Hayatımızın Merkezinde Ne Var? Sevgi, Kaybetme Korkusu ve Tevekkül

30 Kasım 2023

Soru: En çok sevdiğimiz şey, bir gün bizi doğru bildiğimiz yoldan uzaklaştırabilir mi?

Ailemizi seviyoruz. Çocuklarımızı, eşimizi, anne babamızı seviyoruz. İşimizi, evimizi ve emek vererek kurduğumuz düzeni önemsiyoruz.

Bunların hepsinin hayatımızda bir yeri var. Fakat bazen o yer büyüyor ve her şeyi belirlemeye başlıyor.

Bir şeyin kıymetli olmasıyla hayatımızın tek ölçüsü olması aynı şey değildir.

Tevbe suresinin 23 ve 24. ayetleri bu ayrımı düşünmeye çağırıyor.

Sevgi ne zaman yönümüzü değiştirir?

Tevbe suresinde yakınlarımızın inancımıza karşı bir tercihi benimsemeleri ve bizim de onların yönlendirmesine kapılmamız konusunda uyarı var.

Bu uyarıyı aileye karşı sevgisizliğe dönüştürmek doğru olmaz. Asıl mesele, insanın hangi düşünceyi kendine rehber seçtiğidir.

Soru: Sevdiğimiz bir insan yanlış bir şey istediğinde ona hayır diyebiliyor muyuz?

Bir anne baba çocuğunu seviyor olabilir. Fakat sevgisi yüzünden çocuğunun her davranışını onaylaması gerekmez.

Bir evlat anne babasına saygı duyar. Ancak yanlış bildiği bir şeye sırf yakınından geldiği için katılmak zorunda değildir.

Bir dostumuz bize zararlı bir karar önerdiğinde onunla dostluğumuzu korumaya çalışırken kendi ölçümüzü de koruyabiliriz.

Sevgi, aklımızı ve vicdanımızı devreden çıkaran bir bağımlılığa dönüşmesin.

İnsan bazen bir ilişkiyi kaybetmekten korktuğu için sürekli taviz verir. Karşı tarafın bütün isteklerine uyarsa ilişkinin süreceğini düşünür.

Fakat böyle bir düzen zamanla iki insan arasındaki dengeyi bozabilir.

Birinin her ihtiyacını karşılamak, ona her konuda haklı olduğunu söylemek değildir. Gerektiğinde sınır koymak da ilişkinin sorumluluğudur.

Ailemize değer vereceğiz. Ama kendimizi ve sevdiklerimizi kusursuz, sınırsız yetkiye sahip varlıklar gibi görmeyeceğiz.

Yakınlık, doğruyla yanlışı ayırma sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

Bir karar verirken çevremizin etkisini küçümsemeyelim. İnsan sevdiği birinin söylediğine doğal olarak daha fazla kulak verebilir.

Fakat o sözü kabul etmeden önce sonucunu düşünmek gerekir. Yakınımızdan gelmesi, her tavsiyenin doğru olacağını garanti etmez.

Bazen yanlış bir tavsiyeyi reddetmeyi saygısızlık sanıyoruz. Oysa birine saygı duymakla her söylediğine uymak farklı şeylerdir.

Kendimizi açıklarken kırıcı olmadan da sınır koyabiliriz. İyi niyetimizi korumaya çalışırken kendi sorumluluğumuzu bırakmak zorunda değiliz.

Bu yüzden ailemizdeki sorunları çözerken kimin kimi sevdiğine değil, hangi davranışın doğru olduğuna da bakalım.

Kaybetmekten korktuğumuz şeyler

Tevbe suresinin 24. ayetinde babalar, oğullar, kardeşler, eşler, akrabalar, kazanılan mallar, durgunluğundan korkulan ticaret ve beğenilen evler birlikte anılıyor.

Bu sayılanlara bakınca kendi hayatımızı görüyoruz. Aile ilişkilerimiz, kazancımız, işimiz ve yaşadığımız ev.

Yıllarca çalışıp bir ev alıyoruz. Bir şirket kurmak için emek veriyoruz. Çocuklarımızın geleceği için planlar yapıyoruz.

Sonra bütün bunları kaybetmekten korkmaya başlıyoruz.

Soru: Bir şeyi korumak isterken onun esiri hâline geliyor olabilir miyiz?

Bir evde tabak takımından tek bir tabak kırıldığında bütün takımın bozulduğunu düşünüyoruz.

Küçük bir eksiklik bile gözümüzde büyüyebiliyor. Çünkü kurduğumuz düzenin hiçbir parçası değişmesin istiyoruz.

Bir işin kazancı biraz azaldığında bütün geleceğimiz sarsılmış gibi hissedebiliyoruz.

Hâlbuki eşyalar, işler ve kazançlar değişebilir. Hayatımızın yönünü yalnızca onların değişmemesine bağlamak bizi daha çok endişelendirebilir.

Bir insan çok para kazanabilir. Fakat kazancı arttıkça kaybetme korkusu da artabilir.

Hesabındaki parayı korumak için durmadan düşünür. Yeni bir kazanç arar, yeni riskler alır.

Bir başkası sahip olduğu az imkânla daha kolay paylaşabilir. Demek ki huzur, yalnızca sahip olunan miktara bağlı değildir.

Mal kazanmak yanlış değildir. Fakat malın bizi nasıl değiştirdiğine bakmalıyız.

İmkânımız çoğalınca daha paylaşımcı mı oluyoruz? Yoksa her şeyi yalnızca kendimize mi ayırıyoruz?

Çocuğumuzun geleceğini düşünürken ona yalnızca eşya ve para mı bırakmak istiyoruz? Dürüstlüğü de öğretiyor muyuz?

Sahip olmak başka, sahip olduğumuz şeyin bizi yönetmesine izin vermek başkadır.

Her insan bir miktar rahatlık ister. Yıllarca verdiğimiz emeğin karşılığını almak da güzel bir duygudur.

Fakat rahatlığımız bozulmasın diye bir yanlışı sürdürüyorsak işte orada düşünmemiz gerekir.

Bir alışverişte başkasının hakkını görmezden gelmek, kısa süreli bir kazanç getirebilir. Ama bu kazanç için güveni kaybetmeye değer mi?

Bazen yanlış bir harcama yaptığımızı fark ederiz. Yine de başkalarına gösteriş yapmak için aynı yolu sürdürmek isteriz.

İsteklerimiz bizi sürekli daha fazlasına çağırırken, sahip olduklarımıza şükretmeyi unutabiliriz.

Böyle bir durumda eşyadan önce kendi bakışımızı değiştirmek gerekir. İhtiyacımız olmayanı istemekten vazgeçebilmek de bir özgürlüktür.

Çokluk her zaman güç müdür?

Tevbe suresindeki Huneyn hatırlatmasında, kalabalık olmanın verdiği güvenin tek başına yeterli olmadığı anlatılıyor.

İnsan sayıların büyüklüğüne kolayca kapılabiliyor. Parası çoksa güçlü olduğunu düşünüyor.

Çevresindeki insanlar kalabalıksa kendisini güvende hissediyor. İsmini herkes biliyorsa haklı olduğunu sanabiliyor.

Ama çok kişi tarafından beğenilmek doğru bir davranışın kanıtı değildir. Büyük bir servet de insanı hatadan korumaz.

Soru: Gücümüzü neye dayandırıyoruz? Sayılara mı, yoksa doğru davranışa mı?

Bir şirkette çok kişi çalışabilir. Yine de şirketin içinde güven yoksa herkes birbirinden endişe duyabilir.

Bir insanın geniş bir çevresi olabilir. Ama zor gününde yanında güvenebileceği kişi sayısı az olabilir.

Bir topluluk kendisini kalabalık görüp her sorunu çözeceğini düşünebilir. Sonra beklemediği bir güçlük karşısında sarsılabilir.

Bu, çok olmanın hiçbir değer taşımadığı anlamına gelmez. Yalnızca çokluğun bizi böbürlendirmesine dikkat etmemiz gerektiğini gösterir.

Tevbe suresindeki hatırlatmada güven ve sükûnetin Allah tarafından verilmesi üzerinde de duruluyor.

İnsanın kendi gücünü sınırsız sanmaması, gerçekçi kararlar vermesine yardım edebilir.

Kendi çabamızı göstereceğiz. Ama her sonucu kesin olarak yönettiğimizi iddia etmeyeceğiz.

Bunu unutunca başarımızı yalnızca kendimize bağlayıp kibre kapılabiliriz.

Bir yanlış yaşadığımızda ise yalnızca başkalarını suçlayıp kendi payımızı görmeyebiliriz.

Gerçek güven, kibirle değil; sorumluluğumuzu bilmek ve ölçülü davranmakla güçlenir.

İnsan başarısız olduğunda nedenlerini araştırmalıdır. Ama her başarısızlık sonrasında kendi değerini sıfırlaması gerekmez.

Bir hata bize düşünmemiz gereken bir noktayı gösterebilir. Öğrenebildiğimiz sürece aynı yerde kalmak zorunda değiliz.

Başarı geldiğinde de onu başkalarını ezmek için kullanmayalım. Gücümüz varsa adaletli davranmak için daha fazla imkânımız olabilir.

Kibirle hareket ettiğimizde etrafımızdakileri dinlemeyi bırakıyoruz. Oysa bazen bizi hatadan kurtaracak söz, hiç önemsemediğimiz birinden gelir.

Bilgimizi ve imkânımızı bu yüzden kendi üstünlüğümüzün kanıtı değil, sorumluluğumuzun bir parçası olarak görelim.

Her gün tövbeye neden ihtiyaç duyuyoruz?

Bazen tövbeyi yalnızca büyük bir yanlışın ardından söylenecek bir söz gibi düşünüyoruz.

Oysa insan günlük davranışlarında da kendini değerlendirmeye ihtiyaç duyar.

Bugün birini kırdık mı? İşimizde bir hakkı eksik mi verdik? Korkumuz yüzünden doğru bir adımı erteledik mi?

Soru: Her gün bedenimizin ihtiyaçlarını görüyoruz da kalbimizde biriken yanlışları neden görmezden geliyoruz?

Su içmeyi, yemek yemeyi ve dinlenmeyi unutmamaya çalışıyoruz. Çünkü bunların gerekli olduğunu biliyoruz.

Kendi yanlışımızı fark etmek, özür dilemek ve Allah’tan bağışlanma istemek için de zaman ayırabiliriz.

Tövbe, “Ben artık hiç hata yapmayacağım” diyerek kendimizi kusursuz görmek değildir.

Hata yapabildiğimizi kabul edip aynı yanlışı sürdürmemek için çaba göstermektir.

Bazen bir yakınımızın sözünü dinlemedik. Bazen öfkeyle hareket ettik. Bazen sahip olduklarımızı korumak için başkasının hakkını göremedik.

Bütün bunların ardından kendi tutumumuzu sorgulayabiliriz.

Bir gün önce doğru bildiğimizi bugün yapamadıysak bunu saklamaya gerek yok. Neden zorlandığımızı anlayalım.

İnsanın nefsi bazen kendisini haklı göstermek ister. Fakat sürekli kendimizi savunmak ilerlememizi zorlaştırır.

Tevbe suresindeki bağışlanma ve rahmet hatırlatmasını düşünürken kendi dönüşüm ihtimalimizi de unutmayalım.

Sevgiye, mala, makama ve alışkanlıklara karşı ölçüyü yeniden kurabiliriz. Bunun için önce nerede aşırıya gittiğimizi görmeliyiz.

Bugün bizden istenen, bütün dünyayı bir anda değiştirmek değil, kendi tercihlerimizden başlayarak doğruyu yaşamak olsun.

Başlangıçtaki soruyu yeniden soralım: En çok sevdiğimiz şey, bizi doğru bildiğimiz yoldan uzaklaştırıyor mu?

Rabbimiz bize sevgide denge, malda şükür, ilişkilerde adalet ve yanlışlarımızdan dönecek cesaret versin.

Bir nimeti sevmek güzeldir; onu hayatımızın tek hâkimi hâline getirmemek ise ölçüdür.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir