Emek Vermeden Olur mu? Hak Ediş, İrade ve Sorumluluk

22 Ekim 2024

Bir şeyi gerçekten istiyor muyuz, yoksa yalnızca olmuş olmasını mı istiyoruz? Arada büyük bir fark var. İstemek kolay. Güzel bir işimiz olsun, ailemizde huzur olsun, kazancımız artsın, çocuklarımız iyi yetişsin istiyoruz. Peki bunlar için ne yapıyoruz? Öğrenmeye zaman ayırıyor muyuz? Yanlış bir alışkanlığımızdan vazgeçebiliyor muyuz? Bize zor gelen ama gerekli olan bir adımı atıyor muyuz? Çoğu zaman gözümüz sonuca takılıyor. O sonuca götüren süreci ise mümkün olduğu kadar kısaltmak istiyoruz. Hatta bazen tamamen atlamak istiyoruz. Fakat hayatın içinde gördüğümüz çok basit bir gerçek var: Çay bile kendiliğinden demlenmiyor. Suyunu koymak, ateşini ayarlamak, zamanını beklemek gerekiyor.

Bu örneği küçümsemeyelim. Çünkü günlük hayatta kabul ettiğimiz bir ölçüyü, büyük isteklerimiz söz konusu olduğunda unutabiliyoruz. Bir yemek hazırlarken malzemelerin bir araya gelmesi gerektiğini biliyoruz. Yağı fazla koyarsak tadı değişiyor. Ateşi gereğinden çok açarsak yemek yanıyor. Az pişirirsek istediğimiz sonucu alamıyoruz. Demek ki yalnızca malzeme değil, ölçü de önemli. İş hayatımızda, ailemizde ve kendimizi geliştirirken de böyle. Bir hedefin bulunması yetmiyor. O hedefe uygun davranış gerekiyor. Sadece çok uğraşmak da yetmeyebiliyor; doğru yerde, doğru biçimde uğraşmamız gerekiyor. Bu yüzden kendimize yalnızca ne kadar çalıştığımızı değil, neyi öğrenerek ve hangi sorumluluğu üstlenerek çalıştığımızı da sormalıyız.

İnsan bazen rahatını kaybetmek istemediği için başlayamıyor. Uykusundan vazgeçmek zor geliyor. Alıştığı eğlenceyi azaltmak istemiyor. Bilmediği bir şeyi öğrenirken yaşadığı zorlanmayı başarısızlık sanıyor. Oysa bir işi ilk kez yaparken zorlanmamız çok doğal. Tekrar ettikçe elimiz alışıyor, dikkatimizi daha iyi kullanıyoruz, daha önce göremediğimiz ayrıntıları fark ediyoruz. Dün güç gelen bir iş bugün daha kolay olabiliyor. Bu değişim bize şunu gösteriyor: Her zorlanma, yanlış yolda olduğumuz anlamına gelmez. Bazen gelişmenin içinden geçiyoruzdur. Ama burada da ölçüyü koruyalım. Kendimizi tüketmekle emek vermek aynı şey değil. Gayretimizin bizi geliştirmesine ihtiyacımız var; bütün hayatımızı yıpratmasına değil.

Çocuklarımız için de bunu düşünelim. Onları seviyoruz. Bizim yaşadığımız sıkıntıları yaşamasınlar istiyoruz. Ellerinden geldiğince destekliyoruz. Fakat bütün zorluklarını biz çözdüğümüzde onlara ne öğretiyoruz? Her istediği hemen alınan bir çocuk beklemeyi nerede öğrenecek? Hiç sorumluluk üstlenmeden bütün işleri tamamlanan bir çocuk kendi gücünü nasıl tanıyacak? Burada çocuğu mahrum bırakmaktan veya ona acı çektirmekten söz etmiyoruz. Yaşına uygun bir işi yapmasına, bir isteği için çaba göstermesine, başladığını bitirmesine fırsat vermekten söz ediyoruz. Sevgi, onun hayatındaki her engeli kaldırmak değildir. Bazen yanında durup kendi adımını atmasına izin vermektir. Böylece yalnızca istediği şeye değil, bir işi yapabileceğine dair güvene de kavuşur.

Bir insanın elinde güzel bir araba bulunabilir. Ama yalnızca o arabaya bakarak onun ne kadar emek verdiğini bilemeyiz. Bazen bize sunulan imkânla, kendi geliştirdiğimiz beceriyi birbirine karıştırıyoruz. Sahip olmak başka, bir şeyi yapabilir hâle gelmek başka. Hayatta bizi taşıyacak olan yalnızca elimizdeki eşya değil. Öğrendiklerimiz, çalışırken kazandığımız dikkat ve bir sorun çıktığında çözüm arayabilmemiz de bizi taşıyor. Bu yüzden başarıyı sadece dışarıdan görünenle ölçmeyelim. Çocuğumuzun neye sahip olduğunu sorduğumuz kadar neyi kendi başına yapabildiğini de düşünelim. Kendimiz için de aynı soruyu soralım: Benim hayatımda eşya mı çoğalıyor, yoksa bilgim ve sorumluluğum da gelişiyor mu?

Buradan kendi hedeflerimize dönelim. Daha çok kazanmak, daha büyük bir iş kurmak, daha başarılı olmak isteyebiliriz. Fakat bu istek ne zaman bize yön vermekten çıkıp bizi yönetmeye başlıyor? Bir işi bitiriyoruz, ardından yenisini istiyoruz. Bir hedefe ulaşıyoruz, hemen daha büyüğünü koyuyoruz. Durmayı düşününce geride kalacakmışız gibi hissediyoruz. Sonunda neye yetişmeye çalıştığımızı bile unutabiliyoruz. İşimizin büyümesiyle birlikte ailemize ayırdığımız zaman küçülüyorsa bunu görmemiz gerekiyor. Daha çok şeye yetişirken kendimize ve yakınlarımıza hiç yetişemiyorsak durup düşünmeliyiz. Çünkü insanın gücü sınırsız değil. Bir günü istediğimiz kadar uzatamıyoruz. Her şeye aynı anda aynı özeni gösteremiyoruz. Bunu kabul etmek yenilgi değil, kendimizi tanımaktır.

İşin içine sınır koymak burada önem kazanıyor. Hangi işi yapıyorum? Hangi işi yapmıyorum? Ne zaman çalışıyorum? Ne zaman ailemle ilgileniyorum? Bu soruların açık cevapları olmayınca işimiz bütün zamanımıza yayılabiliyor. Önümüze gelen her fırsatı almak zorundaymışız gibi davranıyoruz. Oysa bazen alanımızı daraltmak, yaptığımız işi daha iyi yapmamızı sağlıyor. Her şeyi satmaya, her işi üstlenmeye, herkese yetişmeye çalışmak yerine bir alanda dikkatli çalışabiliyoruz. Böylece yalnızca işimiz değil, hayatımız da düzene kavuşabiliyor. Annemize, babamıza, eşimize, çocuklarımıza vakit ayırabildiğimizi görüyoruz. Sınır her zaman bizi bir şeyden mahrum bırakmıyor. Bazen unuttuğumuz başka güzelliklere yer açıyor. Ölçü koyunca kaybettiğimizi sandığımız zamanın bir bölümünü geri kazanabiliyoruz.

Kur’an’ın insanın seçimlerini ve sorumluluğunu hatırlatması da günlük hayatımızdan ayrı bir konu değil. Nahl suresinde yeniden dirilme üzerine düşünmeye çağrılıyoruz. Bu çağrı bize yalnızca gelecekte ne olacağını düşündürmüyor. Bugün yaptığımızın hesabını da hatırlatıyor. Kazanmak için neyi doğru sayıyorum? Bir sorun çıktığında bütün sorumluluğu başkasına mı bırakıyorum? İşime gelen tercihi yaptıktan sonra sonucu istemediğim gibi olunca kendimi tamamen sorumsuz mu görüyorum? İnsan her olayın sebebi değildir. Başına gelen her şey de kendi seçimiyle oluşmaz. Ama kendi seçiminin bulunduğu yerde onu dürüstçe görebilmesi gerekir. İnanç, hayatımızdaki bu soruları görmezden gelmenin gerekçesi olamaz. Tam tersine onları daha ciddiyetle düşünmemize yardım etmelidir.

Bir başka zorluk da belirsizlik karşısındaki tutumumuz. Bazen geleceğin garantisini arıyoruz. Hangi işe girsek kesin kazanırız, hangi adımı atsak hiç kaybetmeyiz, bunu bilmek istiyoruz. Fakat bütün sonuçları önceden göremiyoruz. Yine de bugün yapabileceğimiz işler var. Bir konuyu araştırabiliriz. Ürettiğimiz şeyi geliştirebiliriz. Eksik bilgimizi tamamlayabiliriz. Bir hesabı daha dikkatli inceleyebiliriz. Güvenilirliği, hiçbir sebebe dayanmayan kolay vaatlerde aramak yerine yapabileceğimiz bu işlere dönelim. Bir ürünün çalışması için düşünmek gerekiyor. Malzemesini, yapısını, kullanımını değerlendirmek gerekiyor. Bir parçadaki hata bütün sonucu etkileyebiliyor. Bunu üretimde kabul ederken kendi hayatımızda neden her şeyi yalnızca istemenin yeterli olacağını düşünüyoruz? Dileğimizle birlikte gayretimizi de ortaya koymalıyız.

Şimdi borç meselesini düşünelim. Bazen büyüme isteğiyle bir yükün altına giriyoruz. Başlangıçta ödemeler küçük görünüyor. Sonraki kazancımızın hepsini karşılayacağını düşünüyoruz. Ama işler beklediğimiz gibi gitmezse o yük bütün hayatımızı etkileyebiliyor. Burada kendimize kızıp kalmak yerine hangi kararı neye dayanarak verdiğimizi incelememiz gerekiyor. Gerçek ihtiyacımız neydi? Daha fazlasına sahip olma isteğimiz ne kadar etkiliydi? Riskimizi gerçekten anladık mı? Bunları konuşmak kolay olmayabilir. Fakat geçmişteki kararımızı hiç sorgulamazsak aynı yöntemi başka bir isimle yeniden seçebiliriz. Bir yanlıştan dönmek bazen daha küçük bir düzeni kabul etmeyi gerektirir. Küçülmek her durumda kaybetmek değildir. Bazen insanı taşıyamadığı bir yükten kurtarır.

Huzuru yalnızca şartların düzelmesine bağlamayalım. Her istediğimiz olduğunda içimizin de mutlaka rahatlayacağını düşünüyoruz. Oysa isteklerimizi sınırlayamadığımızda yeni imkânlar yeni beklentiler doğurabiliyor. Başkasının sahip olduğunu görünce kendi hayatımızı küçümsüyoruz. Sonra eşimizden, ailemizden, işimizden sürekli daha fazlasını bekliyoruz. Bu beklentiler ilişkilerimizdeki teşekkür duygusunu da zayıflatabiliyor. Şükür, gelişmekten vazgeçmek değildir. Elimizdeki iyiliği görerek gelişmeye çalışmaktır. Bir insanın emeğini fark etmek, bize verilen zamanı değerlendirmek, kullanabildiğimiz imkânın kıymetini bilmek de bunun içindedir. Yalnızca eksik olanı gördüğümüzde hayatımızın bütününü eksik sanabiliriz. Oysa dikkatle baktığımızda hem düzelteceğimiz taraflar hem de korumamız gereken nimetler bulunduğunu görürüz.

Bilgimizin hayatımıza ne kadar değdiğine de bakalım. Bir şeyi anlatabiliyor olmamız, onu yaşadığımızı göstermiyor. Sabırdan söz ediyoruz ama işler gecikince kırıcı olabiliyoruz. Güvenden söz ediyoruz ama küçük bir kayıp ihtimalinde dürüstlüğümüz sarsılabiliyor. Aileye önem verdiğimizi söylüyoruz ama onların ne yaşadığını dinleyecek zaman ayırmıyoruz. Burada ihtiyacımız olan yalnızca yeni bir söz öğrenmek olmayabilir. Bildiğimiz bir doğruyu gerçekten uygulamamız gerekebilir. Bir işimizi düzgün yapmak, verdiğimiz sözü tutmak, yakınımızın ihtiyacını dinlemek bazen uzun açıklamalardan daha açık bir cevaptır. Öğrendiğimiz bilgi bir davranışımızı değiştirmiyorsa nerede durduğumuzu yeniden düşünelim. Kendimizi suçlamak için değil, bilgimizle hayatımız arasındaki mesafeyi azaltmak için düşünelim.

Toplumda gördüğümüz yanlışlar karşısında da aynı sorumluluk duygusuna ihtiyacımız var. Rahatsız edici bir şeyi görmemek, onun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Yalnızca bana dokunmasın diye düşünmek, birlikte yaşadığımız insanların ihtiyaçlarını unutturabiliyor. Elbette her sorunu tek başımıza çözemeyiz. Ama gücümüzün yettiği yerde doğruyu söyleyebilir, bir haksızlığa katılmayabilir, yardım edebileceğimiz insanı görebiliriz. Kaygımızı büyütmekle sorumluluk almak aynı şey değil. Bütün gün endişe duyup hiçbir şey yapmadığımızda yoruluyoruz. Yapabileceğimiz doğru işi belirlediğimizde ise korkunun içinden bir hareket alanı çıkarabiliyoruz. Önce kendi sözümüzde, kendi işimizde, kendi ilişkilerimizde güvenilir olmaya çalışalım. Başkasından beklediğimiz özeni kendi davranışımızda da gösterelim. Küçük görünen bir doğruluk da ortak hayatımız için değerlidir.

Bazen de başlamayı zorlaştıran şey, ilk adımın küçük görünmesidir. Yapacağımız işin hemen büyük bir karşılık üretmesini bekliyoruz. Öğrenmeye ayırdığımız kısa zamanı, düzelttiğimiz küçük bir hatayı veya vazgeçtiğimiz gereksiz bir isteği önemsemiyoruz. Oysa alışkanlıklarımız da böyle küçük tercihlerle oluşuyor. Bugün bir işi dikkatle tamamlamak, yarın aynı işi daha güvenle yapmamıza yardımcı olabilir. Bugün çalışma saatimize bir sınır koymak, akşam ailemizle ilgilenmemize imkân verebilir. Bugün bilmediğimizi kabul etmek, yanlışta ısrar etmek yerine öğrenmeye yönelmemizi sağlayabilir. Bunların hiçbirinde gösterişli bir başarı görünmeyebilir. Fakat insanın hayatını taşıyan düzen çoğu zaman böyle kurulur. Kendimize verdiğimiz sözü ciddiye aldıkça davranışımız da daha tutarlı olur. Bu yüzden yalnızca büyük fırsatları beklemeyelim. Elimizdeki küçük imkânı doğru kullanmayı öğrenelim. Bir hedef uğruna kendimizi ve yakınlarımızı tüketmeden de ilerleyebileceğimizi hatırlayalım. Gayretimizle sınırımızı birlikte düşündüğümüzde hem çalışmamızın yönü hem de hayatımızdaki öncelikler daha açık hâle gelir. İhtiyacımız olan, her şeyi birden yapmak değil; bugün yapabildiğimiz doğru işi gerçekten yapmaktır. Bu da değerli bir başlangıçtır.

Bugün kendimize bir soru soralım: Ben hangi sonucu istiyorum ve onun için hangi doğru adımı atıyorum? Cevabımız yalnızca istemekse bir adım daha düşünelim. Öğrenmemiz gerekeni öğrenelim. Ertelediğimiz sorumluluğu yerine getirelim. Gereksiz büyüttüğümüz bir isteğe sınır koyalım. Bir yakınımıza gerçekten zaman ayıralım. Bütün hayatımızı bir günde değiştiremeyebiliriz. Ama bugün daha dürüst bir karar verebiliriz. Emeğimizi doğru yere yöneltebiliriz. Yanlışımızı kabul edip başka bir yol seçebiliriz. Rabbimiz bize faydalı bilgi, ölçülü bir gayret ve doğruyu uygulama gücü versin. Sonucu tek başımıza yönettiğimizi sanmadan çalışalım; çalışmanın yerine yalnızca beklemeyi koymayalım. Çünkü hayatın içinde asıl değişim, istediğimiz şeyi söylemekle değil, onun sorumluluğunu üstlenmeye başladığımızda görünür olur.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir