriz. Oysa olayların ekonomik, siyasi, tarihî ve insani yönleri olabilir. Başımıza gelen her musibetin sebebini kesin biçimde bildiğimizi söyleyemeyiz. Bildiğimiz şey şudur: Akılsızca kararlar, yanlış tercihler, adaletsiz ilişkiler ve kısa vadeli çıkarların peşinden gitmek zarar verebilir. Kendi hatalarımızı da görmemiz gerekir. Yoksa sürekli dışarıya bakar, bize düşen sorumluluğu ihmal ederiz.
Yunus suresinin 44. ayeti bize çok temel bir ölçü hatırlatır: Allah insanlara zulmetmez; insanlar kendilerine zulmederler. Bu söz üzerinde düşünelim. İnsan bazen anlık rahatlığı seçer. Bir süre sıkıntıya katlanmamak için uzun vadede daha ağır sonuçlara yol açan bir karar verir. Hemen kurtulmak ister. Hemen kazanmak ister. Hemen istediğine kavuşmak ister. Oysa doğruya yönelmek zaman, sabır ve bedel gerektirebilir.
Kirlenmiş beyaz bir kumaşı temizlemek kolay olmayabilir. Kir bir anda oluşur; onu çıkarmak uzun uğraş ister. Hayatımızdaki yanlış alışkanlıklar da böyledir. Bir yanlışı öğrenmek, ona alışmak, onunla yaşamaya başlamak bazen fark edilmeden gerçekleşir. Fakat o yanlıştan dönmek emek ister. Yanlış ilişkilerden, yanlış kazanç yollarından, bize zarar veren alışkanlıklardan çıkarken zorlanabiliriz. Bu zorluk her zaman yanlış yolda olduğumuz anlamına gelmez. Bazen düzeltmeye çalıştığımız şeyin ne kadar kökleştiğini gösterir.
İşte burada sabır devreye girer. Sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Doğru bildiğimiz bir yolda kararlı kalmaya çalışmaktır. Gereken adımı atmak, sonucu hemen görmeyince de ölçüyü kaybetmemektir. Bir sorunu çözmek için çalışırken kısa yoldan yanlış bir çıkar elde etmemektir. Bedel ödemeyi göze alabilmektir.
Ancak çok önemli bir ayrıntı var: Çektiğimiz her acının sonunda dünyada mutlaka istediğimiz sonucu alacağımıza dair kesin bir söz veremeyiz. İnsan çabalar; sonuç her zaman beklediği gibi olmayabilir. Teslimiyetin değeri de burada belirginleşir. Teslim olmak, sonucu kendimize garanti etmek değil; elimizden geleni yaparken her şeyi kontrol edemediğimizi kabul etmektir.
Yunus suresinde insanların yeniden diriltildiğinde dünyada çok kısa bir süre kalmış gibi hissedeceklerinin anlatılması bize zamanın sınırını hatırlatır. Yaşadığımız yıllar bize uzun gelebilir. İçinde bulunduğumuz sıkıntı bitmeyecekmiş gibi görünebilir. Ama her insanın ömrü sınırlıdır. Gün gelir, geride bıraktığımız hayatla yüzleşiriz. O gün bizim için önemli olan yalnızca ne kadar yaşadığımız değil, bu hayatı nasıl değerlendirdiğimiz olacaktır.
İnsanın başkalarına doğruyu anlatma sorumluluğu da sınırlıdır. Bir söz söyleriz. Bir uyarı yaparız. Birine gördüğümüz yanlışı gösteririz. Fakat o insanın zihnini ve kalbini bizim yerimize kimse yönetemez. Bir başkasının ikna olması için gerçeği çarpıtmamalıyız. Olmadık sonuçlar vaat etmemeliyiz. O insanın kararının sorumluluğunu da üzerimize almamalıyız.
Yunus suresinin 47. ayetinde her ümmet için bir elçi bulunduğu ve elçilerinin gelmesiyle adaletle hükmedildiği bildirilir. Bu söz, insan topluluklarının uyarılması ve adaletle karşılaşması üzerinde durur. Ardından gelen ayetlerde uyarılanların vaat edilen sonucun ne zaman gerçekleşeceğini sordukları görülür. Yanıt, insanın her şeyi kendi denetiminde tutamadığını ve her topluluğun belirlenmiş bir süresi bulunduğunu hatırlatır.
Burada önemli bir çizgiye dikkat edelim. Kur’an’daki resul ve nebi kavramları üzerinde düşünmek, ayetlerde kullanılan kelimeleri dikkatle okumak gerekir. Fakat bir insanın bugün ortaya çıkıp kendisi hakkında büyük iddialarda bulunması, sırf bu iddiayı dile getirmesiyle doğrulanmış olmaz. Gelecekteki bir felaketin zamanını kesin bildiğini söyleyen herkesi hemen kabul etmek de doğru değildir. Bilgiyi ve iddiayı birbirinden ayırmak gerekir. Korku ve merak, düşünmenin yerine geçmemelidir.
Çevremizde bazen durmadan felaket haberi veren kişilere rastlıyoruz. Şu gün şu olacak, bu tarihte şu yaşanacak diyorlar. İnsanın dikkatini çekmek kolaydır. Korkmuş bir insan daha kolay dinler. Ama bir iddianın çok paylaşılması onun doğru olduğunu göstermez. Duyduğumuz her sözü araştırmadan yayarsak biz de sorumluluk almış oluruz. Soru sormak, delil aramak, bilmediğimiz yerde bilmiyorum diyebilmek bu nedenle önemlidir.
Yunus suresinin 49. ayetinde, Allah dilemedikçe insanın kendisine bile fayda veya zarar verme gücüne sahip olmadığının söylenmesi istenir. Bu ifadede insanın sınırı belirginleşir. Çabalayabiliriz. Plan yapabiliriz. Tedbir alabiliriz. Fakat sonuçların tamamına sahip değiliz. İşte kendi emeğimize güvenmekle kendi gücümüzü mutlak görmek arasındaki fark burada başlar.
Bir toplumun geleceğini konuşurken de yalnızca sayılara bakmak yeterli mi? Nüfusun fazla olması tek başına güç anlamına gelir mi? Eğitim, bilgi, üretim, adalet, birlik ve beceri olmadan çok sayıda insanın bulunması bütün sorunları çözer mi? Bir iş yerinde çok eleman olması, o işin mutlaka iyi yapılacağı anlamına gelmez. Bazen işini bilen az sayıda insan daha verimli sonuç alır. İnsan sayısının yanında insanların nasıl yetiştiği ve hangi değerlerle hareket ettiği de önemlidir.
Aynı soru aile hayatı için de geçerlidir. Çocuk sahibi olmak kıymetli bir istek olabilir. İnsan ailesinin büyümesini, neslinin sürmesini arzulayabilir. Ama bu arzunun hayatımızdaki yerini sorgulamak gerekir. Bir isteğimiz gerçekleşmediğinde bütün dengemizi onun etrafında mı kuruyoruz? Bir insanı sadece bize çocuk verip veremeyeceği üzerinden mi değerlendiriyoruz? Eşimizin duygularını, sağlığını ve kişiliğini unutarak yalnızca sonucun peşinden mi gidiyoruz?
Çocuk sahibi olma konusunda yıllarca emek veren, tedavi gören ve her defasında hayal kırıklığı yaşayan aileler olabilir. Böyle bir süreç yalnızca maddi değildir. Ruhsal yükü de vardır. Her yeni deneme umut doğurur. Her başarısızlık yeni bir kırgınlık getirebilir. Akrabaların soruları, çevrenin yorumları, iyi niyetle yapıldığı söylenen baskılar bile eşlerin yükünü ağırlaştırabilir. İnsanların özel hayatındaki böyle hassas bir konuda konuşurken ölçülü olmak gerekir.
Bir ailenin hikâyesinde yıllarca tedavi denendiğini, sonra bir süre çocuk sahibi olma çabasına ara verildiğini ve daha sonra çocuk sahibi olunduğunu düşünebiliriz. Bu örnek insana umut verebilir. Ama bundan herkes için aynı sonucun gerçekleşeceği hükmünü çıkaramayız. Bazı ailelerin çocukları olur; bazılarının olmaz. Tıbbi değerlendirmeler, eşlerin ortak kararları, imkanları ve sınırları birbirinden farklıdır. Sabır ve teslimiyet, tedaviyi reddetmek ya da mucizeyi garanti görmek demek değildir.
Asıl soru şudur: Bir isteğin peşinden giderken sevdiğimiz insanı kaybediyor muyuz? Her şeyi o tek sonuca bağladığımız için aile içindeki huzuru ihmal ediyor muyuz? Bazen bir amaç o kadar büyür ki onun dışındaki bütün nimetler gözümüzden silinir. Eşimizin yanımızda oluşunu, paylaştığımız hayatı, karşılıklı güveni görmez oluruz. Bir çocuk istemek başka, çocuk isteğini hayatımızın bütün anlamı hâline getirmek başka şeydir.
Böyle durumlarda eşlerin birbirine dürüst davranması önemlidir. Evlilik öncesinde bilinen ciddi bir sağlık durumunu gizlememek, karşı tarafın da bilinçli karar verebilmesini sağlar. Ama dürüstlük yalnızca bilgi vermekle sınırlı değildir. Karar verirken saygılı olmak, kimseyi aşağılamamak, bir insanın değerini doğurganlığıyla ölçmemek gerekir. Evlilikte kararlar sonuçlarıyla birlikte düşünülmelidir. Bir tercihin başka insanların üzerinde doğuracağı yükü yok sayamayız.
İnsan bazen bir isteğini elde edemeyince yeni bir yol arar. Yeni bir evlilik, yeni bir iş, başka bir şehir, daha fazla para… Bütün bunları kendi başına yanlış veya doğru ilan edemeyiz. Fakat kararın arkasındaki niyeti ve sonuçlarını düşünmek gerekir. Sorunu gerçekten anladık mı? Önce kendimize düşen araştırmayı yaptık mı? Yoksa bütün sorumluluğu başka birine yükleyip kendimizi hiç sorgulamadık mı?
Çocuk meselesinde tıbbın imkânlarını kullanmakla Allah’a teslim olmak birbirinin karşıtı değildir. Önce doğru bilgi edinilir. Eşler birlikte değerlendirme yapar. Sonra sonuç ne olursa olsun birbirlerine karşı adaleti ve merhameti korumaya çalışırlar. Her arzu mutlaka gerçekleşmek zorunda değildir. Her insan evlenmek, her aile çocuk sahibi olmak zorunda değildir. Hayatın değeri tek bir sonuca bağlanamaz.
Bazen çevremiz bizim yerimize ne istediğimize karar vermeye kalkar. “Bir kez daha dene”, “Şu yolu mutlaka denemelisin”, “Vazgeçemezsin” der. Yardım etmek isteyenler de olabilir. Ama yardımın baskıya dönüşmesi mümkündür. Bir kişinin artık devam etmek istemediği bir süreci zorla sürdürmeye çalışmak ona yeni bir yük getirebilir. Bir insanın kararına saygı göstermek, onun acısını daha da ağırlaştırmamak da merhametin bir parçasıdır.
Hz. Zekeriya’nın duası ve Allah’ın ona evlat müjdelemesi, Kur’an’da umut ve ilahi kudret bağlamında anlatılır. Ancak bu örneği okurken başımıza gelecek olaylar için kesin bir takvim çıkaramayız. Allah’ın dilemesiyle gerçekleşen bir olay, bizim herkese aynı sonucu vaat etmemiz için gerekçe değildir. İbadetimizin, sabrımızın ya da teslimiyetimizin karşılığını yalnızca beklediğimiz dünya nimetiyle ölçersek yine aynı yanılgıya düşebiliriz.
Dünya nimetlerini istemek de başlı başına yanlış değildir. Güzel bir ev, iyi bir araç, huzurlu bir yaşam, sevdiğimiz insanlarla vakit geçirmek… İnsan bunları isteyebilir. Önemli olan nimetin sahibini unutmamak ve nimeti hayatımızın tek ölçüsü hâline getirmemektir. Hz. Süleyman’ın kendisine verilen olağanüstü imkânları bir sınav ve şükür sebebi olarak görmesi burada anlamlı bir örnektir. Büyük imkânlara sahip olmakla o imkânların karşısında alçakgönüllü olmak bir arada bulunabilir.
Şükür yalnızca dilimizle teşekkür etmek değildir. Sahip olduğumuzu nasıl kullandığımızı da düşünmektir. Bilgimiz varsa onunla ne yapıyoruz? Paramız varsa nerede harcıyoruz? Zamanımız varsa kime ayırıyoruz? Ailemiz varsa onlara nasıl davranıyoruz? Güç sahibi olmak, haklı olmak değildir. İmkâna sahip olmak da onu doğru kullandığımız anlamına gelmez. Verilen imkân ne kadar büyükse onu değerlendirme sorusu da o kadar ciddi olabilir.
Hayatın çok farklı meselelerini konuştuk: Hakikati işitmek ve görmek, aklı kullanmak, zulüm ve adalet, toplumların sorumluluğu, felaket iddiaları, aile, çocuk sahibi olma arzusu, dünya nimetleri… Bunların hepsini birbirine bağlayan ortak soru aynı: Ben kendi sınavımın neresindeyim? Kontrol edemediklerimle uğraşırken kontrol edebildiklerimi ihmal ediyor muyum?
Bir insanın doğruyu kabul etmesini zorlayamam. Ama doğruyu araştırabilirim. Dünyadaki bütün haksızlıkları tek başıma durduramam. Ama kendi tercihlerimi değerlendirebilirim. Her istediğimi elde edemem. Ama istemenin beni hangi noktaya taşıdığını görebilirim. Sonucu mutlak biçimde belirleyemem. Ama o sonuca giderken izlediğim yolun dürüst, adaletli ve merhametli olması için çabalayabilirim.
Öyleyse kendimize yeniden soralım: Duyduğum söz gerçekten doğru mu, yoksa alıştığım için mi doğru sanıyorum? Arzum için çalışırken bir başkasının hakkını gözden çıkarıyor muyum? İstediğim sonuç geciktiğinde yanlış bir yola sapıyor muyum? Rabbimin verdiği nimetleri fark ediyor muyum, yoksa yalnızca eksik olana mı bakıyorum?
Aklımız bize verilmiş bir imkândır. Onu yalnızca dünyalık çıkar için değil, hakkı anlamak için de kullanmalıyız. İrademiz bize verilmiş bir sorumluluktur. Onu başkalarına teslim etmemeliyiz. İmkânlarımız bir sınavdır. Onlarla kibirlenmemeliyiz. Eksiklerimiz de bir sınavdır. Onlardan dolayı umudumuzu bütünüyle kaybetmemeliyiz.
Doğruyu arayalım. Hata yaptığımızda dönmeyi bilelim. Birbirimize zulmetmeyelim. Sonuçları sahiplenirken sınırlarımızı unutmayalım. Bize düşeni yapalım; bize ait olmayan hükmü kendimize mal etmeyelim. Çünkü bir gün hepimiz kendi yaptıklarımızla yüzleşeceğiz. O gün başkalarının neyi seçtiğinden önce, bizim bildiğimiz hakikat karşısında ne yaptığımız önem taşıyacak.

