Öfkemiz Bizi Nereye Götürüyor? Nefret, İntikam ve Affetmek
24 Mayıs 2023
Soru: Bir an öfkelendiğimiz için, bir insanla aramıza yıllarca sürecek bir mesafe koymaya değer mi?
O anda söyleyeceğimiz söz bize haklı gelebilir. Karşılık vermek, içimizdeki acıyı hafifletecekmiş gibi görünebilir.
Fakat öfke geçtikten sonra, kırdığımız insan ve söylediğimiz söz yerinde kalır.
Bazen üzerinden zaman geçer ve “Ben buna neden bu kadar öfkelenmişim?” diye düşünürüz.
İşte o soruyu, zarar verdikten sonra değil, öfke bizi yönlendirirken sorabilmeye ihtiyacımız var.
Duygularımızı yok etmekten değil, onları nasıl beslediğimizi fark etmekten söz ediyoruz.
Öfke nerede başlıyor, nereye varıyor?
Öfke, nefret ve intikam birbirine yakın görünse de aynı şey değildir.
Öfkeleniriz. Ardından o kızgınlığı içimizde tutup büyütebiliriz.
Sonra yalnızca yaşanan olaya değil, karşımızdaki insana da düşman olmaya başlayabiliriz.
İntikam isteği ise bize yapılanın acısını karşımızdakinden çıkarma arzusuna dönüşür. Bu noktada zihnimiz, meseleyi çözmekten çok ona nasıl karşılık vereceğimizle meşgul olur.
Bir anne ile oğlu arasındaki kırgınlığın yirmi yılı aşan bir uzaklığa dönüştüğünü düşünelim.
Başlangıçta bir olay vardı. Fakat zamanla bütün ilişki o olayın içine sıkışıp kalmış olabilir.
Fikir ayrılığı yaşayan iki akraba da birbirini kırabilir. Aynı düşünmemenin bedeli, araya giren uzun bir soğukluk olabilir.
Trafikte ise bazen bir korna sesi yeter. Küçük bir hata, karşılıklı hakaretlere ve daha ağır sonuçlara taşınabilir.
Burada kendimize dönelim.
Soru: Bizi yalnızca yapılan davranış mı öfkelendiriyor, yoksa onu kimin yaptığı da tepkimizi değiştiriyor mu?
Sevdiğimiz birinin hatasını kolayca geçiştirebiliriz. Aynı hatayı zaten hoşlanmadığımız biri yaptığında çok daha sert davranabiliriz.
Demek ki kendi tepkimizin içinde de bakmamız gereken bir taraf var.
Bu yüzden geçmişte çok öfkelendiğimiz bir olaya yeniden bakmak yararlı olabilir. O gün hayatımızın en büyük meselesi gibi görünen şey, bugün aynı ağırlığı taşımayabilir.
Aradan geçen zaman bize başka bir bakış kazandırmış olabilir. Acaba o bakışı, öfkemizin en yoğun olduğu anda da hatırlamaya çalışabilir miyiz?
Bu soruyu kendimize dürüstçe soralım.
Haksızlığa uğramış olabiliriz. Fakat bu, verdiğimiz her karşılığın kendiliğinden doğru olduğu anlamına gelmez.
Öfkemizin bir sebebi olması, her davranışımızı haklı yapmaz.
Öfkeyi yenmek, haksızlığı onaylamak değildir
Âl-i İmrân suresinin 134. ayetinde, bollukta ve darlıkta harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları bağışlayanlar birlikte anılır.
Ayet, öfkenin hiç hissedilmediği bir hayattan değil, öfke karşısındaki davranıştan söz eder.
Şûrâ suresinin 37. ayetinde de öfkelendiklerinde bağışlayanlardan bahsedilir.
Bu ifadeler bizi kendi tercihimize çağırır. O duyguya kapıldığımızda ne yapacağımızı düşünmemizi ister.
Öfke duyduk diye kendimizi bütünüyle kaybetmek zorunda değiliz. Sözümüzü, tavrımızı ve atacağımız adımı yeniden değerlendirebiliriz.
Soru: Sakin kalmak, yapılan yanlışı doğru kabul etmek midir?
Hayır. Sakinlik, yanlışa karşılık verirken kendi ölçümüzü koruyabilmektir.
Öfkenin her durumda yalnızca zarar verdiğini düşünmek de meseleyi eksik bırakır. Bir yanlış karşısında harekete geçme isteği duyabiliriz.
Fakat harekete geçerken bilgimizi, ölçümüzü ve merhametimizi korumamız gerekir. Duygunun şiddeti arttı diye kendimizi sorgulamaktan vazgeçemeyiz.
Gözümüzün yalnızca karşılık vermeyi görmesi, çözümü gördüğümüz anlamına gelmez. Önemli olan, yanlışla mücadele ederken yanlış yapmamaktır.
Şûrâ suresinin 40. ayeti, kötülüğe karşılıkta denkliği hatırlatır. Affedip barışı sağlayanın mükâfatının Allah’a ait olduğunu bildirir.
Aynı ayette Allah’ın zalimleri sevmediği de belirtilir.
Öyleyse hakkı gözetmekle öfkeyi büyütmek aynı yol değildir. Sınırı aşmamak, tam da incindiğimiz yerde önem kazanır.
Bir düşünelim: Yapılan haksızlığın sona ermesini mi istiyoruz, karşımızdakinin mutlaka acı çekmesini mi?
Bu iki istek arasındaki farkı görmek kolay olmayabilir. Ama o fark, attığımız adımın niyetini anlamamıza yardım eder.
Mükâfat beklentimizi yalnızca karşımızdaki insanın davranışına bağlamayalım. Allah’ın adaletine güvenmek, içimizdeki hesaplaşmayı da yeniden düşünmemizi sağlar.
Allah’ın cezalandırmasını kendi incinmişliğimizle bir tutmamalıyız. Biz olayın yalnızca gördüğümüz tarafını biliyor olabiliriz.
Kendi öfkemizle karar verirken yanılabilir, sınırı aşabiliriz. Bu yüzden adaleti kendi kızgınlığımızın adı hâline getirmemeliyiz.
Allah’ın hiçbir hakkı gözden kaçırmadığına inanmak, her hesabı kendi elimizle kapatma arzusundan uzaklaşmamıza yardım edebilir. Güvenimiz, intikam isteğimize değil, Rabbimizin adaletine dayansın.
Öfkemizi hangi sözlerle besliyoruz?
Bir tartışma sırasında içimizden peş peşe cümleler geçebilir.
“Bunu da söylemeliyim. Bu yaptığını da yüzüne vurmalıyım.”
Sanki susarsak kaybedecekmişiz gibi hissedebiliriz.
Oysa her aklımıza geleni söylediğimizde, konuşmanın sonu daha da ağırlaşabilir. Bir hakareti başka bir hakaret izler.
Sonra yaşadığımız olayı birine anlatırız. Karşımızdaki kişi “Ben olsam böyle bırakmazdım” diyerek öfkemizi daha da besleyebilir.
Bir başkası da aynı yönde konuştuğunda, intikam isteğimizi haklı görmeye başlayabiliriz.
Burada vesvese üzerinde durmak önemlidir.
Yalnızca dışarıdan duyduğumuz sözleri değil, kendi kendimize tekrar ettiğimiz cümleleri de fark etmeliyiz.
İş arkadaşımızın bir sözünü zihnimizde tekrar tekrar çevirdiğimizde, olay bitse bile içimizdeki tartışma sürebilir.
Olay sona ermiş olabilir; biz onu kendi içimizde sürdürüyor olabiliriz.
Nâs suresindeki sığınma çağrısını burada hatırlayalım. Bizi kötülüğe yönelten fısıltılar karşısında Rabbimizden yardım isteyelim.
Öfke anında hemen cevap vermemek, susmak ve sakin bir yere çekilmek, durup düşünmek için bir aralık açabilir.
Dua etmek, abdest almak ve Allah’ı anmak da bu yönelişin parçası olabilir.
Buradaki amaç, kendimizi haklı çıkaracak yeni bir söz bulmak değildir. Yanlışa sürüklenmeden ne yapacağımızı görebilmektir.
Güçlendiğimizde merhametimiz kalıyor mu?
Öfkemiz, yalnızca haksızlığa uğradığımızda ortaya çıkmaz. Her istediğimizi yapabileceğimizi sandığımızda da büyüyebilir.
Elimizde yetki varsa, çalışanımıza bağırmayı kolay görebiliriz. Evde sözümüz geçiyorsa, eşimizin veya çocuğumuzun kırılmasını önemsemeyebiliriz.
Soru: Karşımızdaki bize cevap veremediği için mi kendimizi haklı sanıyoruz?
Gücümüz arttığında merhametimizi koruyup koruyamadığımıza bakmalıyız.
Birine karşılık verebilecek durumda olup kendini tutmak, önemli bir tercihtir. Yapabiliyor olmak, yapmamız gerektiği anlamına gelmez.
Firavun’a gönderilen Musa ve Harun’a yumuşak söz söylemelerinin emredilmesi de bu noktada düşündürücüdür.
Karşımızdaki insanın yanlışı, bizim dilimizin ölçüsünü kaybetmesini zorunlu kılmaz.
Sonuca aşırı bağlandığımızda da benzer bir sorun yaşayabiliriz. Çalıştığımız gün beklediğimiz kazancı elde edemeyince öfkemizi yakınlarımıza taşıyabiliriz.
Patronumuza, çalışanımıza ya da evdekilere sert davranabiliriz. Oysa beklentimizin gerçekleşmemesi, onları incitmemize gerekçe değildir.
Hayatımızın amacını hatırlamak burada önem kazanır. Yaptığımız işi ve insanlarla ilişkimizi Allah rızasından koparmamaya çalışalım.
Yalnızca elimizdeki imkânı değil, o imkânla nasıl davrandığımızı da düşünelim.
Beklentilerimizin ne kadar büyüdüğüne de bakalım. Daha çok tüketirken daha kolay memnun olacağımızı sanabiliriz.
Ama istediğimiz olmadığında hemen kızıyorsak, kendimize dönüp düşünmemiz gerekir. İmkânlarımız arttığı hâlde insanlara tahammülümüz azalıyor mu?
Bir çalışanı veya yakınımızı incitirken, aslında kendi beklentimizin gerçekleşmemesine mi tepki gösteriyoruz? Bu sorular, öfkemizin yönünü fark etmemize yardımcı olabilir.
Güç, merhameti gereksiz kılmaz; merhametin değerini daha görünür yapar.
İlk adımı kim atacak?
İki kardeşin birbirine küstüğünü düşünelim. İçlerinden biri, Allah’ın rızasını gözeterek barışmak için ilk adımı atıyor.
Bu, yalnızca bir konuşmayı yeniden başlatmak değildir. “Neden ben gideyim?” diyen iç sese rağmen bir tercih yapmaktır.
Gurur, bazen kapıyı açmamızı bile zorlaştırabilir. Karşımızdakinin gelmesini beklerken kırgınlığı büyütebiliriz.
Affetmeyi düşünmek, yaşananın bizi incitmediğini söylemek değildir.
İncindiğimiz hâlde, o acının hayatımızı sürekli intikam etrafında döndürmesine razı olmamaktır.
Öç alma düşüncesine ayırdığımız zamanı hatırlayalım. Zihnimizi ve emeğimizi neye harcıyoruz?
Aileler arasında büyüyen kan davaları, intikamın yalnızca iki insan arasında kalmadığını gösterir. Bir düşmanlık yeni acıları besleyebilir.
Bu yüzden başkasının öfkesini körükleyen kişi olmamaya da dikkat edelim. Bize anlatılan bir kırgınlığı yeni bir hesaplaşmaya çevirmeyelim.
Kendi hayatımızda ise öfkelendiğimiz bir anı düşünelim. O anda söylediğimiz sözün arkasında haksızlık kaygısı mı, incinen gururumuz mu vardı?
Bu soruyu sormak, karşımızdakinin hatasını silmez. Kendi davranışımızın sorumluluğunu görmemize yardım eder.
Soru: Bugün bir kırgınlığı daha mı besleyeceğiz, onu büyütmeyen bir adım mı atacağız?
Bir sonraki öfke anında hemen cevap vermeden durmayı deneyelim. Rabbimize sığınalım ve söylemek üzere olduğumuz sözün sonucunu düşünelim.
Duygumuzu fark edelim, sınırı koruyalım, barışa açılan kapıyı gözden kaçırmayalım.
Bu alışkanlık bir anda yerleşmeyebilir. Sakin kaldığımız bir olaydan sonra başka bir olayda yeniden zorlanabiliriz.
Yine de bu, kendimizi eğitmekten vazgeçmemizi gerektirmez. Hangi sözün bizi kışkırttığını ve hangi düşüncenin öfkemizi büyüttüğünü fark ederek ilerleyebiliriz.
Kur’an’ı okumakla günlük davranışımız arasında bağ kuralım. Öğrendiğimiz ölçüyü, en çok zorlandığımız anda hatırlamaya çalışalım.
Baştaki soruyu unutmayalım: Bir anlık öfkeye, yıllarımızı teslim etmeye değer mi?
Öfke bir anda gelebilir; onu yıllarca beslemek zorunda değiliz.
