Başkalarını Değiştirmeye Çalışırken Kendimizi Unutuyor muyuz?

11 Eylül 2023

Kimin sorumluluğunu taşıyoruz?

Soru: Başkasının yanlışını düzeltmeye çalışırken kendi hayatımızı ve sorumluluğumuzu ihmal ediyor olabilir miyiz?

“Neden böyle yaptı?”

“Bunca iyiliğe rağmen nasıl böyle davranabildi?”

“Bir türlü anlamıyor.”

Bu cümleleri bazen günlerce içimizde tekrar ederiz.

Bir yakınımızın değişmesini isteriz. Anlatırız, uyarırız, yeniden konuşuruz.

Fakat bir noktadan sonra bütün dikkatimizi onun davranışına bağlarız. Kendi seçimlerimiz ve günlük sorumluluklarımız geri planda kalır.

Sevdiğimiz insanın iyiliğini istemek anlaşılır bir şeydir.

Ancak onun adına karar veremeyiz. Onun yerine düşünemez ve onun iç dünyasını zorla değiştiremeyiz.

Enam suresinin 25 ve 26. ayetlerinde, dinlediği halde kabul etmeyen ve başkalarını da uzaklaştırmaya çalışan insanlardan söz edilir.

Bu ayetler üzerinde düşünürken kendimize şu soruyu sorabiliriz: Dinlemek ile gerçekten anlamaya açık olmak aynı şey mi?

Bir insan sözümüzü duyabilir. Fakat bütün dikkatini kendi düşüncesini savunmaya vermiş olabilir.

Biz de bazen böyle davranırız.

Karşımızdaki konuşurken, onun ne söylediğini anlamak yerine vereceğimiz cevabı hazırlarız.

Öyleyse meseleyi yalnızca başkalarında aramayalım.

Değişmesini istediğimiz insan kadar, kendi dinleme biçimimize de bakalım.

Elimizden geleni yapmak ve sınırımızı bilmek

Soru: Yardım etmekle, bir insanın bütün seçimlerini yönetmeye çalışmak arasındaki farkı görebiliyor muyuz?

Bir yakınımızın sıkıntısını dinleyebiliriz.

Düşüncemizi dürüstçe söyleyebiliriz.

Doğru olduğuna inandığımız şeyi kendi hayatımızda göstermeye çalışabiliriz.

Fakat bundan sonrası yalnızca bizim çabamızla belirlenmez.

İnsan kendi yönelişiyle de sorumludur.

Bunu kabul etmek kolay olmayabilir. Özellikle sevdiğimiz biri söz konusu olduğunda, onun bizim gördüğümüz şeyi hemen görmesini isteriz.

Bazen eşimizle ilişkimizde bunu yaşarız. Bazen kardeşimizle, bazen çocuğumuzla.

Konuşmanın ardından sonuç değişmeyince aynı konuya daha sert biçimde döneriz. Sonra tekrar döneriz.

Bir süre sonra ilişkimizin tamamı o meseleye sıkışır.

Burada kendimize dönelim: Ben yapabileceğim şeyi yaptım mı?

Sözümü açıkça söyledim mi?

Kendi davranışımda dürüst ve tutarlı oldum mu?

Yoksa karşı tarafın her hareketini takip ederek kendi günümü de aynı tartışmanın içine mi hapsediyorum?

Sınırımızı bilmek, ilgisizleşmek değildir. Hangi sorumluluğun bize ait olduğunu görmektir.

Kendi hayatımızı yalnızca bir başkasının değişmesine bağladığımızda, elimizdeki imkânları kullanmakta zorlanabiliriz.

Oysa bugün bizim de yerine getireceğimiz işler, gözetmemiz gereken insanlar ve düzeltmeye çalışacağımız davranışlar vardır.

Bunları ertelemeyelim.

Başkasının seçimleriyle uğraşırken kendi seçim hakkımızı kullanmayı unutmayalım.

Emeği görünce bakışımız değişiyor mu?

Soru: Başkasının yaptığını değerlendirirken, o işin arkasındaki emeği ne kadar görüyoruz?

Evde yapılan yemeği düşünelim.

Her gün önümüze gelen sofranın arkasında bir hazırlık vardır. Alışveriş yapılır, yemek hazırlanır, zaman ayrılır.

Fakat bir gün yemek istediğimiz gibi olmadığında hemen kusuru söyleyebiliriz.

Tuzu azdır.

Pilav beklediğimiz gibi olmamıştır.

O günkü eksiklik, önceki bütün emeğin önüne geçer.

Sonra bir gün mutfağa kendimiz gireriz.

Benzer bir yemek yaparız. Belki çok farklı değildir ama bu kez nasıl emek verdiğimizi biliriz.

Yaptığımız şeyin görülmesini isteriz.

Buradaki farkı fark edelim: Kendi emeğimize yakından bakıyoruz; başkasının emeğine bazen yalnızca sonuç üzerinden bakıyoruz.

Bu yalnızca yemekle ilgili değildir.

Çalışma hayatında da aile ilişkilerinde de aynı tutumu gösterebiliriz.

Kendi katkımızı ayrıntılarıyla anlatırken başkasının katkısını olağan sayabiliriz.

Oysa birbirimize karşı adil olmak için bu bakışı genişletmemiz gerekir.

Bir işi eleştireceksek, o işin arkasındaki çabayı da görelim.

Eksik olanı söylemekle yapılanın tamamını değersizleştirmek aynı şey değildir.

Kendi emeğimizin görülmesini istediğimiz kadar başkasının emeğini de görünür kılalım.

Bu, ilişkilerimizdeki teşekkürün ve vefanın bir parçasıdır.

Sofraya gelen yalnızca yemek değildir; bir insanın zamanı ve emeği de gelir.

Hesap bilinci bugün nasıl görünür?

Soru: Hesap vereceğimize inanmak, zor bir karar anında davranışımızı değiştiriyor mu?

Enam suresinin 27–31. ayetlerinde geri dönme isteği, yeniden dirilme ve yapılanlarla yüzleşme anlatılır.

Bu hatırlatmalar yalnızca uzak bir gün hakkında bilgi vermez. Bugünkü tercihlerimize de yönelir.

İnsan bazen doğruyu söylemenin kendisine zarar vereceğini düşünür.

Konumunu kaybetmekten korkar.

Çevresinin tepkisinden çekinir.

Bir çıkarından vazgeçmek istemez.

Tam da o anda “Bunun hesabını nasıl veririm?” sorusu önem kazanır.

Bu sorunun günlük hayattaki karşılığı dürüstlüktür.

Birine haksızlık yapıldığını gördüğümüzde doğruyu saklamamak.

Ticarette söylediğimiz sözün arkasında durmak.

Kendi çıkarımız için gerçeği değiştirmemek.

Bir filmde, suçsuz olduğuna kanaat getirilen bir insanın idamı için baskı gören görevlinin yaşadığı çatışma bu noktayı görünür kılar.

Görevli, konumunu korumakla doğruyu savunmak arasında kalır. Hesap verme düşüncesi, kararında belirleyici olur.

Burada önemli olan, yalnızca bir sıfat veya kimlik değildir. İnsanın baskı altında ne yaptığıdır.

Bakara suresinin 62. ayetinde de Allah’a ve ahiret gününe iman ile salih amel birlikte anılır.

Bu beraberliği kendi hayatımızda düşünelim.

İnandığımızı söylüyoruz. Peki sözümüz, işimizde ve insanlarla ilişkimizde nasıl karşılık buluyor?

Bize güvenen insanın güvenini koruyor muyuz?

Bir yanlışımız ortaya çıktığında onu örtmeye mi, kabul etmeye mi yöneliyoruz?

Hesap bilinci, en çok seçim yapmak zorlaştığında görünür olur.

Kendi hatamızı kabul edebilir miyiz?

Soru: Başarıyı kendimize yazarken, yanlışlarımızı hep başkasına mı yüklüyoruz?

Bir iş iyi gittiğinde kendi katkımızı kolayca hatırlarız.

“Ben çalıştım.”

“Ben düşündüm.”

“Ben destek oldum.”

Fakat işler bozulduğunda başka isimler öne çıkabilir.

Onun yüzünden oldu.

Beni o yönlendirdi.

Benim hiç payım yoktu.

Elbette bir başkası bize gerçekten haksızlık yapmış olabilir. Kendi sorumluluğumuzu düşünmek, o haksızlığı doğru kabul etmek değildir.

Fakat kendi seçimlerimizi hiç görmezsek, değiştirebileceğimiz tarafı da kaçırırız.

Hangi noktada yanlış karar verdik?

Hangi konuda bildiğimiz halde susmayı seçtik?

Nerede acele ettik?

Nerede kendimizi haklı göstermeye çalıştık?

Âdem’in tövbesinde insanın kendi yanlışını kabul edişi öne çıkar.

Yusuf’un nefsini bütünüyle temize çıkarmayan yaklaşımı da bize tevazu hatırlatır.

Bilgili olmak, insanı hatadan tamamen korumaz. Güzel niyet taşımak da her kararımızın doğru olduğu anlamına gelmez.

Bu yüzden dua ederken yalnızca sıkıntımızın bitmesini istemeyelim.

Doğruyu görebilmeyi de isteyelim.

Yanlışımızı kabul edebilmeyi de isteyelim.

Öğrendiğimizi davranışımıza taşıyabilmeyi de isteyelim.

Elimizdeki nimetlere bakarken de aynı tevazuyu koruyalım. İmkânlarımızı sınırsız bir yeterlilik gibi görmeyelim.

Malımızı, işimizi ve başarılarımızı hayatın bütün anlamı haline getirmeyelim.

İsrafla cimrilik arasında ölçü arayalım. Hem kendi ihtiyacımızı görelim hem paylaşmayı unutmayalım.

Açılıştaki sorumuz şimdi daha açık: Başkalarını değiştirmeye çalışırken kendimizi unutuyor muyuz?

Bugün bir yakınımızın yanlışını yeniden anlatmak yerine, kendi yapabileceğimiz doğru davranışa yönelebiliriz.

Bir emeği fark edebiliriz.

Bir sözü düzeltebiliriz.

Bir hatayı kabul edebiliriz.

Kendi sorumluluğumuza yönelmek, çevremizdeki haksızlıkları yok saymak değildir.

Bir yanlış gördüğümüzde onu dile getirebiliriz.

Bize zarar veren bir davranış karşısında sınırımızı da ifade edebiliriz.

Fakat başka bir insanın değişmesini, kendi hayatımızdaki bütün iyiliklerin başlangıç şartı yapmamalıyız.

O değişmediği için bizim de hiçbir şey yapamayacağımızı düşünmek, önümüzdeki imkânları daraltabilir.

Eşimizle yaşadığımız anlaşmazlık olabilir.

Bir kardeşimizin davranışını doğru bulmayabiliriz.

Bütün dikkatimizi onların kusurlarına verdiğimizde, kendi sözümüzün tonunu ve kendi ihmalimizi kaçırabiliriz.

İkisine aynı anda bakabilmek gerekir.

Karşımızdakinin sorumluluğunu ona bırakırken kendi sorumluluğumuzu da unutmamalıyız.

Bu, kolay bir denge değildir.

İnsan haksızlığa uğradığını düşündüğünde kendi payını konuşmayı istemeyebilir.

Kendi yanlışını kabul ederse diğerinin tamamen haklı çıkacağını sanabilir.

Oysa iki insanın da ayrı ayrı sorumluluğu olabilir.

Birinin hatası, diğerinin hatasını ortadan kaldırmaz.

Bu ayrımı yapmak, daha açık konuşmamıza yardım eder.

İnancımızı da yalnızca kendimiz hakkında kullandığımız bir isim olarak düşünmeyelim.

Allah’a ve hesap gününe inancın, iyi davranışla ilişkisini hatırlayalım.

Bir etiketin arkasına sığınıp davranışımızı sorgulamaktan vazgeçmeyelim.

İnsanın gerçekten neyi önemsediği, bazı anlarda seçimiyle açığa çıkar.

Kendi çıkarı ile doğruluk karşı karşıya geldiğinde ne yaptığı önemlidir.

Bir hatası gösterildiğinde nasıl cevap verdiği önemlidir.

Elindeki gücü kimin yararına kullandığı önemlidir.

Bugünkü sorumluluğumuza bakmak, bu yüzden gelecekteki hesabı hatırlamanın somut bir yoludur.

Başkalarının bütün seçimlerini değiştiremeyiz; ama kendi sorumluluğumuza bugün dönebiliriz.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir