Yusuf Kıssası: Kıskançlıktan Hikmete, Bilgiden Ameline
28 Mayıs 2024
Bir şeyi duyduğumuzda gerçekten anlamış oluyor muyuz? Okuduğumuz bir bilgiyi hayatımızda uygulamadığımızda o bilgi bizi ne kadar değiştirir? Kur’an’ın bizi çağırdığı nokta tam da burasıdır: Sadece işitmek değil, düşünmek; sadece düşünmek değil, düşündüğünü davranışa dönüştürmek.
Yusuf suresinin başlangıcında apaçık kitabın ayetlerinden söz edilir. Ardından bu Kur’an’ın akledilmesi için Arapça indirildiği bildirilir. Burada önemli bir çağrı var. İnsan, anlamak için zihnini kullanmalı. Sözcükleri tekrar etmekle yetinmemeli. Okuduğunun ne söylediğini, neye yönelttiğini ve kendi hayatında hangi karşılığı olduğunu düşünmeli.
Bir mesleği öğrenirken nasıl ilerliyoruz? Önce dinliyor, inceliyor, deniyoruz. Sonra hatamızı görüyor, yeniden öğreniyoruz. Şoförlük öğrenen insan yalnızca kuralları ezberlemekle usta bir sürücü olmaz. Direksiyon başına geçer, dikkatini toplar, öğrendiğini uygular. Bir işte ustalaşmak da böyledir. Demir işlemek, bir ürün ortaya koymak veya bir işi yönetmek yalnızca bilgiyle bitmez. Bilginin uygulamayla buluşması gerekir.
İman ve ahlak konusunda da aynı soruyla yüzleşmeliyiz. Doğruyu bildiğimizi söylemek yeterli mi? Dürüstlüğü anlatıp dürüst davranmıyorsak, sabrı överken ilk sıkıntıda ölçümüzü kaybediyorsak, öğrendiğimiz bilgiyi ne kadar hayata geçirmiş oluruz? Bilmekle yapmak arasında bir köprü kurulmalıdır. O köprü, günlük kararlarımızdır.
Yusuf suresinde kıssaların en güzelinin anlatıldığı bildirilir. Bu anlatım yalnızca geçmişte yaşanmış olayları öğrenmemiz için değildir. İnsan ilişkilerinde, aile içinde, kardeşler arasında, güven ve kıskançlık karşısında düşünmemize de kapı açar. Ama kıssadan kendi hayatımıza yönelen anlamı görebilmek için önce onu dikkatle okumalıyız.
Hz. Yusuf babasına bir rüyasını anlatır. On bir yıldızı, güneşi ve ayı kendisine secde ederken gördüğünü söyler. Hz. Yakup ise oğluna rüyasını kardeşlerine anlatmamasını öğütler; aksi takdirde ona bir tuzak kurabileceklerinden söz eder. Burada hem bir çocuğun babasına güveni hem de bir babanın insan ilişkilerine dair dikkati vardır.
İnsanın gördüğü, duyduğu veya yaşadığı her şeyi herkese anlatması gerekli midir? Bir bilgi doğru olabilir. Fakat onu kime, ne zaman, hangi amaçla söylediğimiz de önemlidir. Hz. Yakup’un uyarısı, çevremizdeki insanların duygularını ve olası davranışlarını hesaba katmanın değerini düşündürür.
Kıskançlık bazen en yakın ilişkilerin içine yerleşir. Aynı evde büyüyen insanlar birbirinin imkânını, gördüğü ilgiyi, sahip olduğu sevgiyi kıyaslayabilir. Birinin elindeki nimet, diğerinin yüreğinde sevinç uyandıracağı yerde öfke doğurabilir. İşte bu noktada insanın sorumluluğu başlar. Başkasına verilen bir iyiliği kendi eksikliğimiz gibi görmek zorunda değiliz.
Yusuf ve kardeşlerinin yaşadıklarında ders almak isteyenler için ayetler bulunduğu bildirilir. Bu ifade üzerinde duralım. Ders almak istemek önemlidir. Çünkü insan bazen önündeki işareti görür ama ondan öğrenmeyi seçmez. Bazen de kendini her şeyi biliyor kabul eder. O zaman dinlese bile yeni bir şey kazanamaz.
Hayatımızdaki sorunların bir bölümü bu kapanmış öğrenme isteğiyle ilgilidir. Bir işte uzun yıllar çalışmış olabiliriz. İnsanlar bize usta diyebilir. Fakat ‘Ben artık her şeyi biliyorum’ dediğimiz anda yeni fikirlere mesafe koyarız. Oysa bazen bizden küçük birinin gözlemi bile fark etmediğimiz bir ayrıntıyı gösterebilir. Deneyim değerlidir; fakat deneyim öğrenmeye kapalı olmayı gerektirmez.
Öğrenci olabilmek bir eksiklik değildir. Tam tersine, öğrenmeye hazır olmanın ifadesidir. Bilmediğini kabul eden insan soru sorar. Yanıldığını fark eden insan düzeltir. Kendi düşüncesini mutlaklaştırmayan insan başkalarını da dinler. Kur’an’ı anlama çabasında da bu tavır önemlidir. Bir ayeti yıllarca okumuş olmamız, üzerinde artık düşünmemize gerek olmadığı anlamına gelmez.
İlim sahibi olmanın kibirle ilişkisi nasıl olmalı? İnsan öğrendikçe her şeyi bildiğini mi söylemeli, yoksa bilgisinin sınırlarını daha iyi mi görmeli? Allah’ın ilmi karşısında insanın bilgisi sınırlıdır. Geleceğin bir anını bile bütün ayrıntılarıyla bilemeyen insanın bu sınırı hatırlaması, onu küçültmez; daha dikkatli kılar.
Bir konuda bize anlatılan görüşü hemen reddetmek de hemen kabul etmek de düşünmenin yerini tutmaz. Önce dinlemek gerekir. Anlamaya çalışmak gerekir. Sonra öğrendiğimizi değerlendirmek gerekir. ‘Ben zaten biliyorum’ sözü çoğu zaman araştırmayı bitirir. ‘Burada öğrenebileceğim ne var?’ sorusu ise yeni bir kapı açabilir.
Yusuf kıssasının kardeşlik ilişkilerine yönelttiği soru hâlâ canlıdır. Bir ailede çocuklar birbirinden farklı olabilir. Her birinin yeteneği, ilgisi, imkânı ve mizacı ayrı olabilir. Farklılıkları sürekli kıyaslama konusu yaptığımızda sevginin yerini rekabet alabilir. Oysa kardeşlik, birbirinin hayatını yarış pistine çevirmek zorunda değildir.
İnsanların görünürde aynı sorunu yaşaması, aynı sebeplerden dolayı zorlandıkları anlamına gelmez. Geçmişte de eşler arasında anlaşmazlık vardı, bugün de var. Geçmişte de kardeşler arasında kıskançlık vardı, bugün de var. Fakat bir sorunun bugünkü biçimi, içinde yaşadığımız şartlardan etkilenir. Bu yüzden sadece sorunun adını bilmek yetmez; onun hangi sebeplerle ortaya çıktığını da anlamak gerekir.
Bir yıl önce önemli görünen bir mesele bugün aynı ağırlığı taşımayabilir. Beş yıl önceki hedeflerimiz ve korkularımız bugün değişmiş olabilir. Salgınlar, savaşlar, afetler, ekonomik sıkıntılar ve teknolojideki değişimler hayatımızı etkiler. İnsanların ihtiyaçları, alışkanlıkları ve beklentileri değişirken bizim de meselelere dikkatle bakmamız gerekir.
Bugün ilişkilerimize yeni kıyaslama alanları eklenmiştir. Birinin arabası daha yeni, diğerinin telefonu daha pahalıdır. Sosyal medyada bir fotoğraf daha çok beğeni alır; başka biri daha az ilgi görür. Bu küçük gibi görünen karşılaştırmalar zamanla huzuru etkileyebilir. Kendi değerimizi başkalarının sahip olduklarıyla ölçtüğümüzde memnuniyetsizliğimiz kolayca büyür.
Peki sosyal medyada aldığımız bir beğeni bizim için ne ifade ediyor? Bizi beğenen kişinin kim olduğunu, ne düşündüğünü, bize hangi değeri verdiğini çoğu zaman bilmiyoruz. Buna rağmen hiç tanımadığımız insanların tepkisini mutluluğumuzun merkezine yerleştirebiliyoruz. Burada sorun, teknolojinin kendisinden çok ona yüklediğimiz anlamdır.
Bir ürünün tanıtımında, ticarette veya faydalı bir bilginin paylaşılmasında dijital araçlar kullanılabilir. Ama insanın kendi değerini yalnızca görünürlüğüne bağlaması başka bir meseledir. Beğeni sayısı artınca sevinen, azalınca üzülen bir zihin, kendi ölçüsünü nereye koymuş olur? Her insanın bu soruyu kendisine sorması gerekir.
Yusuf kıssasını düşünürken başka insanların sevgisine, ilgisine ve imkânlarına bakışımızı da düşünmeliyiz. Kıskançlık çoğu zaman dışarıda görünen bir farklılıkla başlar. Sonra zihnimiz o farklılığa bir anlam yükler. ‘Onda var, bende yok.’ ‘O daha çok seviliyor.’ ‘O daha çok öne çıkıyor.’ Bu düşüncelerin bizi hangi davranışlara taşıyacağını fark etmek önemlidir.
Şimdi kendi hayatımıza dönelim. Evimizde, işimizde, akrabalarımız arasında bizi zorlayan bir sonuç varsa ne yapıyoruz? Sürekli sonucu mu konuşuyoruz? Yoksa o sonuca yol açan sebepleri de inceliyor muyuz? Bir anlaşmazlığın yalnızca kimin haklı olduğuna indirgenmesi, bazen anlaşmazlığı besleyen asıl davranışları görmemizi engeller.
Üretim yapan bir insan, ortaya çıkan ürün bozuk olduğunda yalnızca ‘Neden böyle oldu?’ diye üzülmez. Kullandığı malzemeyi, yöntemi ve süreci inceler. Bir pilavın tadı beklenenden kötüyse pirince, yağa, ölçüye ve pişirme biçimine bakılır. Sonucu değiştirmek istiyorsak ona yol açan sebepleri anlamak zorundayız.
Hayatımızdaki ilişkilerde de bu düşünme biçimine ihtiyaç duyarız. Evimizde huzur azaldıysa, yalnızca huzurun eksikliğini tekrarlamak çözüm değildir. Söylediğimiz sözleri, gösterdiğimiz tepkileri, birbirimizden beklentilerimizi ve alışkanlıklarımızı gözden geçirmeliyiz. Hangi davranışımız sorunu büyütüyor? Hangi tavrımız dinlemeyi engelliyor? Bunları görmeden değişim beklemek kolay değildir.
Ancak sebep ve sonuç üzerinde düşünmek, hayattaki her olayın bütün hikmetini bildiğimiz anlamına gelmez. İnsan kendi ailesindeki bir meseleyi bile her yönüyle kavrayamayabilir. Dünyada büyük acılar ve savaşlar yaşanırken bütün sebepleri kesin bir dille açıklamak daha da zordur. Bilgimizin sınırını kabul etmek, çabayı bırakmak değildir. Aksine, bilmediğimiz konuda hüküm vermeden önce düşünmektir.
Dünyalık hedeflerimiz de bu ölçüyü gerektirir. Ev sahibi olmak, daha iyi bir işe girmek, kariyerde ilerlemek, para kazanmak veya çocuk sahibi olmak isteyebiliriz. Bunlar insanların hayatındaki gerçek arzularıdır. Ama yalnızca istediğimiz sonuca ulaşıp ulaşmadığımızla kendimizi değerlendirdiğimizde, kontrolümüz dışındaki pek çok şeyi de kendi üzerimize yükleriz.
Kur’an’ın yönelttiği düşünme çağrısı, bütün dikkatimizi geçici sonuçlara bağlamamayı öğretir. Elimizdeki imkânı nasıl kullandığımıza, niyetimize, yaptığımız işe, verdiğimiz kararlara bakmalıyız. Bir hedefe ulaşamamış olmak, tek başına kişinin değerini veya bütün çabasını belirlemez. Asıl mesele, o yolda hangi tutumları benimsediğimizdir.
İnsan bugün güvende olabilir, yarın şartlar değişebilir. Bir toplum bir dönemde güçlenirken başka bir dönemde zorlanabilir. Böyle değişken bir dünyada sahip olduklarımızı değişmez sanmak bizi yanıltır. Bunun için hem şükür hem sabır hem de sorumluluk duygusu gerekir. Geçici imkânları hayatımızın tek ölçüsü hâline getirmemeliyiz.
Şükretmek, zorluğu yok saymak değildir. Sabır, bir yanlış karşısında hiçbir şey yapmadan beklemek de değildir. İnsanın gücü yettiğince doğru sebeplere sarılması, bilmediği konuda kibirlenmemesi ve sonucu her şeyi bilen Allah’a bırakabilmesi önemlidir. Bu teslimiyet, düşünmeyi ve çalışmayı dışlamaz. Aksine, düşünmekle davranmak arasında denge kurmayı gerektirir.
Toplumsal meselelerde de küçükten büyüğe uzanan ilişkileri görmeliyiz. Bireyler birbirini dinlemiyorsa aile içinde anlaşmak zorlaşır. Ailelerde güven ve dayanışma azaldığında akrabalık ve komşuluk bağları da zayıflayabilir. Büyük sorunların çözümünü konuşurken yakın çevremizdeki sorumluluklarımızı tümüyle görmezden gelemeyiz.
Önce kendi sözümüze bakalım. Yakınlarımıza karşı adaletli miyiz? Bize güvenen birinin sırrını koruyor muyuz? Bir kardeşimizin sevincini paylaşabiliyor muyuz? Kendi çocuğumuzu başka çocuklarla sürekli kıyaslıyor muyuz? Öğrenmeye açık mıyız? Kendi hayatımızda atacağımız adımlar bazen çok büyük sözlerden daha anlamlı olabilir.
Yusuf suresinin ilk ayetlerinde hem akletmeye davet hem de aile ilişkilerinin derinliği vardır. Hz. Yusuf’un babasına rüyasını anlatışı güveni; Hz. Yakup’un uyarısı ihtiyatı; kardeşler arasındaki gerilim ihtimali ise insanın iç dünyasındaki kıskançlığı düşünmeye çağırır. Bu anlatımı yalnızca uzak bir tarihin olayı olarak okumak, bize yönelen soruları kaçırmamıza yol açabilir.
İnsanların hayatında değişmeyen bazı temel meseleler vardır: Sevgi ihtiyacı, kıskançlık, korku, umut, güven ve güvenin sarsılması. Ama bunların karşımıza çıkış biçimleri zamana göre farklılaşabilir. Bu yüzden ayetlerin üzerinde düşünürken yalnızca eskiden yaşananı anlamak değil, kendi zamanımızın meselelerini de dikkatle değerlendirmek gerekir.
Bir sorunla karşı karşıya kaldığımızda önce gerçeği anlamaya çalışalım. Duyduklarımızın hepsini hemen doğru kabul etmeyelim. Önceden benimsediğimiz düşüncelerin de sorgulanabilir olduğunu unutmayalım. Sonra öğrendiğimiz hakikatin davranışımıza nasıl yansıdığını görelim. Akletmek, öğrenmek ve amel etmek birbirinden kopuk kalmamalıdır.
Ve kendimize son bir soru soralım: Bugün bildiğim hâlde uygulamadığım doğru nedir? Kime karşı kıskançlıkla, kime karşı önyargıyla hareket ediyorum? Hangi meselede ‘Ben zaten biliyorum’ diyerek öğrenme kapısını kapattım? Hangi sonucun değişmesini istiyor ama o sonucu doğuran davranışımı değiştirmiyorum?
İnsanın öğrenmesi bitmez. Her bilenin üstünde daha iyi bilen vardır. Rabbimizin ilmi karşısında bilgimizin sınırlı olduğunu hatırlayarak okuyalım, düşünelim, dinleyelim ve uygulayalım. Yusuf ve kardeşlerinin yaşadıkları üzerinde de kendi hayatımızdaki ilişkiler üzerinde de ibretle duralım. Allah bize hakkı anlayacak bir zihin, doğruyu yaşayacak bir irade ve yanıldığımızda dönebilecek bir tevazu versin.

