A’râf Suresi: İman, Bereket ve Musa’nın Mücadelesi
07.03.2021
Önce kendimizden başlamak
Hepimiz huzurlu olmak istiyoruz. Evimizde, işimizde ve insanlarla ilişkilerimizde kendimizi daha iyi hissetmek istiyoruz. Fakat huzuru yalnız dışarıdaki şartların değişmesine bağladığımızda, kendi davranışımızın payını gözden kaçırabiliyoruz. Dersin başındaki soru bu yüzden çok yakındır: Ben bugün kendimde neyi değiştirebilirim? Başka bir insanın bütün tercihlerini yönetemem; fakat kendi sözümü, tepkimi, alışkanlığımı ve öğrenme isteğimi gözden geçirebilirim. Bunun için kusursuz olduğumu düşünmekten vazgeçmem gerekir. Hatalı olabilirim, eksik biliyor olabilirim, bir meselede yıllardır aynı yanlış tepkiyi veriyor olabilirim. Bunları fark etmek değerimi azaltmaz; değişebilmem için bir kapı açar.
İyi bir örnek olmak da buradan başlar. İnsanlara sürekli ne yapmaları gerektiğini söylemek yerine, bildiğimiz doğruyu kendi hayatımızda yaşamaya çalışabiliriz. Sorun yaşadığımızda nasıl konuştuğumuz, bir anlaşmazlığı nasıl ele aldığımız, başkasının hakkına nasıl yaklaştığımız çevremiz tarafından görülür. Elbette her zaman sakin ve mutlu görünmek zorunda değiliz. Sorunsuz bir hayatımız olacağına dair bir söz de veremeyiz. Önemli olan, sorun çıktığında yalnız suçlayarak veya kaçınarak değil, öğrenmeye ve çözüm aramaya yönelerek davranabilmektir. Kendi üzerinde çalışan bir insanın etkisi, başkasını zorla değiştirmeye uğraşmasından daha sahici olabilir.
Bilgi, duygu ve çözüm aramak
Duygularımız hayatın değerli bir parçasıdır. Seviniriz, üzülürüz, korkarız ve heyecanlanırız. Ancak güçlü bir duygunun etkisiyle hemen karar verdiğimizde, o anki ihtiyacımızla uzun vadede yararlı olacak şeyi birbirine karıştırabiliriz. Öfkemiz geçsin diye söylediğimiz bir söz, ilişkimizde uzun süre kalacak bir yaraya dönüşebilir. Kaygımız azalsın diye aldığımız acele karar, çözmek istediğimiz sorunu büyütebilir. Dersin dikkat çektiği denge, duyguyu yok etmek değildir. Hissettiğimiz şeyi fark ederken bilgiyi, düşünmeyi ve sonuçları değerlendirmeyi de canlı tutmaktır. İnsan duygusunu tanıdıkça onunla ne yapacağını daha bilinçli seçebilir.
Bir trafik kazasıyla karşılaştığımızı düşünelim. Bilgisi ve deneyimi olan birinin durumu daha düzenli değerlendirebildiğini görebiliriz. Ne bildiğini ve ne bilmediğini ayırt eder; gerekli yardımı çağırır, kendi sınırını gözetir. Hiç hazırlığı olmayan bir insan ise korku ve şaşkınlık yaşayabilir. Bu karşılaştırma korkan kişiyi küçümsemek için değildir. Bilginin ve hazırlığın, zor bir anda işe yarayan bir dayanak olabileceğini göstermek içindir. Aynı ihtiyaç ilişkilerimizde de vardır. Bir anlaşmazlıkta dinlemeyi, doğru soruyu sormayı ve öfkemiz geçene kadar ara vermeyi öğrenebiliriz. İyi niyetin yanına bu becerileri koyduğumuzda davranışımızın imkânı genişler.
Mesleğimizde zamanla ustalaşmamız da benzer bir örnektir. İlk yıllarda uzun sürede çözdüğümüz bir arızayı, deneyim kazandıkça daha çabuk fark ederiz. Bir tamirci neye bakacağını öğrenir; bir çalışan işinin hangi aşamasında sorun çıktığını daha iyi anlar. Peki kendimizle ilgili konularda aynı öğrenme isteğini gösteriyor muyuz? Her tartışmada aynı cümleyi kuruyor, sonra aynı kırgınlığı yaşıyorsak burada da öğrenilecek bir şey olabilir. Bilmiyorum demek, çıraklığın başlangıcıdır. Her şeyi bildiğimizi sandığımızda ise yeni bilgiye yer açmak zorlaşır. Öğrenmeye açık olmak, kendi hayatımızda da beceri geliştirmemizi sağlar.
Dersin günlük hayattan verdiği bir başka örnek, yoğun trafikte sürekli aynı sıkıntıyı yaşamaktır. Bütün şehri değiştiremeyebiliriz; fakat bazı günler çıkış saatimizi, yolumuzu veya hazırlığımızı değiştirebiliriz. Her durumun kolay bir çözümü yoktur; herkesin imkânları aynı değildir. Yine de değiştiremediğimiz şeyle değiştirebildiğimiz şeyi ayırmak değerlidir. Sürekli yakınmakla harcadığımız dikkatin bir kısmını uygulanabilir bir adıma çevirebiliriz. Ruhsal veya bedensel bir rahatsızlık söz konusu olduğunda ise bunu yalnız bilgi eksikliğine ya da inancın zayıflığına bağlamamalıyız. Gerektiğinde uzman desteği almak, insanın kendine karşı sorumluluğuyla uyumludur. Destek istemek, gayretin karşıtı değildir.
İman, bereket ve sorumluluk
A’râf suresinin doksan altıncı ayetinden itibaren iman, sakınma ve bereket arasındaki ilişki üzerinde durulur. Bu ilişkiyi yalnız daha çok para kazanmak olarak anlamayalım. İnsanların birbirine güvendiği, hakların gözetildiği, nimetin israf edilmediği bir hayatı da düşünelim. Kazandığımız şeyi nasıl kullandığımız, emeğimizi neye yönelttiğimiz ve ilişkilerimizi hangi ölçüyle kurduğumuz önemlidir. Bununla birlikte, bir insanın zenginliğini inancının doğruluğuna, yoksulluğunu da inancının eksikliğine delil sayamayız. Ayetin çağrısı, başkalarını gelirine göre sınıflandırmak için değil, kendi yönelişimizi ve sorumluluğumuzu düşünmek için önümüzdedir. Bereketi düşünürken ahlaki ölçüyü kaybetmemeliyiz.
Kendini tamamen güvende sanmak da bu bölümün önemli sorularındandır. Plan yaparız; işimizi, evimizi ve geleceğimizi düzenlemek isteriz. Fakat planımız, bütün şartları yönettiğimiz anlamına gelmez. Bir yeri yönetmek ile o yerdeki insanların sahibi olmak farklı şeylerdir. Bir işveren çalışanlarının hayatına malik değildir; bir yönetici de insanları kendi eşyası gibi göremez. Ders, yaratan, sahip olan ve yöneten Allah karşısında insanın sınırını hatırlatırken bu ayrımı kullanır. Kendi gücümüzü mutlaklaştırmadığımızda hem başkasına baskı yapmaya daha mesafeli oluruz hem de elimizdeki yetkinin sorumluluğunu daha iyi düşünürüz.
İnsanın kendini doğruya kapatması üzerinde de durulur. Bir sözü sürekli reddederken onu gerçekten araştırıyor muyuz, yoksa reddetmeyi alışkanlık mı yaptık? Söylediğimiz bir yanlışı savundukça, bir süre sonra onun yanlışlığını görmekten de uzaklaşabiliriz. Bu yüzden kalbin kapanmasıyla ilgili uyarıları yalnız başkaları hakkında kullanmak yerine kendimize yöneltmek daha faydalıdır. Benim dinlemeyi bıraktığım konular hangileri? Bir bilgiyi değerlendirirken kendi çıkarımı korumak için mi direniyorum? Bu soruları sormak, insanların iç dünyası hakkında kesin hüküm vermek değildir. Kendi samimiyetimizi ve öğrenmeye açıklığımızı denetlemeye çalışmaktır. Yanıldığımızı kabul etme cesareti burada önem kazanır.
Verdiğimiz sözün arkasında durmak
A’râf suresindeki sözünde durmama vurgusu, inancı günlük hayatımızla birlikte düşünmeye çağırır. Bir ortaklıkta, evlilikte veya müşteriyle ilişkide verdiğimiz sözü ne kadar ciddiye alıyoruz? İşler kolayken sözümüzün arkasında durup zorlaşınca onu unutuyor muyuz? Söz, yalnız ağzımızdan çıkmış bir cümle değildir; karşı tarafın planını ve güvenini de etkiler. Bu nedenle yerine getiremediğimiz bir sorumluluk varsa onu gizlemek yerine konuşmak, durumu açıklamak ve telafi yolları aramak gerekir. Kendi yükümüzden kurtulurken başkasının yükünü artırıyorsak, sözü yalnız biçimsel bir şey saymış olabiliriz. Güven, davranışlarımızın devamlılığından beslenir.
Âdem’in unutması ve ardından yanlıştan dönmesi, insanın hatasını hayatının değişmez tanımı yapmaması gerektiğini de hatırlatır. Hata yaptıysam artık hiçbir şey değişmez demekle, hata yapmadım diye diretmek aynı kapıyı farklı biçimlerde kapatır. Ders, peygamberlerin bağışlanma dileyişlerini hatırlatarak bizim de kendi yanlışımızı kabul etmemizi ister. Allah’ın bağışlayıcılığını düşünmek, sorumluluğu bırakmak değildir. Tam tersine, ümitsizliğe düşmeden düzeltmeye yönelmeyi mümkün kılar. Bir insanı incittiysek onun hakkını gözetmek, yanlış bir alışkanlığımız varsa ondan uzaklaşmak için yardım ve yol aramak gerekir. Henüz önümüzde bulunan zamanı, aynı yanlışı erteleyerek sürdürmek için kullanmayalım.
Musa’nın Firavun karşısındaki sözü
Musa’nın Firavun’a yönelttiği çağrıda hakikati söyleme sorumluluğu ve baskı altında tutulan insanların serbest bırakılması öne çıkar. Burada yalnız iki kişinin tartışmasını değil, güç ile hak arasındaki gerilimi de görürüz. Elinde yetki bulunması, bir insanı her söylediğinde doğru yapmaz. İnsanları korkutmak, onları susturmak ve hayatlarına hükmetmek, bir mesajın haklılığının delili değildir. Musa’nın anlatısı bizi otoriteye sadece gösterişi ve imkânı üzerinden bakmaktan uzaklaştırır. Kimin ne kadar güçlü olduğunu sorarken, o gücün kimin yararına ve hangi ölçüyle kullanıldığını da sormalıyız. İnsan onuru bu sorunun dışında bırakılamaz.
Asa ve el ile ilgili ayetler ders içinde farklı yorumlama biçimleriyle ele alınır. Burada metnin bildirdiği olayla, ondan hareketle yapılan açıklamayı birbirinden ayırmak önemlidir. Bir benzetme bize düşünme imkânı sunabilir; fakat o benzetme ayetin kendisi değildir. Aynı şekilde bir mucizeyi bugünkü bir bilim terimiyle açıklamak, açıklamanın bilimsel olarak gösterildiği anlamına gelmez. Bizim üzerinde durduğumuz temel soru, görünüşün etkisine kapılmadan hak ile batılı ayırabilmektir. Ayetleri birbirleriyle ve bağlamlarıyla düşünmek, hem acele hüküm vermekten hem de yorumumuzu tartışılmaz gerçek gibi sunmaktan bizi uzak tutar. Öğrenirken bu dikkatimizi koruyalım.
Sihirbazların gösterisi karşısında insanların gözlerinin etkilenmesi, ders içinde bugünün görüntü dünyasıyla da ilişkilendirilir. Bir ekranda gördüğümüz şey bizi çok etkileyebilir; fakat etkilenmemiz, gördüğümüzün bütün gerçeği gösterdiği anlamına gelmez. Sosyal medyada bir ailenin sürekli gülen fotoğraflarını izleriz. O ailenin tartışmalarını, yorgunluklarını ve paylaşmadığı güçlüklerini görmeyiz. Sonra kendi hayatımızın bütününü, başkasının seçilmiş birkaç görüntüsüyle karşılaştırabiliriz. Böyle bir kıyas bizi gereksiz bir eksiklik duygusuna sürükler. Sorulması gereken, neden benim hayatım onlarınki gibi değil sorusundan önce, ben onların hayatının ne kadarını gerçekten biliyorum sorusudur. Görünen parça ile bütün hayat aynı değildir.
Hakikati görünce yön değiştirmek
Sihirbazların gerçeği fark ettikten sonra iman etmeleri, insana geçmişinin tek başına geleceğini belirlemediğini düşündürür. Bir yere bağlı çalışmış, bir beklentiyle hareket etmiş ve yanlış bir işin içinde bulunmuş olabilirler. Fakat karşılaştıkları hakikat karşısında aynı yerde durmak zorunda olmadıklarını gösterirler. Firavun’un izinsiz iman ettikleri için öfkelenmesi ise baskının inanç üzerinde de denetim kurmak istediğini ortaya koyar. İnsanların vicdanı bir yöneticinin iznine bağlı değildir. Tehdit karşısında sabır dilemeleri de inandıkları için hiçbir zorluk yaşamayacaklarını değil, zorluk içinde dayanma ihtiyacını gösterir. Sabır burada edilgen bir bekleyişten daha derin bir tutumdur.
Musa’nın kavminin kendilerine hem önce hem sonra eziyet edildiğini söylemesi de önemlidir. Doğru yola yönelmek, bütün sıkıntıların o anda ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Bazen insan haklı bir adım attığında bile zor bir süreçten geçer. Yardım istemek, dayanışmak ve sabretmek bu süreçte birlikte düşünülmelidir. Sonrasında bir imkân ve yetki elde edilirse, bu defa onunla nasıl davranılacağı sorusu başlar. Baskıdan kurtulmuş olmak, bizim başkasına baskı yapmamızı haklı çıkarmaz. Geçmişte mağdur olmak, gelecekteki bütün tercihlerimize peşinen doğruluk kazandırmaz. İnsan hangi konuma gelirse gelsin adalete ihtiyacı devam eder. Sorumluluk, şartlarla birlikte biçim değiştirerek sürer.
Rahatlayınca unutmamak
Kıssanın devamında sıkıntı anında verilen sözlerin, sıkıntı hafifleyince bozulduğunu görürüz. Bu durum bize de yabancı değildir. Bir problem çözülsün diye dua eder, düzelince daha dikkatli yaşayacağımızı söyleriz. Sonra rahatlayınca aynı alışkanlıklara dönebiliriz. Burada kendimizi yalnız o anki içtenliğimizle değil, sonrasındaki davranışımızla da değerlendirmemiz gerekir. Bir söz verdiysek onu hatırlayacak bir düzen kurabiliriz. Özür dilediysek aynı incitmeyi tekrarlamamak için gayret gösterebiliriz. Rahatlığın kalıcı olacağını varsaymadan şükretmek, zor zamanda öğrendiğimiz şeyi kolay zamanda da korumamıza yardım eder. Hatırlamak, hayatımızda yer verdiğimizde gerçek bir alışkanlığa dönüşür.
Denizi geçtikten sonra başka insanların putlarına benzeyen bir ilah isteme anlatısı, dışarıdaki engel kalksa bile insanın içinde çalışılacak meseleler bulunduğunu gösterir. Bugün bunu kendi bağlanmalarımız açısından düşünelim. İşimiz, evimiz, telefonumuz veya yeni bir eşyamız ihtiyaçlarımızı karşılayabilir; fakat bütün huzurumuzu onların varlığına bağladığımızda dengeyi kaybedebiliriz. Daha fazlasını elde ederken çocuğumuzu dinlemeyi, anne babamızı anlamayı ve yakınlarımızın derdini sormayı unutuyor muyuz? Dersin daveti, hayatı ve emeği bırakmak değildir. Neye ne kadar yer verdiğimizi görmek, geçici olanı hayatın tek amacı yapmamak ve bilgimizi iyiliğe dönüştürmektir. Bugün kendimizde başlayacağımız küçük değişiklik bunun ilk adımı olabilir.
