Haksızlık Karşısında Hakikati Kaybetmemek
16 Nisan 2024
Bir insan haksızlığa uğradığında ne yapmalı? Öfkesine mi teslim olmalı? Her şeyi sineye mi çekmeli? Yoksa hem hakkını arayıp hem de içindeki adalet duygusunu koruyabilir mi?
Hayatımızın hemen her alanında bu soruyla karşılaşıyoruz. İşimizde, ailemizde, alışverişte, sırada beklerken, trafikte… Bazen bir söz bizi incitiyor. Bazen başkasının kararı zamanımızı, emeğimizi ve paramızı kaybettiriyor. Bazen de en çok güvendiğimiz insanlardan bir yanlış görüyoruz. İşte böyle anlarda neye tutunduğumuz çok önemli. Çünkü insan yalnızca başına gelen olayla değil, o olay karşısında verdiği kararla da sınanıyor.
Yunus suresinde Allah’ın dostları için dünya hayatında da ahirette de müjde bulunduğu bildirilir. Allah’ın sözlerinde değişme olmadığı, bunun büyük kurtuluş olduğu hatırlatılır. Ardından insanın yüreğine dokunan bir uyarı gelir: Onların sözleri seni üzmesin; güç bütünüyle Allah’ındır. O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir. Bu ifadeleri yalnızca ezberlenecek kelimeler gibi düşünmeyelim. Hayatın tam ortasına yerleştirelim.
Birisi bize kötü bir söz söylediğinde, hakkımızı çiğnediğinde, bizi çaresiz bırakmak istediğinde ne düşünüyoruz? Çoğu zaman sanki o kişi hayatımızın tamamına hükmedebilirmiş gibi hissediyoruz. Oysa bize hatırlatılan şey çok açık: Bütün güç insanlarda değil. Allah işitiyor. Allah biliyor. İnsanın sakladığı niyeti de açıkça yaptığı davranışı da biliyor. Bu bilgi, haksızlığı önemsizleştirmiyor. Fakat haksızlık karşısında insanın ölçüsünü kaybetmesini de önlüyor.
Burada ince bir ayrım var. Allah’a güvenmek, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Hakkını aramayı bırakmak değildir. Her yanlışa boyun eğmek değildir. Asıl mesele, hakkı ararken kendimizin de haksızlığa sapmaması. Başkasının kötülüğüne karşılık verirken biz hangi yöntemi seçeceğiz? Adaleti mi, intikamı mı? Bilgiyi mi, zannı mı? İşte karakterimizin ortaya çıktığı yer burasıdır.
Allah’ın adaletini düşündüğümüzde özgür irade meselesini de düşünmek zorundayız. İnsan seçebilen bir varlık. Faydalı olanı da zararlı olanı da seçebilir. Doğruyu da yanlışı da tercih edebilir. İki insanın karşı karşıya geldiği bir olayda birinin diğerine zulmetmesi, zulmün doğru olduğu anlamına gelmez. Sorumluluk, seçimi yapan insana aittir. Allah’ın adil oluşunu hatırlamak, kötülük yapanla kötülüğe uğrayanı aynı kefeye koymamayı da gerektirir.
Peki her kötülüğün karşılığını neden hemen görmüyoruz? İnsan bazen tam da bu soruda takılıyor. Birinin haksızlığı sürüyor, ötekinin sıkıntısı uzuyor. Bunun üzerine dünyada adalet yokmuş gibi düşünmeye başlıyor. Oysa insanın zaman içinde değişme ihtimalini de unutmamak gerekiyor. Bugün yanlış yapan yarın vazgeçebilir. Bugün iyi bir tercihte bulunan, yarın kötüye yönelebilir. İnsan için verilen süre, onun seçimlerinin anlamını ortadan kaldırmaz. Tam tersine, sorumluluğunu görünür kılar.
O yüzden bir başkasının bugünkü haline bakıp bütün geleceğini kesin hükümlerle belirleyemeyiz. Biz gaybı bilmiyoruz. Bir saat sonra ne olacağını tam olarak bilmiyoruz. Bir insanın içinden geçen her şeyi bilmiyoruz. Bizim bildiğimiz sınırlı; Allah’ın ilmi sınırsızdır. Bu sınırı kabul etmek insanı küçültmez. Aksine onu daha dikkatli, daha ölçülü, daha adil kılar.
Kur’an’da Âdem’e isimlerin öğretilmesi ve meleklerin kendilerine öğretilenden fazlasını bilmediklerini ifade etmeleri üzerinde düşünelim. Burada bilginin değerini ve insanın bilgisinin sınırını birlikte görüyoruz. Bilmediğimiz şeyi biliyormuş gibi söylemek kolay. Bir olayı eksik duyup tamamını anladığımızı sanmak kolay. Bir insanın niyetine hükmetmek kolay. Ama kolay olması doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Zanla hareket ettiğimizde yalnızca yanlış karar vermiyoruz. Bazen başka insanların hayatlarına da zarar veriyoruz. Birinin söylediği sözün tamamını bilmeden onu suçlayabiliyoruz. Bir anlaşmazlıkta tek tarafı dinleyip hüküm verebiliyoruz. Kendimizi haklı çıkarmak için eksik bilgiyi yeterli sayabiliyoruz. Sonra da bunun adına adalet diyoruz. Oysa adaletin yolu bilgiye, dürüstlüğe ve ölçüye dayanır.
Burada kendimize sormamız gereken soru şu: Ben bir insan hakkında hüküm verirken gerçekten ne biliyorum? Bildiklerimle tahmin ettiklerimi birbirinden ayırıyor muyum? Yanlış çıkma ihtimalimi kabul edebiliyor muyum?
Dünyada hedeflerimiz olması yanlış değil. Eğitim almak, meslek edinmek, iş kurmak, ev sahibi olmak, aile kurmak… İnsan bunlar için çalışır. Sorun, bu hedeflerin hakikatle bağının koparılmasıdır. Başarının kendisini hayatın tek ölçüsü haline getirdiğimizde bir şey eksik kalır. Bilgimiz artabilir, unvanımız yükselebilir, kazancımız çoğalabilir. Ama bütün bunları hangi bilinçle kullandığımız asıl sorudur.
İnsan matematiği öğrenebilir, kimyayı öğrenebilir, ticarette çok başarılı olabilir. Fakat kendisine verilen imkânların şükrünü, başkalarına karşı sorumluluğunu ve kendi bilgisinin sınırını unutursa başarı onu doğruya taşımayabilir. Elhamdülillah demek, yalnızca dilin söylediği bir cümle olmamalı. Bütün başarı ve övgünün Allah’a ait olduğunu fark etmek, insanın başkalarına karşı tavrını da değiştirmeli.
Düşünün: Çok bilgili ama emanete ihanet eden bir insanı güvenilir sayabilir miyiz? Çok konuşan ama verdiği sözü tutmayan bir insana gönül rahatlığıyla işimizi teslim edebilir miyiz? Dini kavramları bilen fakat alışverişte başkasını aldatan bir insanın bilgisi günlük hayatında neye dönüşmüştür? İşte burada söz ile amel arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Salih amel, yalnızca iyi şeylerden söz etmek değildir. Doğru olanı gerçekleştirmektir. Doğruyu bildiğimiz halde işimizi kolaylaştırmak için yalan söyleyebiliyorsak, o bilgiyi kendimize henüz hâkim kılamamışız demektir. Emanet aldığımız şeyi geri vermiyorsak, ahlakı yalnızca kelimelerde bırakmışız demektir. Bize güvenen insanı yanıltıyorsak, inandığımızı söylediğimiz değerlerle davranışımız arasında bir kopukluk vardır.
Kur’an’da kitap ehlinden, kendisine çok miktarda emanet bırakılsa bile onu geri veren kimselerden; bir dinar emanet edilse onu geri vermeyen kimselerden söz edilir. Bu karşılaştırma, güvenilirliğin ne kadar temel bir mesele olduğunu anlamamıza yardım eder. Emanet küçük diye sorumluluk küçülmez. Bir insanın hakkı az diye o hak önemsiz hale gelmez. Bir kuruşta da bir sözde de bir ilişkide de doğruluk gerekir.
Peygamberlerin bile sorumluluktan bağımsız olmadığını hatırlatan ayetler vardır. İnsan hangi konumda olursa olsun sözünden ve davranışından sorumludur. Toplumların da kendilerine gönderilen elçilerin de hesaba çekileceğinin bildirilmesi, hesabın yalnızca başkalarına ait olmadığını gösterir. Herkes kendine dönüp bakmak zorundadır. Başkasının kusurunu saymak kolaydır. Peki kendi davranışımızı aynı açıklıkla görebiliyor muyuz?
Adaletin pratik karşılığını günlük hayatımızdan düşünelim. Bir işinizi zamanında bitirmek istiyorsunuz. Gerekli şartları yerine getirdiğinizi düşünüyorsunuz. Ama işlemi yürüten kişinin tutumu yüzünden yeni masraflar çıkıyor, süreç uzuyor, maddi kaybınız büyüyor. Böyle bir durumda insan öfkelenir. Haksızlığa uğradığını düşünür. Üstelik aynı tutumun başka insanlara da zarar verebileceğini fark eder.
Bu durumda susmak mı gerekir? Hayır, burada doğru soru susup susmamak değil. Hakkı hangi yolla arayacağımızdır. Olayı araştırmak, belgelemek, ilgili mercilere başvurmak, yanlış olduğunu düşündüğümüz işlemin düzeltilmesini istemek başka bir şeydir. Öfkeyle kişiye saldırmak, kanıtsız suçlamalar üretmek veya haksızlığa başka bir haksızlıkla karşılık vermek başka bir şeydir. Adaleti isteyen insanın yöntemi de adil olmalıdır.
Bazen bir sıra ihlali bile bizi gün boyunca meşgul eder. Bankada, markette ya da trafikte birinin önümüze geçmesi bizi hemen gerer. Çünkü mesele yalnızca birkaç dakika değildir; hakkımızın görülmediğini hissederiz. Küçük bir olay büyür, içimizde dönüp durur. Sonra evimize, işimize, çocuklarımıza taşıdığımız duygu da bu olur. Başkasının bir yanlışı bütün günümüzün merkezine yerleşir.
İşte Allah’ın Semi ve Alîm oluşunu hatırlamak burada da anlam kazanır. Allah işitendir. Allah bilendir. Haksızlığın fark edilmediği duygusuyla yaşamamak için bu isimleri düşünüyoruz. Fakat bu hatırlayış, bizi gerçeklerden uzaklaştırmamalı. Derdimizi inkâr etmeyelim. Kaybımızı yok saymayalım. Başımıza geleni doğru tanımlayalım. Sonra elimizden gelen meşru adımı atalım. Sonucu ise bütün gücü kendi elimizde sanmadan karşılayalım.
İç dünyamızı en çok yoran şeylerden biri, her şeyi kontrol edebileceğimizi düşünmemiz. Bir başkasının ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını, yarın ne yapacağını belirleyemiyoruz. Buna rağmen zihnimizde durmadan sonuçlar kuruyoruz. Ya yine aynı şey olursa? Ya birisi daha bana zarar verirse? Ya kaybettiğimi geri alamazsam? Belirsizlik büyüdükçe zannımız da büyüyor. Oysa elimizde olmayanla elimizde olanı ayırmamız gerekiyor.
Elimizde olan nedir? Niyetimiz, seçtiğimiz söz, attığımız adım, gösterdiğimiz özen, verdiğimiz emeğin doğruluğu. Elimizde olmayan nedir? Başka bir insanın iradesi, geçmişte olup biten şey ve henüz bilmediğimiz gelecek. Bu ayrımı kaybettiğimizde başkasının yanlışını kendi hayatımızın yöneticisi haline getiriyoruz.
Bunun ailede de karşılığı var. Bazen bir insan sevdiği veya yakınlık duyduğu birinin yanlışına göz yumuyor. Kendisine güzel sözler söylendiği için davranışın doğru olup olmadığını sorgulamıyor. Özellikle yasak bir ilişki söz konusu olduğunda duygusal yakınlık, sorumluluğu ortadan kaldırmıyor. İnsan bir yandan mevcut bağı sürdürüp diğer yandan yanlış olduğunu bildiği ilişkiyi bırakmak istemeyebiliyor. Kendisine gösterilen ilgi, gerçekte ne yaptığını görmesine engel olabiliyor.
Böyle bir durumda ölçü yalnızca nasıl hissettiğimiz olamaz. Bir davranışın bize hoş gelmesi onu doğru yapmaz. Birinin bize yakın davranması onunla kurduğumuz her ilişkinin doğru olduğu anlamına gelmez. Kendimizi kandırmadan tarafımızı belirlememiz gerekiyor. Bizi hakikatten uzaklaştıran bir bağı, yalnızca bize iyi hissettiriyor diye savunamayız.
Dünyanın nimetleri çok çeşitli. İmkânlar fazla, seçenekler fazla, insanın arzu ettiği şeylere ulaşması birçok durumda daha kolay. Ama bolluk aynı zamanda bir başka sınavı getiriyor: Neyi bırakabileceğiz? Her istediğimize ulaşmamız gerekmiyor. Bir şey bize sunulmuş diye onu almak zorunda değiliz. Haram olduğunu bildiğimiz kazançtan, yanlış olduğunu bildiğimiz ilişkiden, zararını gördüğümüz alışkanlıktan uzak durma kararı da irademizin bir parçası.
Bazen yanlış kazancı savunmak için başka alanlarda ne kadar iyi olduğumuzu anlatırız. Bazen yanlış bir ilişkiyi savunmak için karşı tarafın güzel özelliklerini sayarız. Bazen başkasına yaptığımız haksızlığı, daha önce gördüğümüz haksızlıklarla açıklamaya çalışırız. Fakat bir konuda iyi olmamız başka konudaki yanlışımızı otomatik olarak doğruya çevirmiyor. İnsanın kendine karşı dürüst olması tam da bu noktada başlıyor.
Peki bir iyilik yaparken ne bekliyoruz? İnsanların teşekkürünü mü? Karşılığında bize aynı iyiliğin yapılmasını mı? Yoksa gerçekten Allah’ın rızasını mı? Bu sorunun cevabı davranışımızın yönünü değiştirir. Birine yalnızca karşılık almak için yardım ediyorsak, karşılık gelmediğinde kırgınlığımız büyüyebilir. Yapabileceğimiz iyiliği Allah rızası için yapıyorsak, niyetimizi insanların tepkisine bağlamamayı öğreniriz.
Örneğin zor durumda olan birine destek veriyoruz. Onun hayatındaki sıkıntının tamamını ortadan kaldıramayabiliriz. Verdiğimiz desteğin istediğimiz sonucu üretmesini de garanti edemeyiz. Ama niyetimizin ne olduğunu bilebiliriz. Yardım ederken hesabımızı ve sınırımızı dürüstçe belirleyebiliriz. İyiliği gösterişe çevirmeden, karşıdakini borçlu hissettirmeden yapabiliriz. Burada amaç, insanlardan hiçbir zaman bir şey beklememek üzerine iddialı sözler söylemek değil; neden yaptığımızı doğru anlamaktır.
Niyetimiz açık olduğunda birçok kararsızlık da daha anlaşılır hale gelir. İnsan neyi niçin yaptığını bilirse önüne çıkan olayları o amaçla değerlendirebilir. Bir işi Allah rızası için yaptığını söylüyorsa o işte doğruluğa, emanete, adalete ve ölçüye dikkat etmelidir. Güzel niyet, yanlış yöntemi haklı çıkarmaz. Niyet ile amel birbirinden kopmamalı.
Bir insanın inancı, onun ticaretinde görünmeli. Verdiği sözde görünmeli. Eşine ve çocuklarına davranışında görünmeli. Kendisine haksızlık yapıldığında gösterdiği tavırda görünmeli. Bilmediği konuda susabilmesinde görünmeli. Emanet aldığı şeyi geri vermesinde görünmeli. İnsanların hakkını gözetmesinde görünmeli. Yalnızca söylediği büyük cümlelerde değil, küçük tercihlerinde de görünmeli.
Hayatta bazen bize zarar veren insanlar olacak. Bazen kendi yanlışlarımızın sonucuyla karşılaşacağız. Bazen de neyin neden olduğunu hemen anlayamayacağız. Fakat hangi durumda olursak olalım iki ölçüyü birlikte korumamız gerekir: Hakikati aramak ve adaletten ayrılmamak. Bunların biri eksik kaldığında ya edilgenliğe ya da öfkeyle yapılan yeni yanlışlara sürüklenebiliriz.
Allah’ın her şeyi işittiğini ve bildiğini hatırlamak, insana yalnızca teselli vermek için değildir. Bu hatırlayış bizi de sorumluluğa çağırır. Benim söylediğim sözü de biliyor. Benim kimse görmezken aldığım kararı da biliyor. Bir başkasının hakkını nasıl ele aldığımı da biliyor. Öyleyse yalnızca başkasına yapılan hesabı düşünmeyelim. Kendi hesabımıza da bakalım.
Bugün hangi konuda zanna dayanarak hüküm verdim? Hangi emaneti geciktirdim? Hangi yanlışımı haklı göstermek için bahaneler ürettim? Hangi haksızlığa karşı çıkarken üslubumu kaybettim? Hangi iyiliği gerçekten doğru bir niyetle yaptım?
Bunlar ağır sorular olabilir. Ama insanı hakikate yaklaştıran sorular çoğu zaman kolay değildir. Kendimize dürüstçe baktığımızda kusurumuzu da imkânımızı da görürüz. Yanlıştan dönebilme imkânımız vardır. Doğruyu tercih edebilme imkânımız vardır. Verilmiş zamanın değeri de buradadır.
Unutmayalım: Bir başkasının haksızlığı bizim adaletsizliğimiz için gerekçe değildir. Bir başkasının yalanı bizim yalanımızı aklamaz. Bir başkasının emanete ihaneti bizim sorumluluğumuzu azaltmaz. Her insan kendi seçiminin ağırlığını taşır. İnsanların sözü bizi üzebilir, işleri bizi zorlayabilir; ama bütün güç onlara ait değildir.
Öyleyse bugün kendi hayatımıza dönüp tek bir karar verelim: Hakkımızı arayalım, fakat hakkı çiğnemeyelim. Bilgiye değer verelim, fakat bilmediğimizi biliyormuş gibi davranmayalım. Başarı için çalışalım, fakat şükrü unutmayalım. İyilik yapalım, fakat niyetimizi ve yöntemimizi de sorgulayalım. İnandığımızı yalnızca anlatmayalım; yaşayalım.
Son olarak kendimize şunu soralım: Allah’ın her şeyi işittiğini ve bildiğini gerçekten hatırlasaydım, bugün hangi sözümü değiştirir, hangi davranışımı düzeltirdim?
Cevap büyük bir cümlede değil, belki de bugün yapacağımız ilk doğru tercihte saklıdır.

