Hırs mı, Azim mi? Beklentiden Sabra, Bilgiden Teslimiyete
12 Nisan 2023
Bir hedef için çalışırken bizi ayakta tutan şey azmimiz mi, yoksa istediğimiz sonucu hemen görme hırsımız mı?
İkisini aynı sanabiliriz. Hatta çocuğumuza başarılı olsun diye “Hırslı ol” diyebiliriz.
Ama neyi öğretiyoruz: yapılması gerekenlere emek vermeyi mi, yalnızca kazanmış görünmeyi mi?
Bu ayrımı yapamadığımızda çalışırken de beklerken de kendimizi ve yanımızdakileri yorabiliriz.
Hedefe yürümekle, mutluluğu yalnızca hedefe varmaya bağlamak aynı şey değildir.
Azim Sebeplere, Hırs Sonuca Odaklanır
Soru: Hedefimizi düşünüyoruz; peki o hedef için bugün ne yapıyoruz?
Azmi, gereken sebepleri oluşturmak için gösterilen kararlı çaba olarak düşünelim. Hırsı ise sonucu öne alıp o sonuca götüren emeği geride bırakmak üzerinden ele alalım.
Üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenci için bu fark oldukça somuttur.
Sürekli kazanacağı bölümü, elde edeceği unvanı ve çevresinden duyacağı övgüyü düşünmek mümkündür. Ama bugün çözmesi gereken sorular hâlâ önünde durmaktadır.
Azim, o sorularla ilgilenmektir. Bilmediğini öğrenmek ve çalışmayı sürdürmektir.
Hedef vardır; fakat insan yalnızca gelecekteki sonucun içinde yaşamaz. Bugünkü emeğin de bir değeri olduğunu görür.
Bir anne, kızının doktor olmasıyla gurur duyabilir. Ancak doktor unvanının arkasında yıllar süren eğitim, nöbetler, uykusuzluk ve zor görevler vardır.
Sadece “Kızım doktor” cümlesini sevip o mesleğin gerektirdiği emeği görmezsek resmin önemli bir kısmını kaçırırız.
İnsan, istediği sonucun gerektirdiği sürece de hazır olmalıdır.
Burada günlük işimize de bakalım. Bir elektrikçi, lambayı onarırken arızaya yol açan kabloyu fark edip onu da düzeltir.
Sorunun kaynağını bulmaktan ve yaptığı işi düzgün teslim etmekten memnuniyet duyar.
Bir başkası aynı işi sürekli yakınarak anlatabilir. Yaptığı şeyle kurduğu ilişki, yalnızca sonunda eline geçecek karşılıkla sınırlı kalabilir.
Kendi işimizi hangi duyguyla yaptığımızı düşünelim. Sorunu çözmenin değerini görebiliyor muyuz, yoksa yaptığımız her şeyi bir yük gibi mi taşıyoruz?
Bu soru yalnızca iş hayatına ait değildir. Öğrencilikte, ailede ve çocuk yetiştirirken de aynı ayrım karşımıza çıkar.
Azim, bugünkü emeği gelecekteki alkışa feda etmemektir.
Karar Vermek, Netlik Kazanmaktır
Hayatımız kararlarla ilerliyor. Ne zaman kalkacağımızdan hangi işi yapacağımıza kadar sürekli seçim yapıyoruz.
Fakat bir şeyi çok istemekle o konuda net olmak aynı değildir.
Soru: Kararımın gerektirdiği çabayı da kabul ediyor muyum?
Bir iş yeri açmak istediğimizi düşünelim. Yer seçer, giderleri hesaplar, hazırlık yaparız.
Kapıyı açtığımız gün bütün müşterilerimizin hazır olacağını varsayarsak ilk sessizlikte sarsılabiliriz. Oysa kararımızın içinde öğrenmek ve zorlanmak da vardır.
Bir müşteri gelmeyebilir. Yaptığımız iş eleştirilebilir veya bir hatamız yüzünden kayıp yaşayabiliriz.
O anda yalnızca istediğimiz sonucu mu hatırlayacağız, yoksa eksik kalan sebebi mi araştıracağız?
Netlik, karar verdikten sonra hiç düşünmemek değildir. Neyi amaçladığımızı ve o amaç için hangi emeği vereceğimizi unutmamaktır.
İçimizden gelen baskılarla baş etmek için çaba gösteririz. Dışarıdan gelen zorluklarla karşılaşınca da mücadele ederiz.
Ama her iki durumda sabra ihtiyaç duyarız.
Ahkâf suresinin 35. ayetinde, kararlılık sahibi peygamberlerin sabrına dikkat çekilir. Aceleci olmamak da bu çağrının içindedir.
Kararımızı yalnızca her şey yolundayken koruyabiliyorsak, zorluk geldiğinde hangi yöne döndüğümüze bakmalıyız.
Kararlılık, güzel sonucu istemenin yanında o yoldaki sorumluluğu da üstlenmektir.
Sabır: Acıya, Hazza ve Zamana Karşı
Sabır denildiğinde yalnızca acıya katlanmayı düşünebiliriz. Oysa hoşumuza giden şeyler ve zamanın geçişi de sabrımızı sınar.
Yamaçta duran bir ağacı düşünelim. Yağmura, kara ve farklı baskılara rağmen ayakta kalmaya çalışır.
Bu benzetme, zorluk karşısındaki dayanıklılığımızı düşünmemize yardımcı olur.
Bakara suresinin 155. ayetinde korku, açlık ve kayıplarla sınanmaktan söz edilir. Ardından sabredenler müjdelenir.
Sabır, hayatın hiç zorlaşmaması değildir. Zorluk varken nasıl bir tutum göstereceğimizle ilgilidir.
İş kuran insanın müşterisiz geçen günleri olabilir. Kayıp karşısında korkabilir, emeğinin sonucunu göremediği için yorulabilir.
Acıya karşı sabır, böyle bir anda doğru bildiği yolda nasıl devam edeceğini düşünmeyi gerektirir.
Fakat işler düzeldiğinde sınav bitmiş olmaz.
Bu defa kazandığımızı nasıl kullanacağımız karşımıza çıkar. Üç liralık gelirle beş liralık hayat yaşamaya mı başlarız?
Başkalarının yanında daha varlıklı görünmek için imkânımızı aşan harcamalara mı yöneliriz?
İşte hazza karşı sabır da burada düşünülmelidir.
Bir kararı yalnızca zor geldiği için bırakmayız. Bazen hoşumuza giden bir imkân da o karardan dönmemize yol açar.
Soru: Sıkıntıda koruduğum ölçüyü, rahatlık geldiğinde de koruyabiliyor muyum?
Bir de zamana karşı sabır var.
Bir çocuğun doğması ve büyümesi bir süreç ister. Doğan çocuk hemen yürümeye başlamaz.
İşimizde, öğrenmemizde ve aldığımız kararlarda da her şeyin hemen sonuçlanmasını bekleyemeyiz.
Yusuf peygamberin kuyudan zindana uzanan zorluklarını düşünelim. Sonraki imkânlarına bakıp yaşadığı bekleyişi yok sayamayız.
Biz de yalnızca sonucu görüp aradaki zamandan kaçmak isteyebiliriz.
Sabır, zaman geçerken doğruluktan vazgeçmemektir.
Beklenti, Bir Jesti Borca Dönüştürmesin
Soru: İnsanlardan beklediğimiz her şeyi, onların bize borcu gibi mi görüyoruz?
Bir dükkândan alışveriş yaptığımızı düşünelim. Satıcı, böyle bir söz vermemişken bizi evimize kadar bırakıyor.
Buna seviniriz; güzel bir jestle karşılaşmış oluruz.
Ama baştan “Bu kadar alışveriş yaptım, beni eve bırakmalı” diye düşünürsek aynı olay başka türlü yaşanır. Bırakmadığında kırılır, verdiği hizmeti de küçümseyebiliriz.
Aradaki fark, karşı tarafa yüklediğimiz beklentidir.
