Ömrün Sonunu Bilmiyoruz: Gayb, Doğru Yol ve Teslimiyet

6 Haziran 2021

Ne kadar zamanımız kaldığını bilmiyoruz

Bazen hayatımızı öyle bir planlıyoruz ki sanki önümüzdeki yılların tamamı bize verilmiş gibi konuşuyoruz. Şu tarihte işimizi büyüteceğiz, sonra bir ev alacağız, çocuğumuz büyüyecek, evlenecek, ardından biraz rahat edeceğiz. Plan yapmak elbette hayatın bir parçası. Fakat bu planların arasında çok önemli bir gerçeği unutabiliyoruz: Kendi ömrümüzün ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Bunu yalnızca korkmak için düşünmeyelim. Bugünkü sözümüze, emeğimize ve insanlarla ilişkimize daha dikkatli bakmak için hatırlayalım.

A’râf suresindeki hatırlatmalar bizi yaratılanlara, hayatın düzenine ve yaklaşan sona bakmaya çağırıyor. Gözümüzün önünde doğanlar, büyüyenler ve ölenler var. Buna rağmen ölüm sanki yalnızca başkalarının başına gelecekmiş gibi yaşayabiliyoruz. Yaşımız gençse daha çok zamanımız olduğunu düşünüyoruz. Oysa yaşımız ne olursa olsun yarın için kesin bir söz veremiyoruz. İşte bu belirsizlik, bugün yapabileceğimiz doğru bir şeyi sürekli ertelemememiz gerektiğini düşündürüyor.

Kendimize soralım: Bugün son günümüz olsaydı, hangi sözümüzü düzeltmiş olmak isterdik? Kimin hakkını teslim etmek, kimi aramak veya hangi yanlıştan dönmek isterdik? Bu soruyu sorduktan sonra hayatı bırakıp bir köşeye çekilmek gerekmiyor. Çalışmaya, ailemizle ilgilenmeye ve geleceğe hazırlanmaya devam ederiz. Fakat geleceğin sahibiymiş gibi davranmadan, bize verilen bugünün sorumluluğunu taşıyarak yaşarız.

Bilmediğimiz gelecek hakkında kesin konuşmak

İnsan geleceği merak ediyor. Ne zaman öleceğini, işinin nasıl gideceğini, çocuğunun ne yaşayacağını bilmek istiyor. Bazen birinin çıkıp bütün sorularımıza kesin cevap vermesini bekliyoruz. Birkaç tahminin doğru çıkması bile o kişiye gereğinden fazla güvenmemize yol açabiliyor. Fakat bir ihtimali söylemekle gaybı bilmek aynı şey değildir. Hele insanların korkularını kullanarak kendisini her şeyi bilen biri gibi gösteren kişilere karşı dikkatli olmamız gerekir.

A’râf suresinin 187 ve 188. ayetleri etrafındaki anlatımda, bilginin sınırı üzerinde duruluyor. Son saatin bilgisi Allah katındadır. Elçinin kendisine verilen görevi anlatması ile geleceğin bütün ayrıntılarını bildiğini iddia etmesi birbirine karıştırılmamalıdır. Bizim için de burada önemli bir ders var: Bilmediğimiz bir konuda kesin konuşmak yerine, bilmediğimizi kabul edebilmeliyiz. Bu kabul bizi değersiz yapmaz; yanlış bir güvene kapılmaktan korur.

Bir işe gireceğiz diye bütün hayatımızın düzeleceğini düşünebiliriz. Evlenirsek hiçbir yalnızlık yaşamayacağımıza, bir çocuğumuz olursa bütün sıkıntılarımızın biteceğine inanabiliriz. İstediğimiz şeyler güzel olabilir; sorun onların her sonucu kesin olarak iyi yapacağını varsaymamızdır. Bir nimete kavuşunca hangi sorumluluklarla karşılaşacağımızı henüz bilmiyoruz. Bu yüzden istemeye, çalışmaya ve dua etmeye devam ederken “Benim için en hayırlısını Rabbim bilir” diyebilecek bir açıklığa da ihtiyacımız var.

Geleceği bilme isteğimiz bazen korkumuzu azaltmak için ortaya çıkar. Ne olacağını öğrenirsek her şeyi önceden düzenleyebileceğimizi sanırız. Oysa bildiğimiz konularda bile her ayrıntıyı yönetemiyoruz. Çocuğumuzun iyi olmasını isteriz ama onun bütün kararlarını belirleyemeyiz. İşimiz için hazırlık yaparız ama karşılaşacağımız her insanın nasıl davranacağını bilemeyiz. Bu yüzden huzuru bütün bilinmezleri ortadan kaldırmaya bağlamak bizi yorabilir. Kendi sınırımızı kabul etmek, elimizden gelen hazırlığı yaparken bilmediğimiz sonucu da Allah’a bırakabilmektir.

Kur’an’ı okumakla yaşamak arasındaki mesafe

Kur’an’ın evimizde bulunması ile hayatımıza yön vermesi aynı şey değildir. Bir kitabı güzel bir yere koyabilir, yazısını duvara asabilir veya sözlerini ezberleyebiliriz. Fakat okuduğumuzun ne söylediğini düşünmüyorsak onunla davranışımız arasındaki bağ zayıf kalabilir. Bir ayet bize dürüstlüğü hatırlatırken müşteriye yanlış bilgi veriyorsak, okuduğumuz söz henüz kararımıza ulaşmamış demektir. Mesele yalnızca seslendirmek değil, anlamaya ve uygulamaya da emek vermektir.

Sevdiğimiz insanlarla ilişkimizde bunu daha kolay anlayabiliriz. Anne babamıza sürekli “Sizi çok seviyorum” deyip yıllarca hâllerini sormazsak sözümüzün bir tarafı eksik kalır. Eşimize değer verdiğimizi söyleyip onunla konuşmaya zaman ayırmazsak aynı eksiklik ortaya çıkar. Allah’a inandığımızı söylememizin de hayatımızda bir karşılığı olmalıdır. Sevgi ve inanç yalnızca dilde duran ifadeler olmaktan çıkıp emekte, dikkatte ve doğru davranışta görünmelidir.

Okuduğumuzu anlamakta zorlanabiliriz. Bir kelimenin anlamını araştırmak, farklı ayetlerle bağlantısını düşünmek ve yeniden okumak zaman ister. Bu zorluk yüzünden hemen vazgeçmeyelim. Ama bir başkasının açıklamasını da sorgulamadan ayetin kendisi yerine koymayalım. Bilgiyi öğrenirken kaynağa dönmek, neyin metinde söylendiğini ve neyin kişinin yorumu olduğunu ayırmaya çalışmak önemlidir. Kendi öğrendiğimizi de başkasını küçümsemek için değil, davranışımızı düzeltmek için kullanalım.

İstediğimiz nimete kavuşunca ne oluyor?

Çocuk bekleyen bir aileyi düşünelim. Anne baba endişeyle dua ediyor, iyi bir evlat istiyor ve şükredeceklerini söylüyor. Bu yöneliş bize çok tanıdık geliyor. İşsizken iş, borçluyken rahatlık, yalnızken bir hayat arkadaşı istiyoruz. İhtiyacımızı çok açık hissettiğimiz zaman Rabbimize yöneliyoruz. Peki beklediğimiz şey gelince ne oluyor? İsterken söylediğimiz sözleri, içinde bulunduğumuz aczi ve bize verilen imkânı aynı dikkatle hatırlıyor muyuz?

Bazen nimetin kendisi bütün dikkatimizi kaplıyor. Çocuğumuzun geleceğini kendi planımızın merkezine yerleştiriyoruz. Başarılı olmasını istemekle kalmıyor, bütün seçimlerinin bizim beklentimize uymasını bekliyoruz. İşimiz büyüdüğünde de benzer bir durum yaşanabiliyor. Daha önce dua ederek istediğimiz iş, bir süre sonra bütün zamanımızı ve zihnimizi yönetmeye başlıyor. Verilene sevinirken onu veren Rabbimizi ve beraberindeki sorumluluğu unutabiliyoruz.

Çocuğumuzu sevmek, işimizi iyi yapmak veya bir ev sahibi olmak istemek yanlış değildir. Bunlar hayatımızdaki nimetler olabilir. Fakat bir şeyi hayatın tek dayanağı yaptığımızda dengemiz kolayca bozulur. Çocuğumuzun bir kararı, işteki küçük bir kayıp veya eşimizin farklı bir düşüncesi bütün huzurumuzu yıkabiliyorsa kendimize bakmamız gerekir. Sevdiğimiz şeyi korumaya çalışırken onu kontrol etme isteğimiz, sevgimizin önüne geçmiş olabilir.

Bunu fark etmek için kendimize dürüstçe birkaç soru sorabiliriz. Gün içinde zihnim en çok nerede dolaşıyor? Bir şey yolunda gitmediğinde bütün öfkemi kime yöneltiyorum? Sevdiğim insanın beni mutlu etmesini beklerken onun ihtiyaçlarını da dinliyor muyum? Bunlar sevgimizi azaltmak için sorulan sorular değildir. Sevgiyi daha doğru yaşamamıza yardımcı olur. Karşımızdaki insanı ayrı bir iradesi olan biri olarak görmek, onu kendi planımızın bir parçasına indirmememizi sağlar. Böylece hem ilgimizi hem de sınırımızı daha açık kurabiliriz.

Aşırı bağlılık bizi nasıl yoruyor?

Bir arabayı büyük emekle satın alan birini düşünelim. Aracı kullanıp hayatını kolaylaştırmak yerine sürekli çizilecek mi, zarar görecek mi diye endişeleniyor. Her seste dışarı koşuyor, her gün etrafında dolaşıyor, gözünü ondan ayıramıyor. Sahip olmak için çalıştığı şey, sonunda onu dinlendirmek yerine yoruyor. Burada asıl mesele arabanın değeri değil; o eşyayla kurulan ilişkinin insanın gününü ve iç dünyasını yönetmeye başlamasıdır.

Aynı ilişkiyi başka şeylerle de kurabiliriz. Birisi için para, birisi için makam, birisi için çocuğunun başarısı veya eşinin ilgisi aynı yere yerleşebilir. “Şu da olursa artık tamamen mutlu olacağım” deriz. Sonra o olur, yeni bir istek başlar. İş buluruz, evlenmek isteriz; evleniriz, çocuk isteriz; çocuk büyür, onun geleceğini düşünürüz. Bu isteklerin her biri anlaşılabilir. Fakat huzuru sürekli bir sonraki sonuca bağladığımızda bugünün kıymetini kaybedebiliriz.

İşine çok düşkün bir insan da ailesini yalnızca maddi imkânla mutlu ettiğini düşünebilir. Evin ihtiyaçlarını karşılamak değerlidir; fakat bazen eşinin ihtiyacı yalnızca para değildir. Dinlenmek, konuşmak ve birlikte vakit geçirmek ister. “Ben sizin için çalışıyorum” derken sevdiklerimizle bağımızı zayıflatıyorsak niyetimizle sonucumuz arasındaki farkı görmeliyiz. Denge, işi terk etmek değil, başka emanetleri işin içinde görünmez hâle getirmemektir.

Şükür, yalnızca bir teşekkür sözü değildir

Şükretmek bize verilenin kaynağını hatırlatır. Kazancımızda emeğimiz var; ama çalışabilmek için sahip olduğumuz aklı, bedeni, zamanı ve karşılaştığımız imkânları biz tek başımıza oluşturmadık. Bir başarıyı anlatırken bunları hatırlamak, kendi emeğimizi inkâr etmek değildir. Kendimizi her şeyin tek sahibi gibi görmemektir. Bu bakış, hem kibirden uzaklaşmamıza hem de elimizdekine daha sorumlu yaklaşmamıza yardımcı olabilir.

Sabah uyandığımızda çok sıradan gördüğümüz şeyleri düşünelim. Bir bardak suya ulaşabiliyoruz, bir yakınımızı arayabiliyoruz, işe gidebilecek gücümüz var veya bir yanlışımızı düzeltecek fırsat bulabiliyoruz. Bunları hep var olacakmış gibi görürsek değerlerini unutmak kolaylaşır. Şükür, alıştığımız için görmez olduğumuz nimeti yeniden fark etmektir. Ardından onu nasıl kullandığımıza bakmaktır: İsraf ediyor muyuz, başkasının hakkını koruyor muyuz, paylaşabileceğimiz bir şeyi kendimize mi saklıyoruz?

Şükür yalnızca her şey istediğimiz gibi giderken söylenen bir söz olarak kalmamalı. Beklediğimiz olmadığında da bütün hayatımızı değersiz saymayalım. Zorlanabilir, üzülebilir ve çözüm arayabiliriz. Fakat bir kayıp yüzünden hâlâ elimizde olan bütün imkânları görmezden gelmek bizi daha da daraltır. Bugün hangi şartta olursak olalım, kullanabileceğimiz bir iyilik imkânı ve düzeltmeye başlayabileceğimiz bir davranış bulunabilir.

Elimizdeki nimetleri iyiliğe çevirmek konusunda da büyük bir fırsatımız var. Bir kazancı yalnızca daha çok tüketmek için kullanabiliriz; fakat bir ihtiyacı gidermek, birinin emeğinin karşılığını zamanında vermek veya yardıma ihtiyaç duyan bir aileye destek olmak için de kullanabiliriz. Aynı para farklı bir niyet ve davranışla başka bir anlam kazanabilir. Burada önemli olan yalnızca ne kadar imkâna sahip olduğumuz değildir. O imkânın elimizde bulunduğu süre içinde onunla ne yaptığımız da önemlidir.

Yanlışı görmek, umudu kaybetmek değildir

Bazen bir yanlışın içinde uzun süre kaldığımızı fark ederiz. Bir borç ilişkisini büyütmüş, bir insana haksızlık etmiş veya kendi arzumuzu her ölçünün üstüne koymuş olabiliriz. Bunu görmek canımızı acıtabilir. Yine de “Artık benden bir şey olmaz” demek zorunda değiliz. Yanlışı kabul etmek, o yanlışın içinde kalmaya mahkûm olmak değildir. Tövbeye, telafiye ve daha doğru bir seçime yönelmek için başlangıç olabilir.

Bir yakınımız yanlış yaptığında da aynı dikkate ihtiyacımız var. Ona doğruyu anlatabilir, yardım edebilir ve dua edebiliriz. Fakat onun yerine bütün kararları veremeyiz. Nasihat ederken kendi davranışımızı da unutmayalım. Dürüstlükten söz edip kendimiz dürüst davranmıyorsak sözümüzün etkisi azalır. Önce kendimizi düzeltmeye çalışmak, başkasına hiç söz söylememek anlamına gelmez; söylediğimiz sözün sorumluluğunu kendi hayatımızda da taşımaktır.

Birine destek olmak için de önce bütün hayatımızın düzelmesini beklemeyelim. Bazen bir insanı dikkatle dinlemek, ona yanlışının düzeltilebileceğini hatırlatmak veya doğru bir bilgiye ulaşmasına yardımcı olmak mümkündür. Ancak yardım ederken onun yerine her şeyi yönetmeye çalışmak yeni bir aşırılığa dönüşmesin. Kendi gücümüzü, onun sorumluluğunu ve içinde bulunduğu gerçek şartları birlikte düşünelim. Hem kendimiz hem de karşımızdaki için sabırlı olalım. Bir insanın değişmesi zaman alabilir; bizim görevimiz o süreci zorla kontrol etmek değil, yapabildiğimiz doğru katkıyı sunmaktır.

Bugünü ertelemeden yaşayalım

Hayatın sonunu bilmediğimiz gibi, istediğimiz her sonucun bizi nereye götüreceğini de bilmiyoruz. Bu gerçek bizi çalışmaktan uzaklaştırmasın; daha dikkatli yaşamaya yöneltsin. Plan yapalım, emek verelim, sevdiklerimizle ilgilenelim. Ama hiçbir insanı, eşyayı veya kazancı bütün huzurumuzun tek sahibi hâline getirmeyelim. Bir şeyi çok istediğimizde, onun uğruna hangi sorumluluğu unuttuğumuzu da soralım. İsteğimiz büyürken vicdanımızın sesi küçülmesin.

Bugün küçük ama açık bir adım seçebiliriz. Uzun süredir aramadığımız bir yakınımızı arayabilir, müşteriye söylememiz gereken doğru bilgiyi söyleyebilir, bir haksızlığı telafi etmeye başlayabiliriz. Okuduğumuz bir ayeti yalnızca aklımızda tutmak yerine bir davranışımıza taşıyabiliriz. Gaybı öğrenmek bizim elimizde değil; ama bildiğimiz doğruya bugün nasıl karşılık vereceğimizi düşünmek elimizde. Rabbimizden yardım isteyelim, verdiği nimetleri unutmayalım ve sahip olduğumuz zamanı iyilik için değerlendirelim.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir