Kaybetme Korkusu ve Emanet: Adaletle Ayakta Kalmak

16 Haziran 2023

Soru: Bir şeyi kaybetmemek için uğraşırken, asıl korumamız gereken doğruluğu kaybedebilir miyiz?

İnsan kaybetmekten korkar. Evini, işini, parasını ve sevdiği insanları kaybetmek istemez.

Bazen daha sahip olmadığımız şeyleri bile kaybetmekten endişe ederiz. Henüz kesinleşmemiş bir iş, başlamamış bir evlilik veya gerçekleşmemiş bir kazanç için kaygılanabiliriz.

Oysa hayatın değişen tarafları var. Kazanmak kadar kaybetmek de insanın karşılaşabileceği bir durum.

Nisâ suresinde imanla birlikte salih amelden, emaneti ehline vermekten ve insanlar arasında adaletle hükmetmekten söz edilir. Bu kavramları bir araya getirdiğimizde şu soruyla karşılaşıyoruz:

Korkularımız, bizi adaletten uzaklaştırıyor mu?

Kaybetme korkusu ne zaman büyür?

Çalışarak kurduğumuz bir iş yerini düşünelim. Yıllarca emek vermişiz; düzeni korumak ve çalışanlarımızı mağdur etmemek istiyoruz.

Sonra işler bozuluyor. Daha küçük bir dükkâna geçme ihtimali doğuyor ve çevremizin ne söyleyeceğini düşünmeye başlıyoruz.

Soru: Gerçekten işimizin ihtiyacını mı gözetiyoruz, yoksa ‘Başkaları ne der?’ korkusuyla mı hareket ediyoruz?

Bir kayıp ihtimali canımızı yakabilir. Ancak bu korkuyu büyüttüğümüzde kendimizi yeni bir yanlış karara sürükleyebiliriz.

Bir kişi maddi imkânını korumak için doğru bulmadığı bir işe yönelebilir. Bir başkası, itibarını kaybetmemek için hatasını gizleyebilir.

Bazen birkaç liralık eksik para bile bizi saatlerce öfkelendirir. Küçük bir maddi kayıp, büyük bir huzursuzluğa dönüşür.

Bir taksiden eksik para üstü aldığımızda rahatsız olmamız anlaşılır. Ama öfkemizle karşımızdaki insana haksızlık etmek başka bir meseledir.

Kendi hakkımızı aramakla, hakkımızı ararken ölçüyü kaybetmek arasında fark var. Bu ayrımı görmediğimizde bir yanlışın karşısına başka bir yanlış koyabiliriz.

Sevdiğimiz insanlarla ilişkimizde de benzer durumlar yaşarız. Onları kaybetmekten korktuğumuz için bazen aşırı kontrolcü davranabiliriz.

Bir evliliği korumak istemek değerlidir. Fakat korkumuz, karşımızdakini dinleme ve anlama gücümüzü elimizden almamalı.

Hayatımızdaki her şeyin kalıcı olmayabileceğini biliyoruz. Yine de bazen sahip olduklarımızı sonsuza kadar elimizde tutabilecekmişiz gibi davranıyoruz.

Ölüm, zaman ve değişim gerçeği, bizim sınırlı olduğumuzu hatırlatıyor. Bu hatırlatma bizi ümitsizliğe değil, bugünkü davranışımızı daha dikkatli seçmeye götürmeli.

İnsan sürekli korkusuz olamaz. Asıl mesele, korku duyduğunda hangi ilkeye göre hareket ettiğidir.

Kaybetmekten korkmak insani olabilir; korkuyla haksızlık yapmak ise üzerinde durmamız gereken ayrı bir tercihtir.

Emaneti ehline vermek ne demek?

Nisâ suresinin 58. ayetinde emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi emredilir.

Bu ifadeyi yalnızca büyük yöneticiler için düşünmeyelim. Günlük hayatımızda bize emanet edilen işleri de hatırlayalım.

Soru: Bir sorumluluğu verirken gerçekten işin ehli olan kişiyi mi arıyoruz, yoksa yalnızca bize yakın olanı mı seçiyoruz?

Bir iş yerinde görev dağıtımı yapıyoruz. Çalışanın yeteneğini, bilgisini ve sorumluluk duygusunu gözetmezsek iş zarar görebilir.