İyiliği önceden ödenmesi gereken bir borca çevirdiğimizde, beklediğimiz karşılığı alamayınca öfkelenebiliriz.
Çocuğumuzun notlarında da benzer bir durum yaşanır. Hep yüksek not aldığı için artık her sınavda aynı başarıyı göstermesini zorunlu sayabiliriz.
Notu düştüğünde neye ihtiyacı olduğunu anlamak yerine, kendi beklentimizin bozulmasına kızarız.
Eşimizden istediğimiz hediyeler, daha iyi bir ev veya daha gösterişli bir hayat da aynı baskının parçasına dönüşebilir.
Beklentiler çoğaldıkça elimizdekini görmek zorlaşabilir.
Burada kendi içimizdeki açlığa bakalım. Daha çok para mı istiyoruz, daha çok beğenilmek mi, başkalarına bir şey ispatlamak mı?
Sosyal medyada gördüğümüz hayatları kendimize ölçü aldığımızda, kendi hayatımız sürekli eksik görünebilir.
Bir insanın çok kazanmasıyla elindekinden memnun olması aynı şey değildir. İsteklerimiz büyüdükçe sahip olduklarımız da gözümüzde küçülebilir.
Bu bakışta rızkı Allah’tan bilmek, insanlara ve belirli sonuçlara yüklediğimiz mutlak beklentiyi sorgulatır.
Çalışır, sebepleri oluştururuz. Ama her şeyin mutlaka zihnimizde kurduğumuz biçimde gerçekleşeceğini varsaymayız.
İnsanlara bağladığımız beklenti büyüdükçe, gördüğümüz iyiliğin kıymeti küçülmesin.
Bilmek Yetmiyorsa Nereden Başlayacağız?
Bütün bunları çok güzel anlatabiliriz. Azmi, hırsı, sabrı ve beklentiyi birbirinden ayırabiliriz.
Peki bildiğimizi neden her zaman yaşayamıyoruz?
Muhasebeyi çok iyi bilip hesabı sürekli yanlış yapan bir insan gibi, bilgimizle davranışımız arasında bir mesafe kalabilir.
Ezberimiz güçlüdür; ama karar anında yine eski alışkanlığımıza döneriz.
Soru: Her şeyi bildiğimi mi sanıyorum, yoksa uygulamak için de yardıma ihtiyacım olduğunu kabul ediyor muyum?
Burada dua, tövbe ve şükür yeniden önem kazanır.
Allah’tan yalnızca güzel bir sonuç istemeyelim. Bildiğimiz doğruyu yaşayabilmek, kendimizi kandırmamak ve hatamızdan dönebilmek için de yardım isteyelim.
İlim sahibi olmak, insanı kendiliğinden kibirden korumaz. Bilgimiz arttıkça başkalarını küçümsemeye başlıyorsak kendi hâlimizi sorgulamalıyız.
Secdede muhtaçlığımızı kabul etmek, “Ben hallederim” düşüncesinden farklı bir yöneliştir.
Yanlış yaptığımızı görür, bağışlanmayı isteriz. Bize verileni fark eder, şükretmeye çalışırız.
Anlatmakla yetinmeyip kendi hayatımıza dönmek gerekir.
Bir konuda karar aldıysak bugün oluşturabileceğimiz sebebe bakalım. Sonucu tekrar tekrar düşünmek yerine, o iş için gereken emeği verelim.
Zorluk geldiğinde sabrı, hoşumuza giden imkân geldiğinde ölçüyü unutmayalım. Beklerken de başkalarını beklentimizin altında ezmeyelim.
Başlangıçtaki soruya dönelim: Bizi yürüten azim mi, hırs mı?
Cevabı yalnızca hedefimizin büyüklüğünde değil, o hedefe giderken nasıl yaşadığımızda arayalım.
Rabbimiz bize doğruyu anlamayı ve uygulamayı nasip etsin. Çabamızı sabırla, bilgimizi tevazuyla, beklentilerimizi teslimiyetle buluştursun.
Sonucu zorlamadan emeğini ver; doğru yolda kalmak için Rabbinden yardım iste.
