Hakkı Söylemek, Sonucu Allah’a Bırakmak
8 Ekim 2024
Doğru olduğuna inandığımız bir şeyi söylemek bazen düşündüğümüzden daha zordur. Karşımızdaki insanın kırılmasından, bize kızmasından veya aramızdaki bağın bozulmasından çekiniriz. Bazen de bu çekincenin tam tersine yönelir, doğruyu savunmak adına kırıcı bir dil kullanırız. Oysa açıklıkla nezaket arasında seçim yapmak zorunda değiliz. Ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz de önemlidir. Maide suresinde mesajı duyurma sorumluluğunun hatırlatılması üzerinde düşünürken, kendi hayatımızdaki bu dengeye de bakabiliriz. Bildiğimizi saklamadan, bilmediğimizi kesinleştirmeden ve karşımızdaki insanı küçümsemeden konuşmak mümkün mü? Bu sorunun cevabı yalnızca güzel bir üslupta değil, niyetimizde ve sorumluluk anlayışımızda da bulunur. Amacımız bir insanı yenmek değil, anlamlı bir şeyi açıkça paylaşmak olsun. Sonrasında onun vereceği kararı bütünüyle yönetemeyeceğimizi de hatırlayalım.
Bir mesajın içeriğiyle onu anlatma yöntemini birbirinden ayırmak faydalıdır. Bir konuda açık bir tutumumuz bulunabilir. Yalan söylemeyi doğru bulmadığımızı, bir hakkın ihmal edilmesine razı olmadığımızı veya bir sözün tutulması gerektiğini söyleyebiliriz. Fakat bunu söylemenin birçok yolu vardır. Davranışı ele almakla insanın bütün kişiliğini aşağılamak aynı şey değildir. Sen böylesin demek yerine, şu davranışın şu sonucu oluşturduğunu anlatabiliriz. Kendi payımıza düşeni de açıkça kabul edebiliriz. Üslubumuza dikkat etmek, söylediğimizin anlamını belirsizleştirmek zorunda değildir. Aksine, karşımızdakinin neye itiraz ettiğimizi daha iyi anlamasını sağlayabilir. Aynı zamanda nazik konuşmak, bize yöneltilen her isteğe evet demek değildir. Nezaketle sınır koyabilir, sakin biçimde hayır diyebiliriz. Açık sözlülüğün değeri sesimizin yüksekliğinde değil, düşüncemizin anlaşılır ve davranışımızın tutarlı olmasındadır. Bu ayrımı korumaya çalışalım.
İnsanların öğrenme süreci de farklıdır. Bir kavramı ilk kez duyan kişiyle yıllardır üzerinde çalışan kişinin aynı yerden başlamasını bekleyemeyiz. Bu yüzden anlatırken karşımızdakinin ne bildiğini ve hangi soruyla geldiğini öğrenelim. Bir anda çok sayıda mesele açmak, asıl konuyu anlaşılmaz hâle getirebilir. Önce bir soruya odaklanabilir, gerekçemizi açıklayabilir ve ne anlaşıldığını sorabiliriz. Örnek vermek, bağlantıları göstermek ve düşünmek için zaman tanımak mümkündür. Bunlar doğruyu saklamak değildir. Öğrenmenin şartlarını dikkate almaktır. Ancak sırf bizi sevsin diye bilmediğimiz şeyi doğruymuş gibi söylemekten de kaçınalım. Bir konuda emin değilsek bunu belirtelim. Bilgimizi geliştirmeye açık kalalım. Karşımızdakinin düşünmesine yardım etmekle onun yerine düşünmek farklıdır. Anlatımımızın merkezinde kendi etkileyiciliğimiz değil, paylaşılan konunun gerçekten anlaşılması bulunsun. Böyle bir dikkat, konuşmayı daha güvenilir kılar.
Tepki görmek, söylediğimiz her şeyin yanlış olduğu anlamına gelmediği gibi doğru olduğunun da kanıtı değildir. İnsan bir konuya farklı sebeplerle itiraz edebilir. Bilgisi eksik olabilir, farklı bir bilgiye dayanıyor olabilir veya bizim anlatımımız açık olmayabilir. Bazen de kendi savunduğumuz düşünceyi yeniden değerlendirmemiz gerekir. Bu yüzden her tepkiyi kötü niyetle açıklamayalım. Ne söylendiğini dinleyelim, gerekçeyi soralım ve kendi dayanağımızı inceleyelim. Doğruyu aramak, eleştiriden tamamen uzak bir alan değildir. Yanlış bir ifade kullandıysak düzeltebiliriz. Birini gereksiz yere incittiysek özür dileyebiliriz. Bunları yapmak, bütün düşüncemizden vazgeçmek anlamına gelmez. Bilgimizi ve yöntemimizi daha dikkatli hâle getirir. Açıklıkla tevazu birlikte bulunabilir. Kendi sözümüzü sorgulanamaz saymadan savunabilir, karşımızdakini de hemen bir etiketin içine kapatmadan dinleyebiliriz. Böylece konuşmada öğrenme ihtimali canlı kalır.
Başkasının kararını ne ölçüde etkileyebildiğimiz konusu da önemlidir. Bir insanı dinler, bilgi verir ve bir davranışa davet ederiz. Bu katkı onun düşüncesinde yer bulabilir. Fakat vereceği kararı bütünüyle bizim belirlediğimizi söyleyemeyiz. Onun da kendi geçmişi, şartları ve iradesi vardır. Bu sınırı tanımadığımızda, değişmediği için kendimizi sürekli başarısız hissedebilir veya ona daha fazla baskı kurmaya başlayabiliriz. Bize düşen çabanın niteliğine bakalım. Doğru bilgi sunduk mu, gerçekten dinledik mi, gerektiğinde destek verdik mi? Bunları değerlendirebiliriz. Sonucu zorla oluşturamayacağımızı kabul etmek, sorumluluktan kaçmak değildir. Sorumluluğumuzun alanını doğru belirlemektir. İnancımız içinde sonucu Allah’a bırakmak düşüncesi, bu ayrımı hatırlamamıza yardımcı olabilir. Çabamızı sürdürürken insanın kararına da yer açalım. Yardım etme isteğimiz, kontrol etme zorunluluğuna dönüşmesin. Böylece daha ölçülü ve sürdürülebilir bir katkı verebiliriz.
Sözümüzün etkisini yalnızca konuşmanın sonunda alınan cevaptan da çıkarmayalım. Bir insan hemen kabul etmeyebilir; fakat daha sonra düşünmeye devam edebilir. Bazen bir örnek davranış, uzun bir açıklamadan daha kalıcı olabilir. Güvenilir olmak, verdiğimiz sözü tutmak ve ihtiyaç gördüğümüzde uygun katkıyı vermek de bir anlatım biçimidir. Söylediğimiz merhametin davranışımızda karşılığı yoksa sözümüzün inandırıcılığı zayıflayabilir. Dürüstlükten söz ederken kendi hatamızı saklıyorsak aynı sorun ortaya çıkar. Bu yüzden anlatma sorumluluğunu sadece kelimelerle sınırlamayalım. Kendi işimizde, ailemizde ve günlük karşılaşmalarımızda nasıl davrandığımıza da bakalım. Herkesin aynı konuyu aynı biçimde tartışması gerekmez. Fakat saygılı ve güvenilir bir insanla karşılaşmanın değeri geniş bir alana yayılabilir. Bildiğimizi yaşamak, başkasına söylemek istediğimizin hayatımızdaki en açık örneğidir. Bu örneği kusursuzluk iddiası olmadan geliştirebiliriz. Tutarlılık, zaman içinde güven oluşturur.
Geçmişte yanlış bir yönlendirme yaptıysak bunun sorumluluğunu da düşünmeliyiz. Birini zararlı bir davranışa özendirmiş, yanlış bilgi vermiş veya hatalı bir kararda etkili olmuş olabiliriz. Fark ettiğimizde özür dilemek, bilgiyi düzeltmek ve mümkün olan telafiyi aramak önemlidir. Ancak geçmişteki etkimiz, o insanın bütün gelecek kararlarını kontrol etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Yapabileceğimiz desteği verebilir, daha güvenli bir yol gösterebilir ve sınırlarımızı açıklayabiliriz. Kendi yanlışımızdan uzaklaşmaya çalışırken yeniden aynı zararlı ortamın içine girmek zorunda olmayabiliriz. Yardımın biçimini dikkatle seçelim. Bize ait sorumluluğu inkâr etmeyelim; bize ait olmayan bütün sonuçları da üstlenmeyelim. Bu ayrım, pişmanlığın bizi sürekli aynı döngüye sürüklemesini önleyebilir. Onarım, bazen doğrudan konuşmakla, bazen uygun desteğe yönlendirmekle, bazen de mesafeyi koruyarak atılan bir adımla mümkün olur. Kendi şartlarımızı ve karşımızdakinin ihtiyacını birlikte değerlendirelim.
Yardım ederken başkasının yapmadığını gerekçe göstererek gerçek ihtiyacı görmezden gelmemeye de dikkat edelim. Yağmurda çatısı su alan bir ev düşünelim. İçeride yaşayan kişinin yakınları var; onların da sorumluluk alması bekleniyor. Fakat o anda evin içinde su damlıyor ve bir insan zorlanıyor. Yakınlarının ne yapması gerektiğini konuşmakla mevcut ihtiyaca uygun katkı vermek farklı konulardır. Önce durumu anlayabilir, güvenilir bilgi toplayabilir ve nasıl destek olabileceğimizi değerlendirebiliriz. Başkalarının ihmalini normal saymak zorunda değiliz. Yine de onların eksikliği, bizim görebildiğimiz bir ihtiyacı bütünüyle görünmez kılmasın. Gücümüze uygun bir katkı arayabiliriz. Bunun sınırını da açıkça belirleyebiliriz. Yardım, her yükü tek başımıza üstlenmek değildir. Fakat başkası yapmalıydı demek, her zaman hiçbir şey yapmamamız için yeterli bir açıklama olmayabilir. Kendi alanımızdaki sorumluluğu dürüstçe düşünelim. İhtiyaç, tartışmanın içinde kaybolmasın.
Bu örnek, başkasının davranışına fazla odaklandığımızda kendi kararımızı nasıl erteleyebildiğimizi gösterir. O neden yapmadı, şu neden ilgilenmedi derken biz ne yapabileceğimizi düşünmeyebiliriz. Elbette ortak sorumlulukların konuşulması gerekir. Fakat yalnızca başkalarının eksiklerini saymak, çözüm oluşturmaz. Kendi gücümüzü ve sınırımızı belirleyebiliriz. Bir işi üstlenebilir, başkalarıyla paylaşabilir veya uygun bir yere haber verebiliriz. Bunu yaparken yardım alan kişinin onurunu koruyalım. Onu kendi yakınlarıyla ilgili bir tartışmanın nesnesi hâline getirmeyelim. Ne istediğini ve nasıl bir desteğin uygun olacağını dinleyelim. Bizim için doğru görünen çözüm onun şartlarına uymayabilir. Dikkatli bir yardım, hem ihtiyacı hem insanın iradesini gözetir. İyi niyetle birlikte bilgi ve ölçü de gerekir. Böylece katkımız, düşünmeden üstlenilmiş bir yük olmaktan çıkıp gerçek ihtiyaca yönelen daha bilinçli bir davranışa dönüşebilir. Merhamet, bu özen içinde somutlaşır.
İnanç üzerine konuşurken kimliklerle davranışları birbirine karıştırmamak da önemlidir. Bir insanın hangi topluluğa ait olduğunu bilmek, bütün niyetini ve geleceğini bildiğimiz anlamına gelmez. Kendi inancımızı açıkça ifade edebiliriz; farklı düşünen kişiyi küçümsemek zorunda değiliz. Anlaşamadığımız konuda sınırlarımızı belirtebilir, buna rağmen insanın hakkını ve onurunu gözetebiliriz. Dinî bir tartışmanın dili, düşmanlık kurmak için kullanılmasın. Kendi anlayışımızın dayanağını açıklayalım, bilmediğimiz yerde araştırmaya devam edelim. İnsanları sadece bize verdikleri cevaba göre bütünüyle değerlendirmeyelim. Öğrenmek ve düşünmek zaman alabilir. Kendi topluluğumuzun davranışlarını da aynı dürüstlükle sorgulayabilelim. Doğruluğumuzu sadece aidiyetimizden çıkarmayalım. Adalet, güvenilirlik ve merhamet günlük hayatta nasıl karşılık buluyor? Bu soru, tartışmada kimin üstün göründüğünden daha kalıcı bir sorumluluk taşır. İnancımızın sözü, insanı incitmek için değil, anlamı ve sorumluluğu paylaşmak için dile gelsin. Açıklıkla saygı birlikte korunabilir.
Korku ve kaygı nedeniyle sustuğumuz konularda da gerçekçi davranalım. Her ortam aynı güveni sağlamaz; her konuşma aynı anda yapılmak zorunda değildir. Söyleyeceğimizin doğruluğunu, zamanını ve muhtemel etkisini değerlendirebiliriz. Gerekirse destek alabilir, daha uygun bir yol seçebiliriz. Cesaret, düşünmeden kendimizi tehlikeye atmak değildir. Önem verdiğimiz şeyi uygun yöntemle savunmaya çalışmaktır. Bir yanlışa itiraz ederken kendi bilgimizi de kontrol edelim. Başkasını suçlayan bir iddiayı dayanağını bilmeden yaymayalım. Açık konuşmanın sorumluluğu, doğru bilgiye gösterilen özeni de içerir. Sadece çok emin bir ses tonuyla konuşmak yeterli değildir. Gerekçemizi anlaşılır kılmalı, yanlışımızı düzeltebilmeli ve dinlemeye açık olmalıyız. İnancımızdan güç alırken başkasının iradesini zorlamamaya dikkat edelim. Sözümüzün sağlamlığı, bağırmamızdan veya karşımızdakini susturmamızdan gelmesin. Dürüstlüğümüzden, bilgimizin dayanağından ve davranışımızın tutarlılığından gelsin. Bu yaklaşım, hem kendimize hem konuştuğumuz insana daha fazla saygı gösterir.
Bir konuşmanın ardından kendimize bir değerlendirme alanı açabiliriz. Karşımızdaki kişinin sorusuna cevap verdik mi, yoksa kendi anlatmak istediğimiz konuya mı döndük? Onun ne anladığını sorduk mu? Dinlemek için durduk mu? Bu sorular, başkasının tepkisini yönetmek için değil, kendi katkımızı geliştirmek için önemlidir. Bir sonraki konuşmada daha sade bir açıklama, daha uygun bir örnek veya daha açık bir soru seçebiliriz. Hemen sonuç görmesek de yöntemimizi geliştirmemiz mümkündür. Öğretmeye çalışırken öğrenmeye de devam edelim. Böylece sözümüzle birlikte dinleme sorumluluğumuzu da canlı tutabiliriz.
Bugün konuşmak istediğimiz bir meseleyi seçelim ve önce kendi niyetimizi açıklığa kavuşturalım. Karşımızdakine neyi anlatmak istiyoruz, neyi biliyoruz ve nerede yorum yapıyoruz? Sonra onun neye ihtiyaç duyduğunu dinleyelim. Konuyu açık tutalım, kişiliğine saldırmadan davranışı konuşalım. Verdiği cevap beklediğimiz gibi olmazsa hemen baskıyı artırmayalım. Kendi yöntemimizi değerlendirebilir, öğrenmeye devam edebilir ve gerektiğinde sınır koyabiliriz. Sonucu bütünüyle belirleyemediğimizi hatırlayalım. Bize düşen doğru bilgiyi, iyi niyeti ve özenli davranışı bir araya getirmeye çalışmaktır. Hakkı söylemek, insanı kırmanın bahanesi olmasın. Nezaket de önemli gördüğümüz şeyi tamamen gizlemenin yolu olmasın. İkisini birlikte taşıyabiliriz. Söylediğimizin hayatımızda bir karşılığı bulunsun; yardımımız, dürüstlüğümüz ve tutarlılığımız sözümüzü desteklesin. Çabamızı bu dikkatle sürdürürken sonucu Allah’a bırakmak, kendi sorumluluğumuzu ve insanın iradesini daha doğru bir yerde görmemize yardımcı olabilir.

