Bildiğimiz Doğruyu Neden Yapmıyoruz? Kibir, Seçim ve Hesap Günü

26 Eylül 2024

Bir davranışın yanlış olduğunu bildiğimiz hâlde onu neden tekrar ederiz? Bazen cevabımız hemen hazırdır: Şartlar zorladı, biri bizi kızdırdı, başka seçeneğimiz yoktu. Bunların içinde gerçeği anlatan taraflar bulunabilir. Fakat bütün açıklamamız burada kalıyorsa kendi payımıza bakmayı erteliyor olabiliriz. Hicr suresinde Âdem’in yaratılışı ve İblis’in tutumu anlatılırken, bu soruyu düşünmemize imkân veren bir sahneyle karşılaşırız. İblis’e neden secde edenlerle birlikte olmadığı sorulur. Allah’ın her şeyi bildiğine inanırken bu sorunun bizim için taşıdığı anlam üzerinde durabiliriz. Anlatılan olay, yalnızca bir sonucun bildirilmesinden ibaret değildir. Seçimin, gerekçenin ve sorumluluğun açığa çıktığı bir süreç vardır. Kendi davranışlarımızı anlamaya çalışırken de sadece ne olduğuna değil, neden o yolu seçtiğimize bakmamız gerekir.

Allah’ın bilmesiyle insanın kendi seçimini yaşaması arasındaki ilişki, kolayca geçiştirebileceğimiz bir konu değildir. Ancak kıssanın içinde dikkatimizi çeken bir yön var: İblis’in tutumu görünür hâle geliyor ve kendisi de bu tutumu ifade ediyor. İnsan açısından düşündüğümüzde, yaşamadan bilmediğimiz birçok şeyle karşılaşıyoruz. Kendimiz hakkında söylediklerimizle gerçek bir durumda yaptıklarımız aynı olmayabiliyor. Sabırlıyım derken beklemek zor geldiğinde öfkelenebiliyoruz. Adaleti savunurken kendi çıkarımız söz konusu olduğunda başka ölçü kullanabiliyoruz. Bu nedenle hayatımızdaki seçimler, kendimizi tanımamız açısından da önem taşıyor. İçimizde kaldığını sandığımız bazı eğilimler davranışlarımızla ortaya çıkıyor. Onları fark ettiğimizde düzeltmek için bir imkân bulabiliriz. Kendimize dair güzel bir düşünceyi korumaktan önce, gerçekte nasıl davrandığımızı görmeye açık olalım.

İblis’in cevabında karşısındaki varlığı yaratılış maddesi üzerinden küçümseyen bir bakış beliriyor. Bu bakışın merkezinde kendisini üstün görme isteği var. Kendi ölçüsünü öne çıkarıyor, kendisine yöneltilen emrin anlamını geri plana itiyor. Biz de bir konuda ne yapmamız gerektiğini bildiğimiz hâlde, bunu yapmayı kendimize yakıştıramadığımız için direniyor olabiliriz. Özür dilemek zor gelir, çünkü haklı görünmek isteriz. Yardım istemekten kaçınırız, çünkü eksik görünmek istemeyiz. Bir başkasını dinlemeyiz, çünkü ondan öğreneceğimiz bir şey olmadığını sanırız. Böyle durumlarda sorun yalnızca bilgi eksikliği değildir. Bildiğimiz doğruyla aramıza giren bir üstünlük duygusu da olabilir. Kibir üzerine düşünmek, başkalarında kusur aramadan önce kendi içimizdeki bu direnci fark etmeyi gerektirir.

Hata yapmakla hatayı savunmayı birbirinden ayıralım. İnsan korktuğunda, öfkelendiğinde veya acele ettiğinde yanlış bir söz söyleyebilir. Bunun sorumluluğu vardır; fakat ardından ne yapacağı da önemlidir. Sakinleşince söylediklerini gözden geçirebilir, özür dileyebilir, aynı duruma yeniden düşmemek için çalışabilir. Buna karşılık bütün enerjisini yanlışını doğru göstermeye verirse farklı bir yol açılır. İlkinde pişman olduğu davranışı zamanla normal saymaya başlayabilir. Sonra onu savunmak için yeni gerekçeler bulur. Her tekrarın insanda aynı sonucu doğuracağını söyleyemeyiz; yine de alışkanlıkların nasıl yerleştiğini düşünmeliyiz. Bir yanlışa ilk kez düştüğümüzde hissettiğimiz rahatsızlığı, onu düzeltmeye çağıran bir işaret olarak değerlendirebiliriz. O sesi sürekli susturmak yerine ne söylediğini dinleyelim. Değişim, bazen bu kısa duraklamayla başlar.

Kıssaları okurken sorularımızın bulunması da öğrenme yolunun bir parçasıdır. Anlamadığımız bir konuyu anlamış gibi yapmamız gerekmiyor. Aklımızdaki soruyu açıkça söyleyebilir, hangi noktada zorlandığımızı anlatabiliriz. Dinleyen kişi de hemen yargılamak yerine soruyu anlamaya çalışmalı. Herkes aynı geçmişe, aynı bilgiye ve aynı düşünme biçimine sahip değil. Birinin bize açık görünen bir konuda duraksaması, kötü niyetli olduğunu göstermez. Sabırla konuşmak, açıklamaları bağlamı içinde değerlendirmek ve bilmediğimiz yerde araştırmaya devam etmek daha sağlam bir anlayış oluşturabilir. İnancımızdan söz ederken her soruya hemen kesin bir cevap vermek zorunda olduğumuzu sanmayalım. Bazen dürüstçe bilmiyorum demek, aceleyle kurulan büyük iddialardan daha değerlidir. Soruyu ciddiye almak, öğrenme isteğine gösterdiğimiz saygının bir ifadesidir.

Bir insanla inanç üzerine konuşurken amacımızı da gözden geçirelim. Onu susturmak, korkutmak veya tartışmayı kazanmak için mi konuşuyoruz? Yoksa anlamaya ve düşündüğümüz şeyi anlaşılır biçimde paylaşmaya mı çalışıyoruz? Kullandığımız yöntem, söylediğimiz sözün nasıl duyulduğunu etkiler. Karşımızdakinin bütün hayatını tek bir kimlikle açıklamaya çalışmak, onu dinlememizi engeller. İman eden herkesin aynı duyguları yaşadığını veya farklı düşünen herkesin aynı sebeple düşündüğünü varsayamayız. İnsanların kaygıları, soruları ve tecrübeleri farklıdır. Bir konuşma sonunda aynı fikirde olmayabiliriz. Buna rağmen saygıyı koruyabilir, birbirimizin sorusunu daha iyi anlayabiliriz. Başkasının kararını bütünüyle belirleyemediğimizi hatırlamak, bizi sorumsuz yapmaz. Bize düşen çabanın niteliğini artırır. Baskı kurmadan, küçümsemeden ve bilmediğimizi biliyormuş gibi göstermeden konuşmayı öğrenebiliriz.

Ölüm ve hesap verme düşüncesi de gündelik hayatımızla böyle bir dürüstlük içinde buluşmalı. Hayatın sınırlı olduğunu hatırlamak, bugün yaptıklarımızın değerini daha açık görmemize yardımcı olabilir. Fakat bu hatırlatmayı yalnızca başkasını sarsacak bir söz olarak kullanmayalım. Önce kendi hayatımıza ne söylediğini dinleyelim. Ertelediğimiz bir özür var mı? Hakkını ihmal ettiğimiz bir insan, ilgilenmeyi sürekli sonraya bıraktığımız bir yakınımız var mı? Zamanımızın tamamını tüketen alışkanlıklarımızın farkında mıyız? Ölümü düşünmek, hayatı değersiz saymak zorunda değildir. Aksine, elimizdeki zamanı daha sorumlu yaşamaya çağırabilir. Yapabileceğimiz iyiliği gereksiz yere ertelememeyi, sözümüzün ağırlığını ve başkasının hayatındaki etkisini düşünmeyi sağlayabilir. Bu düşüncenin karşılığı yalnızca korku değil, daha bilinçli bir yaşama çabası da olabilir.

Fatiha suresinde okuduğumuz hesap gününün sahibi ifadesi, bu sorumluluğu yeniden hatırlatır. Allah’ın hâkimiyetini yalnızca geleceğe ait bir mesele gibi düşünemeyiz; bugün de hayatın ve bütün imkânların sahibi O’dur. Bununla birlikte dünyada tercihler yapar, bu tercihlerin içinde sorumluluk taşırız. Söyleyeceğimiz sözü, bir insana nasıl davranacağımızı, elimizdeki imkânı nasıl kullanacağımızı seçeriz. Hesap düşüncesi, bu seçme alanının sınırsız bir sahiplik olmadığını hatırlatır. Bugün yaptığımız bir haksızlığı imkânımızla örtebilir, güçlü görünerek itirazı susturabiliriz. Fakat inancımız bize insanın yaptıklarından bütünüyle kaçamayacağını söyler. Bu hatırlatma, yalnızca gelecekteki bir günü beklemek için değildir. Bugünkü ölçümüzü düzeltmek, kimsenin görmediği bir anda da hakkı gözetmek için hayatımızda yer bulabilir.

Dinî görünüşle ahlaki tutarlılığı da birbirine karıştırmayalım. Bir insanın ibadetine, kullandığı ifadelere veya dış görünüşüne bakarak bütün davranışlarını bildiğimizi sanamayız. Güven, somut davranışlarla da değerlendirilmelidir. Verdiği sözü tutuyor mu? Bir emaneti koruyor mu? Yanlış yaptığında kabul ediyor mu? Karşısındaki güçsüz olduğunda da aynı saygıyı gösteriyor mu? Bu sorular, insanları inançları üzerinden yargılamak için değil, ilişkilerde sorumluluğu ciddiye almak için önemlidir. İbadetlerimizi değerli görürken ahlakı onların dışında bırakmayalım. Yalan söylememek, başkasının hakkını gözetmek, bilmediğimiz konuda kesin konuşmamak ve insanları incitmekten sakınmak günlük hayatımızda emek ister. İnancımızı anlatan güzel kelimeler, bu emeğin yerine geçmez. Sözümüzle davranışımız arasındaki uyumu önemsemek, kendimize yönelik dürüstlüğümüzü de güçlendirir.

Zor durumda kalan insanlara yaklaşırken de sözle davranış arasındaki bu bağı düşünelim. Merhametli olduğumuzu söylemekle yetinmeyelim; imkânımızın elverdiği ölçüde ne yapabileceğimize bakalım. Bir ihtiyacı öğrenmek, güvenilir bir yardım çalışmasına katkı vermek, yakınımızdaki birinin yükünü paylaşmak veya haksızlığa karşı doğru bilgiyi yaymak mümkün olabilir. Herkesin gücü ve şartları aynı değildir. Ancak hiçbir şey yapamayacağımızı peşinen kabul etmek yerine kendi alanımızı değerlendirebiliriz. Bir konuda elimizden geleni yaparken başka bir insanın yaptığı katkıyı da küçümsemeyelim. İnanç, yalnızca tartışmalarda savunduğumuz bir kimlik olarak kalmasın. Acıyı fark eden, insana değer veren ve sorumluluk üstlenmeye çalışan bir tutuma dönüşsün. Büyük sözler söylemeden de somut bir iyiliğe katkı verebiliriz. Bazen en gerekli adım, yakınımızdaki gerçek ihtiyacı görmektir.

Bilgimizin ve güvenimizin gelişmesi için emek gerektiğini gündelik becerilerimizden biliyoruz. Araba kullanmayı ilk öğrendiğimizde her hareketimizi düşünürüz. Zamanla denemelerimiz, dikkatimiz ve tecrübemiz artar; kendimizi daha yeterli hissetmeye başlarız. Hayatımızdaki birçok alanda benzer bir süreç var. Bir düşünceyi dinlemek başlangıçtır; onu anlamak, sınamak ve uygun biçimde uygulamak ayrıca çaba gerektirir. Doğru bildiğimiz bir davranışı seçtikçe nerede zorlandığımızı daha açık görebiliriz. Sabrı konuşurken beklemeyi, dürüstlüğü konuşurken hatamızı söylemeyi, paylaşmayı konuşurken kendi imkânımızdan vazgeçmeyi öğreniriz. Bu süreçte güçlük yaşamamız, öğrenemeyeceğimiz anlamına gelmez. Küçük adımlarla ilerleyebilir, yaptığımızı değerlendirebilir, gerektiğinde yardım isteyebiliriz. İnancımızın hayatla bağını kurmak da yalnızca sözün tekrarına değil, bu bilinçli çabaya ihtiyaç duyar.

Hesap verme bilinci, kendimizi sürekli suçlamak için kullanılmasın. Amaç kusurlarımızı sıralayıp ümitsizliğe düşmek değil, yapabileceğimiz düzeltmeyi fark etmektir. Bir yanlışımız varsa onu bütün kişiliğimizin değişmez özelliği saymayalım. Davranışımızı açıkça tanımlayalım ve hangi adımı atabileceğimizi düşünelim. Bir emaneti geciktirdiysek sahibine haber verebiliriz. Birini kırdıysak dinleyip özür dileyebiliriz. Sürekli ertelediğimiz bir sorumluluk varsa zamanı ve yöntemi belirleyebiliriz. Her şey bir anda düzelmeyebilir; yine de yönümüzü değiştiren bir başlangıç yapabiliriz. Dua ederken yardım istediğimiz konulara kendi çabamızla da yaklaşalım. Kibirden uzaklaşmak istiyorsak dinlemeye, tembellikten uzaklaşmak istiyorsak başlamaya, haksızlıktan uzaklaşmak istiyorsak hakkı gözetmeye yer açalım. Böylece niyetimiz gündelik davranışta görünür hâle gelir. Umut, sorumluluk almayı ertelememize değil, yeniden denememize güç versin.

Vaktimizi kullanışımız, söylediklerimizin hayatımızdaki yerini gösteren alanlardan biridir. Bir şeye önem verdiğimizi söylerken ona hiç zaman ayırmıyorsak nedenini düşünelim. Gerçekten çok ağır sorumluluklar taşıyor olabiliriz; bazen de zamanımızın nasıl geçtiğini fark etmiyoruzdur. Burada kendimizi başkalarının hayatıyla karşılaştırmak yerine kendi günümüze bakalım. Hangi uğraş bize ihtiyaç duyduğumuz dinlenmeyi sağlıyor, hangisi fark etmeden saatlerimizi alıyor? Hangi işi ertelediğimiz için ertesi gün daha büyük bir yükle karşılaşıyoruz? Bu değerlendirme bütün keyiflerden vazgeçmek anlamına gelmez. Dinlenmek de insanın ihtiyacıdır. Mesele, tercihlerimizin sonuçlarını görerek denge kurmak. Öğrenmeye, yakınlarımızla konuşmaya veya bir sorumluluğu tamamlamaya küçük bir zaman ayırabiliriz. Böyle bir düzenin sürdürülebilir olması için gücümüzü dürüstçe değerlendirelim. Kendimize taşıyamayacağımız sözler vermek yerine yapabileceğimiz bir adımla başlayalım. Zaman içinde bu adımın hayatımıza ne kattığını gözlemleyebiliriz. Önem verdiğimiz şeyi yalnızca söylemekle kalmayıp günümüzde ona yer açtığımızda, niyetimiz somutlaşır. Küçük tercihlerimizin birikimi, yaşam biçimimizi oluşturmaya devam eder. Bunu fark etmek, bugünümüzü daha bilinçli değerlendirmemize yardım edebilir.

Bugün bildiğimiz bir doğruyu seçelim ve hayatımızdaki karşılığını arayalım. Başkasının değişmesini beklemeden düzeltebileceğimiz bir davranış mutlaka bulunabilir. Bir soruyu daha dikkatli dinlemek, bir hükmü ertelemek, bir hakkı teslim etmek veya yanlışımızı kabul etmek olabilir bu. İblis’in kıssası, kendimizi üstün görmekle gerçeği görme arasındaki çatışmayı hatırlatıyor. Hesap günü düşüncesi ise tercihlerimizin sorumluluğunu gözden kaçırmamamızı istiyor. Bütün cevapları bilmesek de bildiğimiz doğruya yaklaşabiliriz. Önemli olan, eksiklerimizi güzel gerekçelerle örtmek yerine öğrenmeye ve düzeltmeye açık kalmak. Bugünkü sözümüz, emeğimiz ve seçimimiz hayatımızın yönüne katkı veriyor. Bu yönü bilinçle belirlemeye çalışalım. Anladığımızı yaşamak için attığımız küçük ama dürüst bir adım, uzun açıklamalardan daha güçlü bir başlangıç olabilir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir