İddiamızın Delili Var mı? İnanç, Sorumluluk ve Ahlak

3 Kasım 2023

Soru: Bir şeye “Allah bunu yasakladı” derken gerçekten bilgiye mi dayanıyoruz, yoksa duyduğumuzu mu tekrarlıyoruz?

Bazen bir söz yıllarca söylenmiş olduğu için doğru kabul edilir. Kimin söylediğini biliriz, fakat hangi delile dayandığını sormayız.

Sonra o sözü başkasına aktarırız. Böylece araştırmadığımız bir iddianın yayılmasına biz de katılırız.

Oysa Allah adına konuşmak, kendi tercihimizden söz etmek değildir. Dilimize gelen hükmün sorumluluğunu da düşünmek zorundayız.

En’âm suresindeki sorular bizi bu konuda durduruyor. Hem neye inandığımıza hem de inandığımızı neyle savunduğumuza bakmaya çağırıyor.

Bir hüküm söylerken dayanağımız ne?

Yiyecekler hakkındaki ayetleri yalnız başına okuyup hemen sonuç çıkarmak yerine, öncesiyle ve sonrasıyla birlikte düşünelim.

Çünkü bir ifadeyi bağından kopardığımızda, kendi düşündüğümüzü ayetin yerine koyabiliriz. Birbirini tamamlayan açıklamaları kaçırabiliriz.

En’âm suresinde vahyedilen hükümler hatırlatılırken, insanların kendi koydukları yasaklar da sorgulanır. Zaruret durumuna ilişkin sınırların anılması da bu bütünün içindedir.

Burada ilk dikkat edeceğimiz ayrım şudur: Benim tercih etmediğim şeyle Allah’ın yasakladığını söylediğim şey aynı değildir.

Bir yiyeceği sevmeyebilirim. Ondan uzak durmayı tercih edebilirim.

Fakat kendi tercihimden hareketle herkesi bağlayan bir dinî hüküm ortaya koyamam. Böyle bir iddiada bulunuyorsam, dayanağını gösterebilmeliyim.

Soru: “Böyle duydum” demekle “Bunun delili şudur” demek arasında fark yok mu?

Elbette var. Bir sözü söyleyen kişiye duyduğumuz güven, o sözün dayanağını düşünmemizi gereksiz kılmaz.

Bir hocanın veya bir topluluğun görüşünü dinleyebiliriz. Fakat dinlemekle, hüküm koyma yetkisini o kişiye teslim etmek aynı değildir.

Allah’ın emri hakkında konuşurken kendi bağlılığımızı delilin yerine geçirmeyelim. Bilmediğimiz bir konuda kesin konuşmayı cesaret saymayalım.

Bir şirket düşünelim. İşe geliş, çıkış ve çalışma düzeniyle ilgili kurallar belirlenmiş olsun.

Bir çalışan, kendisine böyle bir yetki verilmediği hâlde kuralları değiştirmeye başlarsa ne olur? Artık yalnızca kendi işini yapmıyor, kendisini karar verenin yerine koyuyor demektir.

Yıllarca çalışmış olması da ona sınırsız yetki vermez. Tecrübeyle yetkiyi birbirine karıştırmaması gerekir.

Bu benzetme, kendi sınırımızı düşünmemize yardım eder. Allah’ın belirlediği bir hükmü arzumuzla değiştirmeye kalkışırken hangi yetkiyi kendimizde gördüğümüzü soralım.

Bilgi sahibi olmadığımız yerde hüküm vermek yerine, “Bilmiyorum” diyebilmeliyiz.

Bu söz bizi küçültmez. Aksine, bilmediğimiz bir şeyi Allah’a isnat etmekten sakındığımızı gösterir.

Ayetlerde şahitlik meselesi de karşımıza çıkar. Bir yasağın Allah’a ait olduğunu söyleyenlerin tanıklıkları sorgulanır.

Birileri aynı iddiayı destekliyor diye düşünmeyi bırakmayalım. Kalabalık bir onay, dayanağı bulunmayan bir sözü kendiliğinden bilgiye dönüştürmez.

Başkasının kesin konuşması bizi de kesin konuşmaya sürükleyebilir. Oysa duyduğumuzun sorumluluğuyla aktardığımızın sorumluluğu arasında kendi tercihimiz vardır.

Bir görüşü aktarırken neyi bildiğimizi, neyi yalnızca duymuş olduğumuzu ayıralım. Allah adına konuştuğumuzu unutmadığımızda, bu ayrım daha da önemli olur.

Ahirette hesap verme düşüncesi, yalnızca yaptıklarımızı değil, söylediklerimizi de ciddiye almaya çağırır. Bir sözle başkasının hayatını sınırlandırırken bunun ağırlığını hissedelim.

Yanlışımızı Allah’ın dilemesine bağlamak

En’âm suresinde ortak koşanların bir savunması aktarılır. Allah dileseydi kendilerinin ve atalarının böyle davranmayacağını söylerler.

Bu savunmayı sadece geçmişteki insanlara ait görmeyelim. Biz de yanlışımızla karşılaşınca sorumluluğu üzerimizden atmaya çalışabiliriz.

Bir şeyi kendi isteğimizle seçeriz. Sonucu karşımıza çıktığında ise sanki o tercihle hiç ilgimiz yokmuş gibi konuşuruz.

“Böyle olmasına izin verildiyse, benim ne suçum var?” düşüncesine sığınabiliriz. Oysa bir şeyi yapabilmemizle, o şeyin doğru olması aynı değildir.

Şirket örneğine dönelim. Kuralları değiştiren çalışanın, “Yapmamı istemeseydi engellerdi” demesi yaptığını açıklamaya yeter mi?

Kendi davranışının sorumluluğu yine önündedir. Engel görmemiş olması, kendisine her konuda yetki verildiği anlamına gelmez.

Soru: Yanlış yaptığımda ilk aradığım şey delil mi, mazeret mi?

Bazen hatayı kabul etmek bize ağır gelir. Çünkü yıllarca savunduğumuz düşünceyi yeniden değerlendirmemiz gerekecektir.

Kendimizi haklı çıkarmaya çalıştıkça yanlışımızı daha güçlü sözlerle savunabiliriz. Bir süre sonra onu başkalarına da kabul ettirmeye uğraşırız.

Fakat daha çok savunulması, bir düşünceyi doğru yapmaz. Aynı mazeretin geçmişte de kullanılmış olması ona değer kazandırmaz.

Ayetin bilgi ve delil istemesi bu yüzden önemlidir. Kuruntu ile bilgi arasındaki farkı gözetmemizi ister.

İblisin itirazında da kendi davranışının sorumluluğunu başkasına yükleyen bir tavır görüyoruz. Yanlışını kabul etmek yerine, kendisini haklı çıkaran bir açıklama arıyor.

Bizim için dönüş yolu, hatayı inkâr etmek değildir. Rabbimize yönelip yaptığımızı dürüstçe görebilmektir.

Bugün bir sonuçla karşılaşmamış olmamız da yaptığımızın doğru olduğunu göstermez. Zamanın geçmesi, sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

Öğrenmek için gösterdiğimiz çaba, kendimizi haklı çıkarmak için harcadığımız çabadan az olmasın.

Bir yanlışı kabul etmekten çekindiğimizde, onu sürdürmenin bizi ve çevremizdeki insanları nasıl etkilediğini de dürüstçe düşünmeye çalışalım.

Mazeret bizi kısa süreli rahatlatabilir; fakat yanlışımızın yerini değiştirmez.

Gelenek, Allah’ın hükmünün yerine geçmesin

Bir toplum bazı kabulleri zamanla tartışılmaz hâle getirebilir. İnsanlar neye dayandığını bilmeden aynı sınırları birbirine uygulayabilir.

“Bizde böyle yapılmaz” sözü, bazen dinî bir yasak gibi kullanılabilir. Böylece alışkanlıkla hüküm birbirine karışır.

Bir davranışın toplum tarafından hoş karşılanmamasıyla Allah tarafından yasaklanması arasında ayrım yapmalıyız. Her tepkiyi dinin emri sayamayız.

Kur’an’da evlatlığın boşanmış eşiyle evlilik üzerinden görülen toplumsal baskıyı düşünelim. İnsanların ne diyeceğiyle Allah’ın hükmü aynı ölçü değildir.

Burada bitmiş bir evlilikten söz edildiğini gözden kaçırmayalım. Toplumun kendi kabulleriyle insanları nasıl sınırladığını sorgulayalım.

Boşanmış bir kadının yeniden hayat kurması konusunda da çevrenin baskısı ortaya çıkabilir. İnsanlar kendi kıskançlıklarını veya alışkanlıklarını değişmez bir yasak gibi sunabilir.

Soru: Birinin hayatına sınır koyarken Allah’ın hükmünü mü savunuyorum, kendi beklentimi mi?

Bu soruyu aile ilişkilerimizde de soralım. Eşimizi, akrabamızı veya yakınımızı hangi gerekçeyle baskı altında tutuyoruz?

Bazen başkasının seçimini kabul edemediğimiz için dinî bir gerekçe arıyoruz. Bazen de toplumdan tepki görmemek için doğru bildiğimizi söylemekten kaçınıyoruz.

Böyle olduğunda düşünme alanımız daralır. Birbirimizi anlamaya çalışmak yerine, hazır suçlamaların arkasına saklanırız.

Akrabalar arasında miras yüzünden yaşanan kavgalarda da aynı muhasebeye ihtiyaç var. Kendi çıkarımızı savunurken hakkı ne kadar gözetiyoruz?

Dedikodu ve kıskançlık ilişkilerimizi tüketirken, yalnızca başkasının neyi yanlış yaptığıyla ilgilenmek bizi düzeltmez.

Kendi kabullerimizi de delilin önüne koymadan düşünmeliyiz. Aksi hâlde haklı çıkmak, hakikati aramaktan daha önemli hâle gelir.

Kendi geleneğimizi tanımakla onu sorgulanamaz kabul etmek farklıdır. Bir davranışın eskiden beri sürdürülmesi, onun hangi bilgiye dayandığını sormamıza engel olmamalı.

Atalarımızın da aynı şeyi yapmış olması, bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Bize ulaşan kabulü kendi seçimimizle devam ettiriyoruz.

Bu yüzden sorgulamayı hemen bir kişiye veya topluluğa karşı çıkmak gibi görmeyelim. Önce sorulan soruya ve gösterilen dayanağa bakalım.

Bir insanın sözüne cevap vermek yerine ona bir etiket yapıştırırsak, konu üzerinde düşünmeyi durdurabiliriz. Kimin hangi çevreden olduğunu tartışırken asıl iddiayı unutabiliriz.

Oysa sorumuz yalındır: Söylediğimizin delili nedir? Bu soruya öfkeyle değil, bilgiyle karşılık vermeye çalışalım.

Bize yöneltilen bir soruyu tehdit olarak görmek yerine, kendi bilgimizi yeniden değerlendirme fırsatı sayabiliriz. Böylece hem öğrendiğimizi hem aktardığımızı daha dikkatli ele alırız.

Bir yanlış yalnızca beni mi etkiliyor?

Bazı tercihlerimizi yalnızca kendi sonucumuza bakarak değerlendiriyoruz. “Ben yaptım, bir zarar görmedim” diyerek konuyu kapatıyoruz.

Oysa davranışlarımızın başkalarına uzanan tarafları da bulunabilir. Özellikle bir yanlışı özendirdiğimizde, mesele yalnızca kendi hayatımızla sınırlı kalmaz.

Faizli bir ilişkiye girmiş insanın iki farklı tavrını düşünelim. Biri pişmanlığını dile getirip başkasını aynı yola çağırmaktan sakınabilir.

Diğeri ise aldığı krediyi övüp herkese aynı şeyi önerebilir. Kendi tercihini savunmak için yanlış bulduğu sınırı da önemsizleştirebilir.

Buradaki fark yalnızca yapılan işte değil, sonrasında gösterilen tavırdadır. Hata kabulüyle hatayı yaygınlaştırmak aynı değildir.

Soru: Kendi rahatlığımı korurken, başkasının yaşadığı sıkıntıya karşı duyarsızlaşıyor muyum?

Bir evde ödeme yükü yüzünden huzursuzluk yaşandığını düşünelim. Eşler birbirine baskı yapıyor, tartışmalar giderek büyüyor.

Başka biri kendi borcunu bitirmiş olduğu için, “Akıllı olsalardı onlar da öderdi” diyebilir. Böylece yaşanan sıkıntıyı görmeden kendisini bütünüyle dışarıda tutabilir.

Kendi işimizin yolunda gitmesi, başkasının acısını küçümsememize gerekçe olmamalı. İnsanların birbirine güvenini ve yardımını sadece menfaat üzerinden değerlendirmeyelim.

Ticarette müşterinin her isteğini kabul etmek de benzer bir sorgulama gerektirir. İş kaybetmemek için doğru bildiğimizden vazgeçiyor muyuz?

Müşteriyi memnun etmek önemli olabilir. Fakat kazanç isteğimiz, ahlaki ölçümüzün yerine geçmemeli.

“Bu işi almak zorundayım” derken hangi sınırımızı geri çektiğimize bakalım. Bir menfaatin bizi ne kadar yönettiğini dürüstçe görelim.

Zarar verme meselesini insanlar arasındaki ilişkilere de hapsetmeyelim. Bir ormanın kasıtlı olarak yakılmasını düşünelim.

Zarar yalnızca birkaç ağacın kaybından ibaret değildir. Orada yaşayan hayvanlar, kuşlar ve küçük canlılar da etkilenir.

Böyle bir davranışın sorumluluğu, doğayı kendi malımız gibi kullanamayacağımızı hatırlatır. Allah’ın yarattıklarına verdiğimiz zararı küçük görmeyelim.

Yalnızca kendime ne kazandırdığına değil, başkasına ne kaybettirdiğine de bakmalıyım.

Tartışmaların arasında ahlakı unutmayalım

En’âm suresindeki akış, dikkatimizi temel sorumluluklara da yöneltir. Allah’a ortak koşmamak, anne babaya iyi davranmak ve cana kıymamak hatırlatılır.

Fakirlik endişesiyle çocukların öldürülmemesi, açık ve gizli çirkinliklerden uzak durulması bildirilir. Ardından insan aklını kullanmaya çağrılır.

Bu uyarıların yanında kendi hayatımıza bakalım. Hangi yiyeceğin hükmünü tartışırken annemize ve babamıza nasıl davrandığımızı unutuyor muyuz?

Bir konudaki hassasiyetimiz, başka bir konudaki sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Anne babayı üzmek, ihmali alışkanlık hâline getirmek veya kötü davranmak önemsizleşmez.

Bir insanın bize güven vermesinde dürüstlüğü önemlidir. Sözünün açıklığı, yakınlarına davranışı ve hakkı gözetmesi önemlidir.

İbadetlerimizi bu sorumluluklardan ayrı bir alana koymayalım. Bir tarafta yaptığımız iyilikle övünürken, diğer taraftaki haksızlığımızı görmezden gelmeyelim.

Soru: Din adına çok konuşurken, günlük hayatımda güvenilir bir insan olmayı ihmal ediyor olabilir miyim?

Bu sorunun cevabı yalnızca söylediklerimizde bulunmaz. Evimizde, işimizde ve ilişkilerimizde gösterdiğimiz davranışta ortaya çıkar.

Çocuğumuzun geleceğini yalnızca kazançla ölçüyorsak, verdiğimiz emeğin hangi amaca hizmet ettiğini düşünelim. Para kazanması uğruna doğru bildiğimiz sınırları geri çekmeyelim.

Rızık endişemiz, her tercihimizi haklı çıkaran bir gerekçe olmasın. Neye yönelttiğimizi, neyi örnek gösterdiğimizi ve kimi incittiğimizi de hesaba katalım.

Baştaki soruya geri dönelim: Allah adına söylediğimiz sözün delili var mı?

Bilmiyorsak öğrenmeye çalışalım. Kesin konuşmak yerine, kendi bilgimizin sınırını kabul edelim.

Yanlışımızı gördüğümüzde onu büyütmek için yeni mazeretler aramayalım. Rabbimize yönelip düzeltmeye çalışalım.

Bir hükmü başkasına aktarırken gösterdiğimiz dikkati, kendi davranışımıza da gösterelim. Delil arayışımızla ahlaki sorumluluğumuz birbirinden kopmasın.

Hakikati savunmak, yalnızca doğruyu söylemek değil; kendi hayatımızdaki yanlıştan da dönebilmektir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir