Sıkıntı Geçince Neyi Değiştirmiş Olacağız?
18 Eylül 2023
Yalnızca sıkıntının bitmesini mi istiyoruz?
Soru: Zor bir dönemden çıkmayı isterken, o dönemden nasıl bir insan olarak çıkacağımızı da düşünüyor muyuz?
Bir sorun yaşarız.
Çözülmesini isteriz.
Dua eder, bir yol açılmasını bekleriz.
Bu çok anlaşılır bir istektir.
Fakat bazen bütün dikkatimizi sorunun bitmesine veririz.
Kendi tutumumuzu düşünmeye ayırdığımız yer çok dar kalır.
En‘âm suresinin 40 ve 41. ayetleri, büyük bir sıkıntı ihtimali karşısında insanın kime yöneleceğini sorar.
İnsan güvendiği şeylerin yeterli olmadığını gördüğünde, kendi sınırını daha açık hisseder.
Elindeki imkânların her şeyi karşılamadığını fark eder.
Böyle bir anda Allah’a yönelmek, aczimizi kabul etmeyi de içerir.
Her şeyi kendimizin yönetemeyeceğini görürüz.
Fakat dua, istediğimiz sonucu kesin olarak elde ettiğimiz bir alışveriş değildir.
İstemek bize aittir.
Sonucu bütünüyle kendi arzumuzla belirleyemeyiz.
Bu ayrım, yönelişimizin samimiyetini düşünmemizi sağlar.
Allah’a yalnızca istediğimiz sonucu verdiği sürece mi güveniyoruz?
Yoksa kendi bilgimizin ve gücümüzün sınırını gerçekten kabul ediyor muyuz?
Bunu söylemek kolaydır.
Yaşanan bir zorluğun içinde korumak ise emek ister.
İnsan hem elinden geleni yapabilir hem de her şeyi kontrol edemediğini bilebilir.
Dua ederken yalnızca hayatın dış şartlarına değil, kendi yönümüze de bakalım.
Uyarıyı duyunca kalbimiz nasıl karşılık veriyor?
En‘âm suresinin 42 ve 43. ayetleri, sıkıntı karşısında yönelişi ve kalbin katılaşmasını gündeme getirir.
Bu ayetleri okurken öncelikle kendi davranışımızı düşünmeliyiz.
Bir uyarı aldığımızda ne yapıyoruz?
Durup dinliyor muyuz?
Yoksa hemen kendimizi savunacak cümleleri mi hazırlıyoruz?
İnsan kendi yanlışını görmekten kaçınabilir.
Çünkü yanlışını kabul ederse bir şey değiştirmesi gerekecektir.
Alıştığı davranışı bırakması gerekebilir.
Birinden özür dilemesi gerekebilir.
Bir sorumluluğu üstlenmesi gerekebilir.
Bu yüzden bazen açıklamalarını çoğaltır.
Herkesin hatasını anlatır.
Şartların zorluğunu anlatır.
Kendi payına geldiğinde ise konuşma kısalır.
Oysa bir yanlışı fark etmek, kendimizi bütünüyle kötü ilan etmek değildir.
Daha doğru bir davranışın kapısını aralamaktır.
Burada dikkatli olmamız gereken başka bir nokta da vardır.
Başkasının yaşadığı sıkıntıyı görüp onun hakkında kesin manevi hükümler veremeyiz.
Bir insanın acısını, kendimizi üstün görmenin gerekçesine dönüştürmemeliyiz.
Bu hatırlatmaları önce kendi yönelişimiz için okumalıyız.
Soru: Bana dokunan bir sözde yalnızca kusur mu arıyorum, yoksa haklı bir pay olup olmadığını da düşünüyor muyum?
Her eleştiri doğru olmayabilir.
Her yorum adil olmayabilir.
Fakat bu, hiçbir uyarıyı dinlemememizin gerekçesi değildir.
İnsanın kendi hatasını duyabileceği bir açıklığa ihtiyacı vardır.
Bu açıklık, kendisini savunma hakkından vazgeçmesi değildir.
Doğru bir uyarıyı, sırf canını sıktığı için reddetmemesidir.
Tövbe ederken hangi davranışa dönüyoruz?
Pişmanlık duyabiliriz.
Allah’tan bağışlanma isteyebiliriz.
Fakat pişmanlığımızın hayatımızdaki karşılığını da düşünmek gerekir.
Neyi yanlış yaptık?
Hangi davranışı değiştirmemiz gerekiyor?
Aynı şartlarla karşılaştığımızda neyi farklı yapacağız?
Bu sorular sorulmadan, pişmanlık bazen belirsiz bir duygu olarak kalabilir.
İnsan üzülür, fakat neye yöneleceğini göremez.
Bir süre sonra alıştığı davranışa yeniden döner.
Yanlışın adını koymak bu yüzden önemlidir.
Bir sözümüzü tutmadıysak, bunu genel bir üzüntünün içinde kaybetmeyelim.
Bir sorumluluğu ihmal ettiysek, onu başka meselelerle örtmeyelim.
Kendi payımıza düşeni açıkça görebilelim.
Başkalarının etkisi bulunabilir.
Fakat onların etkisini anlatmak, kendi seçimimizi hiç düşünmememize yol açmamalıdır.
Bir arkadaşımızın davranışı bizi etkilemiş olabilir.
Bir çevre içinde alışkanlık kazanmış olabiliriz.
Yine de bugün fark ettiğimiz yanlış karşısında kendi tutumumuzu seçmemiz gerekir.
Tövbe, yalnızca geçmişten üzülmek değil, yönümüzü yeniden düşünmektir.
İnsan bunu yaparken kendisine karşı acımasız olmak zorunda değildir.
Yanlışını küçültmeden de ümit edebilir.
Sorumluluğunu kabul ederek de yeniden başlayabilir.
Kendi hatasına bakmak ile kendi değerini bütünüyle silmek aynı şey değildir.
Bu ayrımı korumak, değişimin daha sahici olmasına yardım eder.
Önemli olan sürekli aynı savunmayı üretmek değildir.
Bugün neyi düzeltebileceğimizi görmektir.
Sahip olduklarımız hayatımızın tamamı mı?
İşimizin iyi gitmesini isteriz.
Maddi olarak rahatlamak isteriz.
Geleceğimize ilişkin imkânlarımızın artmasını isteriz.
Bunlar hayatın içinde yer alır.
Fakat bütün varlığımızı bunlara bağladığımızda, her değişim bizi bütünüyle sarsabilir.
Bir işteki sorun, yalnızca o işle ilgili bir sorun olarak kalmaz.
Kendi değerimize ilişkin bir hükme dönüşebilir.
Bir kaybı, hayatın tamamının kaybı gibi yaşayabiliriz.
İşte burada sahip olduklarımızla kurduğumuz ilişkiyi düşünmek gerekir.
Elimizdeki şeyi kullanıyor muyuz?
Yoksa kendimizi yalnızca onunla mı tanımlıyoruz?
En‘âm suresinin 44. ayetinde, uyarıları unutanlara imkân kapılarının açılması ve sonrasında yaşananlar anlatılır.
Bu hatırlatma, bolluğu kendiliğinden bir doğruluk belgesi saymamamız gerektiğini düşündürür.
İmkânın artması, bütün seçimlerimizin doğru olduğunu kanıtlamaz.
Rahatlık da sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
İnsan yalnızca kaybettiğinde değil, kazandığında da kendisine bakmalıdır.
Soru: İşler yoluna girdiğinde daha sorumlu mu oluyoruz, yoksa artık hiçbir şeyi düşünmemize gerek kalmadığını mı sanıyoruz?
Bir hedefe ulaşmak sevinç verebilir.
Fakat hedefe ulaşırken geriye ittiğimiz doğrular varsa, onları yok sayamayız.
Kazancın yanında niyetimizi de düşünmeliyiz.
Rahatlığın yanında ilişkilerimizi de düşünmeliyiz.
Elimizdeki imkânın başkalarının hayatına nasıl yansıdığını da düşünmeliyiz.
Bütün bunlar, dünyadan uzaklaşmayı gerektirmez.
Dünyayla daha ölçülü bir ilişki kurmayı gerektirir.
Şartlar değişmeden bakışımız değişebilir mi?
Bazen dışarıdaki sorunun hemen çözülmesi mümkün olmaz.
Karşımızdaki insan istediğimiz gibi davranmayabilir.
Bir ilişkinin düzelmesi zaman alabilir.
Bütün şartları tek başımıza değiştiremeyebiliriz.
Fakat kendi sorumluluğumuzun sınırını görmek yine de önemlidir.
Elimizden geleni yapmak başka şeydir.
Başkasının yerine karar vermeye çalışmak başka şeydir.
Kendi görevimizi yerine getirdikten sonra, bütün sonucu kontrol etmeye çalışmak bizi yorabilir.
Bu yüzden neyin bize ait olduğunu ayırt etmeliyiz.
Neyi söyleyebiliriz?
Neyi yapabiliriz?
Hangi noktada başka bir insanın tercihi başlar?
Bu ayrım, yaşanan sorunu önemsiz saymak değildir.
Kendi gücümüzü doğru yere yöneltmektir.
Şükür de benzer biçimde, yaşanan zorluğu yok saymak anlamına gelmez.
Dar ve nemli bir evde yaşayan, hareket etmekte zorlanan bir kadının misafirine çay teklif ettiğini düşünelim.
Kendi sıkıntısının içinde bile paylaşabileceği bir şey görmektedir.
Bu tavır, onun ihtiyaçlarını görmezden gelmemizi gerektirmez.
Fakat insanın elindeki nimete nasıl baktığını düşündürür.
Bazen çok imkânın içinde yalnızca eksiklerimizi sayarız.
Bazen sınırlı imkânın içinde paylaşacak bir şey bulunur.
Burada birbirimizin acısını yarıştırmamalıyız.
Kendi bakışımızı düşünmeliyiz.
Elimizde gerçekten ne var?
Neyi sürekli gözden kaçırıyoruz?
Hangi iyiliği yapabilecek durumdayız?
Hayatın bütün sorunları bir anda çözülmeyebilir.
Fakat bu, bugün hiçbir sorumluluk alamayacağımız anlamına gelmez.
Bir yanlışımızı kabul edebiliriz.
Bir sözümüzü yerine getirebiliriz.
Bir imkânımızı paylaşabiliriz.
Başkasının seçimini zorlamadan kendi davranışımızı düzeltebiliriz.
Başta, sıkıntı geçince nasıl bir insan olacağımızı sorduk.
Bu soruyu yalnızca geleceğe bırakmayalım.
Değişimin bir kısmı, sıkıntı henüz devam ederken de başlayabilir.
Daha dürüst bir bakışla.
Daha açık bir sorumlulukla.
Elimizdekini fark eden bir şükürle.
İnsanın bütün dikkatini tek bir soruna vermesi anlaşılabilir.
Özellikle o sorun hayatını doğrudan etkiliyorsa, başka şeyleri görmek zorlaşabilir.
Yine de kendi hayatımızı yalnızca o sorunun adıyla tanımlamamaya çalışabiliriz.
Bir zorluk vardır.
Onun yanında hâlâ taşıdığımız sorumluluklar ve yararlanabildiğimiz imkânlar da vardır.
Bunları hatırlamak, zorluğu küçümsemek değildir.
Hayatın bütününü gözden kaçırmamaktır.
Şükür, bu bütünün içindeki nimeti fark etmeye yardım eder.
Gayret ise değiştirebileceğimiz şeye yönelmemizi sağlar.
Dua da kendi sınırımızın bilinciyle Allah’a yönelişimizi taşır.
Bunların hiçbiri diğerini gereksiz kılmaz.
Elimizden geleni yapmak, her sonuca hükmettiğimiz anlamına gelmez.
Allah’a yönelmek de üzerimizdeki görevi başkasına bırakmak anlamına gelmez.
Bu dengeyi kendi ilişkilerimizde düşünelim.
Bir yakınımızla açıkça konuşabiliriz.
Kendi yanlışımızı kabul edebiliriz.
Beklentimizi dürüstçe ifade edebiliriz.
Fakat onun bizim istediğimiz cevabı vermesini bütünüyle yönetemeyiz.
Kendi sorumluluğumuzu yerine getirmekle sonuç üzerindeki gücümüzü ayırmalıyız.
Böylece bütün hayatımızı başka birinin değişmesine bağlamamış oluruz.
Önümüzdeki iyi davranışı sürekli ertelemeyiz.
Rahatlığın gelmesini beklerken doğruluğu askıya almayız.
Bugün yapabileceğimiz bir iyiliğe yöneliriz.
Bu yöneliş bütün sorunları bir anda ortadan kaldırmayabilir.
Fakat kendi payımıza düşeni daha açık görmemizi sağlar.
Sıkıntının bitmesini isterken, onun içinde nasıl davrandığımızı da düşünmüş oluruz.
Soru: Bugün yalnızca şartların değişmesini mi bekliyoruz, yoksa bize düşen değişime de yöneliyor muyuz?