Bir ailede ortak karar veriyoruz. Kimin daha bilgili olduğunu düşünmeden sırf kendimizi öne çıkarmak istersek hata yapabiliriz.

Ehil olmak, yalnızca bir unvan taşımak değildir. O işi hakkıyla yerine getirmeye uygun bilgiye ve güvenilirliğe sahip olmayı gerektirir.

Emanet yalnızca eşya değildir. Bize verilen bir görev, anlatılan özel bir söz veya başka bir insanın hakkıyla ilgili karar da sorumluluk taşır.

Adalet ise herkese istediğini vermek değildir. Bir meselede hakkı gözetmek, çıkarımızdan ve öfkemizden bağımsız düşünmeye çalışmaktır.

Bazen bize yakın olan kişi hatalıdır. Adaletli davranmak için bu gerçeği kabul etmemiz gerekebilir.

Kendi çocuğumuzun bir yanlışını görmezden gelip başka çocuğun aynı davranışına sert tepki vermek ölçüsüzlüğe örnek olabilir.

İşimizde bir çalışanımızı yalnızca sevdiğimiz için kayırmak da adaleti zedeleyebilir. Emanetle adaletin birlikte anılması bu yüzden düşündürücüdür.

İnsan karar verirken başkalarının hakkını da hesaba katmalı. Sadece kendimize sağlayacağı fayda, bir seçimi tek başına doğru yapmaz.

Bir yöneticinin elindeki karar yetkisi, başkalarının hayatını etkileyebilir. İşe alınan, görev verilen veya hakkı teslim edilen insanlar bu kararlardan doğrudan etkilenir.

Bu yüzden karar verirken yalnızca kendimize sağlanacak faydayı düşünmeyelim. Kararımızın kimin hakkına dokunduğunu da soralım.

Birinin işini yapabilme becerisi ile onunla yakınlığımız farklı şeylerdir. Yakınlık nedeniyle ehliyeti göz ardı etmek, hem işi hem insanların güvenini zedeleyebilir.

Adalet yalnızca mahkemede veya büyük bir toplantıda aranmaz. Evde iki çocuğa davranırken, bir işin gelirini paylaşırken veya birinin sözünü dinlerken de karşımıza çıkar.

Bir çalışanımızdan fazla emek bekliyorsak hakkını da gözetmeliyiz. Kendi kazancımızı korurken onun geçimini bütünüyle görmezden gelemeyiz.

Kendimizi haklı çıkarmak için olayların yalnızca işimize gelen kısmını anlatmayalım. Bazen adalet, duymak istemediğimiz bir gerçeği kabul etmeyi gerektirir.

Emanet kavramı burada önem kazanır. Bize güvenilerek teslim edilmiş bir işi kişisel çıkarımızın aracı hâline getirmemeliyiz.

Bütün bunlar yalnızca başkalarını yönetirken geçerli değil. Kendi hayatımızda verdiğimiz kararlar da bir sorumluluk taşır.

İtaat, anlaşmazlık ve doğruyu aramak

Nisâ suresinin 59. ayetinde Allah’a, Resul’e ve yetki sahiplerine itaatten söz edilir. Ardından anlaşmazlıkların Allah’a ve Resul’e götürülmesi istenir.

Bu iki ifadeyi birlikte düşünmek gerekir. İtaati konuşurken adaleti ve doğruyu arama sorumluluğunu bir kenara bırakamayız.

Soru: Karşımızdaki kişi güçlü diye onun her kararını doğru mu sayıyoruz?

Bir yöneticinin yetkisi vardır. Fakat yetkinin bulunması, hakkaniyetli davranma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

Ailede de bir büyük söz sahibi olabilir. Ancak sırf büyük olduğu için yanılmayacağını varsaymak, meseleyi düşünmemizi engeller.

Bir anlaşmazlık çıktığında önce doğru olanı arayalım. Kendi çıkarımıza uygun cevabı değil, hakkı gözeten çözümü düşünelim.

Kur’an’ın emirlerini okuduğumuzda bunların yalnızca geçmişteki insanlara anlatılmış sözler olduğunu sanmayalım. Kendi seçimlerimize yönelttikleri soruları da görelim.

Emaneti ehline vermek, yakınlık ilişkileriyle sınanabilir. Adaletle hükmetmek ise öfkelendiğimizde daha da zorlaşabilir.

İnsan bu yüzden kendi nefsine karşı da dikkatli olmalı. En çok haklı olduğunu düşündüğü anda başkasını dinlemeye ihtiyacı bulunabilir.

Bir borç meselesinde, miras paylaşımında veya iş sözleşmesinde hakların ne olduğuna bakmak gerekir. Haksızlığı sırf işimize yarıyor diye meşrulaştırmayalım.

Kendi kararlarımızı sorgulayabilmek, doğruluktan uzaklaşmak değil; doğruyu arama ciddiyetidir.

Güç sahibi olmakla haklı olmak aynı şey değildir.

İman, salih amelle görünür olsun

Nisâ suresinde inanan ve salih amel işleyenlerin karşılığı hatırlatılır. İmanla davranışın yan yana gelmesi üzerinde düşünelim.

Bir insan doğruluğu savunabilir. Fakat korkuya kapıldığında ilk yaptığı şey yalan söylemek olursa söz ile davranış arasında fark oluşur.

Soru: Hakkı savunmak kolayken değil, kendi çıkarımıza dokunduğunda da aynı ölçüyü koruyabiliyor muyuz?

Bir iş kaybı yaşayabiliriz. Bir beklentimiz gerçekleşmeyebilir, güvendiğimiz bir insanla aramız bozulabilir.

Bu durumda sabırlı olmak, yanlış karşısında hiçbir şey yapmamak değildir. Doğru bir yol ararken öfkemizi ve korkumuzu yönetmeye çalışmaktır.

Bazen yanlışı yapan biz oluruz. O zaman da özür dilemek ve zararı gidermek salih davranışa yönelmenin bir parçasıdır.

Birinin hakkını aldıysak yalnızca pişman olduğumuzu söylemeyelim. Mümkünse hakkı sahibine ulaştırmayı da düşünelim.

Bir sözümüzle kırdıysak kırdığımız insanın ne yaşadığını anlamaya çalışalım. Korkumuzun veya gururumuzun bizi savunmaya sürüklemesine hemen teslim olmayalım.

Allah’a sığınırken kendi sorumluluğumuzu da hatırlayalım. Bizi zorlayan konularda yardım istemek, düzeltebileceğimiz bir davranışı ertelemek için bahane olmamalı.

Hayatın geçiciliğini bilmek, sahip olduğumuz her şeyden vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Onlara aşırı bağlanmadan doğruyu gözetebilmeyi düşündürür.

Çalışalım, kazanalım, ailemizi koruyalım. Ama bunları yaparken başkasının hakkını ve kendi dürüstlüğümüzü kaybetmeyelim.

Dünyadaki her kaybı önleyemeyiz. Ama kayıp karşısında vereceğimiz cevap, bugün elimizde bulunan bir tercihtir.

Bir insanın malına zarar vermişsek zararını gidermeye çalışmak gerekir. Yanlış bir söz söylediğimizde, o sözün karşı tarafta bıraktığı etkiyi de ciddiye almalıyız.

Özür dilemek kolay olmayabilir. Hele hata yaptığımız kişi bizden daha genç, daha güçsüz veya bize bağlı biriyse gururumuz daha çok zorlanabilir.

Fakat bir hakkı teslim etmek, kendi değerimizi azaltmak değildir. Tam tersine, kendimiz için de aynı adaleti isteyebileceğimiz bir ölçü koyar.

Bazen bir tartışmayı kazandığımızı sanırız; ama güveni yıpratırız. Bazen küçük bir maddi çıkar elde ederiz; fakat huzurumuzu kaybederiz.

Kendi çıkarımıza yarayan her sonucun gerçekten kazanç olup olmadığını bu nedenle düşünmeliyiz. Çünkü mizan, yalnızca eldeki parayı değil, o paraya nasıl ulaştığımızı da sorgulatır.

Baştaki soruya dönelim: Bir şeyi korumak için hangi değerimizden vazgeçmeye hazırız? Bu soruyu sormak bile bazen yönümüzü değiştirebilir.

Asıl kazanç, elimizdekini korurken adaleti, emaneti ve salih davranışı da koruyabilmektir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir