24 Temmuz 2023 — Kuruntudan Şükre, Kibirden Tövbeye

24 Temmuz 2023

Soru: Bir sorun hayatımıza girdiğinde yalnızca o sorunu mu taşıyoruz, yoksa bütün hayatımızı onun etrafında mı kuruyoruz?

Bazen bir kardeşimizle yaşadığımız anlaşmazlık her düşüncemize karışıyor. Eşimizi, çocuklarımızı ve elimizdeki nimetleri göremez hâle gelebiliyoruz.

Bazen de henüz gerçekleşmemiş bir isteğin peşine düşüyoruz. O gerçekleşirse her şeyin düzeleceğini düşünüyoruz.

Bir ev, bir iş veya bir insan hayatımızın merkezine yerleşiyor. Sonra huzurumuzu bütünüyle o şeyin varlığına bağlıyoruz.

Nisâ suresinin 116. ayetindeki şirk uyarısı, yönelişimizi ciddiyetle düşünmeye çağırıyor. Allah’la kurduğumuz bağın yerini neyin almaya başladığını sorgulatıyor.

Kendimize dönelim. Dilde Allah’a güvendiğimizi söylerken, kalbimizde vazgeçilmez gördüğümüz başka dayanaklar mı büyütüyoruz?

Hata karşısında savunma mı, tövbe mi?

Hz. Âdem’in hatası sonrasındaki yönelişini düşünelim. Sorumluluğunu yalnızca kendisini kandırana yükleyerek durumu kapatmaya çalışmıyor.

Yanlışını kabul ediyor. Rabbine dönüyor, bağışlanma istiyor.

Bu, bizim için de önemli bir duruş. Çünkü insan çoğu zaman kendi davranışına bakmadan önce karşısındakinin yanlışını anlatmak istiyor.

Beni o yönlendirdi diyoruz. O böyle yapmasaydı ben de yapmazdım diyebiliyoruz.

Başkalarının etkisi elbette hayatımızda bulunabilir. Fakat kendi seçimimizi görebilmek, değişebilmemiz için gereklidir.

Soru: Kendimizi savunmaya harcadığımız dikkati, yanlışı düzeltmeye ayırabiliyor muyuz?

Hata yaptığını kabul etmek, insanın bütün değerini kaybetmesi değildir. Tam tersine, dönüş için bir başlangıç olabilir.

Bir de bunun diğer ucu var. İnsan bazen kendi hatası olmayan yerde bile bütün suçu üzerine alabiliyor.

Yeter ki ilişki bozulmasın diye sürekli özür diliyor. Karşı tarafın sorumluluğunu da kendisi taşımaya çalışıyor.

Bu da ölçüyü kaybetmektir. Kendi yanlışını görmekle her yanlışın sahibi olduğunu düşünmek aynı şey değildir.

Bize yapılan bir haksızlığın sorumluluğu, onu yapana aittir. Biz ise o durumun içindeki kendi tutumumuzu düşünürüz.

Öfkemizi nasıl taşıyoruz? Hangi davranışı seçiyoruz, neyi büyütüyor ve neye yöneliyoruz?

Hz. Yusuf’un kuyuya atılmasını düşünelim. İnsan her zaman bulunduğu durumu kendisi seçmez.

Fakat o ağır durumun içinde Rabbine yönelmesi, sabrı ve sonraki davranışı önem taşır. Yaşadığı haksızlık, hayatının tek anlamı hâline gelmez.

Tövbe, suçu dağıtmanın değil, kendi sorumluluğunu görmenin kapısıdır.

Geçmişin esiri olmadan yoluna devam etmek

Hz. Yusuf güç sahibi olduğunda, geçmişteki bütün acısını intikama çevirmiyor. Kardeşleriyle karşılaşması, yalnızca hesap sorma arayışı üzerinden ilerlemiyor.

Onların ihtiyaçlarını gözetiyor. Yaşadığı haksızlığın, bütün davranışlarını yönetmesine izin vermiyor.

Biz ise bazen yıllar sonra bile aynı konuşmayı zihnimizde sürdürüyoruz. Bana bunu nasıl yaptı diye sorup duruyoruz.

O kişi yanımızda değilken bile düşüncemizin büyük bölümünü ona ayırıyoruz. Böylece geçmişte yaşanan olay bugünkü ilişkilerimizi de etkiliyor.

Eşimizle otururken zihnimiz başka yerde oluyor. Çocuğumuz bir şey anlatırken eski bir kırgınlığı düşünüyoruz.

Soru: Bir kişinin yaptığı yanlış yüzünden, bugün yanımızda olanları da kaybediyor muyuz?

Bunu görmek kolay olmayabilir. Çünkü kırgın olduğumuzda yalnızca kendi acımızın görünmesini isteriz.

Fakat hayatımız sadece o acıdan oluşmuyor. Önümüzde hâlâ yerine getireceğimiz sorumluluklar ve fark edeceğimiz nimetler bulunuyor.

Yolumuza bakmak, olanı hiç yaşanmamış saymak değildir. Yaşananın bütün geleceğimizi yönetmesine izin vermemeye çalışmaktır.

Öfkeliyken insanın görüşü daralabilir. Daha sakin olduğunda görebileceği ayrıntıları, kızgınlığının içinde kaçırabilir.

Bu yüzden sakinleşmek ve düşünmek önemlidir. Her duygunun bizi hemen bir davranışa sürüklemesine izin vermemeliyiz.

Rabbimize sığınırken sadece karşı tarafın değişmesini istemeyelim. Kendi kalbimizin öfkeyle ve kinle daralmamasını da isteyelim.

Kardeşimle barışırsam bütün hayatım düzelir diyebiliriz. Oysa tek bir ilişkinin düzelmesini, huzurun mutlak şartı hâline getirmemeliyiz.

İlişkinin hayırlı olmasını istemek başka, o olmadan yaşayamayacağımıza inanmak başka. Nimetin kendisiyle ondan göreceğimiz hayrı birbirinden ayırmayı öğrenmeliyiz.

Bir şeye sahip olabiliriz ama ondan beklediğimiz huzuru bulamayabiliriz. Bu da dikkatimizi yalnızca sahip olmaktan daha derin bir yere çağırır.

Kuruntu, isteğimizi nasıl büyütüyor?

Nisâ suresinin 119 ve 120. ayetlerinde şeytanın saptırma, kuruntulara sürükleme ve aldatıcı vaatlerde bulunma çabası anlatılıyor.

Bu uyarıyı hayatımızdaki düşüncelerle birlikte ele alalım. Bizi harekete geçiren her beklenti doğru bir temele mi dayanıyor?

Bir araba istiyoruz. Sonra çevremizdeki herkesin arabası olduğunu düşünüyor, bizim hakkımızda ne söyleyeceklerini hesaplamaya başlıyoruz.

İhtiyaç düşüncesinin yanına kıyas ve mahcubiyet ekleniyor. Bir süre sonra mesele ulaşım olmaktan çıkıp kendimizi ispat etmeye dönüşebiliyor.

Bir ev istiyoruz. Ama gelecekte evsiz kalma korkusunu sürekli büyüttüğümüzde, henüz yaşanmamış bir ihtimal bugünkü kararlarımızı yönetmeye başlıyor.

Soru: İhtiyacımızı mı görüyoruz, korkumuzun çizdiği bir zorunluluğu mu?

İsteklerimiz farklı olabilir. Kimimiz parayı, kimimiz bir ilişkiyi, kimimiz geçmişte yaşadığı acıyı zihninde büyütür.

Bu yüzden kendi zayıf noktamızı tanımamız önemlidir. Hangi konu açıldığında ölçümüzü kaybetmeye daha yatkın olduğumuzu fark etmeliyiz.

Büyük bir kazanç vaadi düşünelim. İnsan, daha para eline geçmeden büyüteceği işi ve elde edeceği başarıyı hayal etmeye başlayabilir.

Yakınlarının mallarını bile bu beklentiye bağlamayı düşünebilir. Her şey iyi gidecek varsayımıyla, taşıyabileceğinden büyük bir yükün altına girebilir.

Burada durup düşünmek gerekir. Bir ihtimalin heyecanı, onun doğru ve hayırlı olduğunu göstermiyor.

Dışarıdan gelen sözler de kuruntuyu büyütebilir. Akrabalar arasında bir anlaşmazlık olduğunda, yalnızca bir tarafı dinleyerek ötekini suçlayabiliriz.

Bizi dolduran anlatıya hemen katılırız. Fakat hakkında konuşulan insanı henüz dinlememiş olabiliriz.

Duyduğumuz her sözü hükme çevirmeyelim. Öfkemiz arttığında değerlendirmemizin daralabileceğini hatırlayalım.

Çocuklara da bu dikkati öğretmek gerekir. Yanlış zamanda söylenen bir sözün nasıl yeni sorunlar doğurduğunu anlamalarına yardımcı olmalıyız.

Kendini tutmakta zorlanan insan, yalnızca kendine güvenmekle yetinmesin. Yanlış sözden ve yanlış davranıştan korunmak için Rabbine de yönelsin.

Her güçlü istek, peşinden gitmemiz gereken doğru bir yol değildir.

Görünüşün arkasındaki insanı görmek

Nisâ suresinin 117. ayetinde Allah dışında yönelinen varlıklara ilişkin uyarı bulunuyor. Bu uyarı, neyi yücelttiğimizi düşünmeye de çağırıyor.

Bir insanı değerlendirirken yalnızca dış görünüşüne bakabiliriz. Bilgisini, emeğini ve taşıdığı sorumlulukları ikinci plana itebiliriz.

Özellikle kadının yalnızca görünüşü üzerinden öne çıkarılması, onun insan olarak değerini gölgeleyebilir. Çalışkanlığı ve hayatın içindeki emeği görünmez hâle gelebilir.

Bir reklamda kullanılan görüntüyle, insanın gerçek değeri aynı şey değildir. İnsanı yalnızca başkasının ilgisini çeken bir araç gibi görmek doğru değildir.

Soru: Bir insanın kıymetini, bize sunduğu görüntüye mi indiriyoruz?

Aynı soru başka ilişkiler için de geçerlidir. Bir çocuğu yalnızca ileride para kazanacak biri olarak görmek de insanı araçlaştırmaktır.

Bir yakınımızın emeğini yalnızca kendi ihtiyacımız için istiyorsak durup düşünmeliyiz. Karşımızda kendi hayatı ve hakkı olan bir insan bulunuyor.

Kazanmak ve yararlanmak isteği, merhametin önüne geçmemelidir. İnsanın değeri, bizim elde edeceğimiz faydayla sınırlı değildir.

Bu yüzden neyi övdüğümüze, neyi normal gördüğümüze dikkat edelim. Görüntüyü büyütürken emeği ve insanlığı unutmamaya çalışalım.

Elimizdeki nimeti yeniden fark etmek

Her gün nefes alıyoruz. Yemek yiyor, kıyafet giyiyor, bir yerden başka bir yere gidiyoruz.

Bunların sürekli olması, değerlerini azaltmıyor. Fakat alıştıkça onları daha az düşünmeye başlıyoruz.

Yemeğin kokusunu ve tadını alabilmek bile bir nimet. Sevmek, sevilmek ve bunları fark edebilmek de nimet.

Bir araca bindiğimizde yalnızca onun dış görünüşüne bakmayabiliriz. Onu kullanabilmeyi ve bize sağlanan imkânı da düşünebiliriz.

Çalışıp bir şey elde ettiğimizde emeğimizi inkâr etmeyiz. Ama bütün sonucu yalnızca kendimize bağlayarak kibirlenmemeye dikkat ederiz.

İnsan bazen kazandığı mala, ödediği bedel yüzünden aşırı bağlanabilir. Evi her şeyden kıymetli hâle gelirken ailesini geri plana itebilir.

Demek ki emek vermiş olmak da ölçüyü korumayı gerektiriyor. Kendi çabamızı yüceltirken bize verilen imkânları unutmamalıyız.

Soru: Bugün sahip olmadıklarımızı düşündüğümüz kadar, verilmiş olanları da düşündük mü?

Şükür, bu dikkati yeniden uyandırabilir. Sıradan sandığımız şeylerin hayatımızdaki yerini görmemize yardımcı olabilir.

Elimizdeki nimeti fark etmek, çalışmayı bırakmak anlamına gelmez. Çalışırken neye sahip olduğumuzu da görmektir.

Yeni bir hedef için emek verebiliriz. Ama o hedef gerçekleşene kadar hayatımızı değersiz saymayalım.

imkânlarımızı küçümsemeden, yarın için gayret edebiliriz. Şükürle çaba birlikte hayatımızda yer bulabilir.

Nisâ suresinin 122. ayeti, iman edip salih ameller işleyenlere verilen gerçek vaadi hatırlatıyor. Kuruntuların ardından yönümüz yeniden sağlam bir ümide çevriliyor.

Yanlışı görürken ümitsizliğe kapılmayalım. Kendi seçimimizi düzeltme, tövbe etme ve iyilik yapma sorumluluğumuzu unutmayalım.

Rabbim bizi kibirden, aldatıcı beklentilerden ve kendimizi haklı çıkarma ısrarından korusun. Verdiği nimetleri fark etmeyi ve hayırlı davranışlara yönelmeyi nasip etsin.

Kuruntuyu büyütmek yerine nimeti görelim; yanlışı savunmak yerine Rabbimize dönelim.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir