Sebepler Değişir, Allah’ın İlmi Değişmez

8 Şubat 2024

Hiç düşündük mü? Hayatımızda gerçekten ne kadar şeyi kontrol edebiliyoruz? Sabah kalkıyoruz. Bugün yapacaklarımızı belirliyoruz. Bir işin sonucunu hesaplıyoruz. Bir hedef koyuyoruz. Sonra beklemediğimiz bir telefon geliyor. Bir insanın kararı değişiyor. Bir olay gerçekleşiyor. Ve bütün planımız başka bir yöne gidiyor. Peki biz o anda ne yapıyoruz? Yalnızca kendi gücümüze mi güveniyoruz, yoksa kendi sınırımızı da görebiliyor muyuz?

Kur’an bize yalnızca geçmişte yaşanmış olayları anlatmaz. O olayların içinden insanın kalbine, düşüncesine ve hayatına uzanan hakikatleri de gösterir. Enfâl suresinde Bedir Savaşı’nın anlatıldığı ayetler bunun çok çarpıcı bir örneğidir. Bir tarafta korku var. Bir tarafta belirsizlik var. İnsanların karşısında ne olacağını bilmedikleri büyük bir mücadele var. Ama o şartların içinde Allah’ın yardımı, insana verdiği güven ve insanın kendi gücünü nasıl değerlendirmesi gerektiği de var.

Enfâl suresinin 11. ayetinde, müminleri güven içinde hafif bir uykuya daldırmasından ve üzerlerine yağmur indirmesinden söz edilir. Ayette kalplerin pekiştirilmesi ve ayakların sağlam basması da anlatılır. Düşünün. Bir insan korku içindeyken nasıl uyuyabilir? Önündeki tehlike büyüdükçe zihni daha fazla çalışır. Her ihtimali düşünür. Belki daha kötüsünü hayal eder. Fakat insanın içinde bir sükûnet oluştuğunda, aynı şartlar altında bile başka türlü durabilir.

İşte burada yalnızca dışarıdaki şartları değil, insanın iç dünyasını da görüyoruz. Yağmur, ayakların sağlam basması, kalbin güçlenmesi… Bunlar bize şunu düşündürüyor: İnsan bir mücadelede yalnızca sahip olduğu araçlarla ayakta kalmaz. Kalbinin durumu da önemlidir. Dışarıdan güçlü görünen biri içeride korkuya yenilebilir. Dışarıdan zayıf görünen biri ise kendisine verilen güvenle dimdik durabilir.

Bugün kendi hayatımıza bakalım. Korktuğumuz bir haber geldiğinde nasıl davranıyoruz? Bir sorun çıktığında aklımızdan ilk ne geçiyor? “Her şey bitti” mi diyoruz? Yoksa bilmediğimiz şeyler bulunduğunu, önümüzde henüz görmediğimiz imkânlar olabileceğini hatırlıyor muyuz? İnsan elbette tedbir alır. Çalışır. Mücadele eder. Ama kalbinin bütün yükünü yalnızca kendi omuzlarına bıraktığında ezilmeye başlar.

Enfâl suresinin devamında, Bedir’deki müminlere sebat verilmesi ve Allah’ın yardımı anlatılır. Bu ayetler savaşın özel şartları içinde yer alır. Onları bağlamından koparıp bugün herhangi bir insana şiddet uygulamanın gerekçesi hâline getiremeyiz. Fakat bu ayetlerin karşısında çok önemli bir ahlaki sorumluluk da belirir: Zulmün ne kadar ağır olduğunu anlamak, mazlumun acısına kayıtsız kalmamak ve adaleti unutmamak.

Gazze’de çocukların ve ailelerin çektiği acıları düşünün. Bir çocuğun güven içinde büyüyememesi, bir ailenin evini kaybetmesi, insanların ölüm korkusuyla yaşaması vicdanımızı sarsmalı. Böyle manzaralar karşısında insanın öfkelenmesi anlaşılır. Fakat öfkemiz bizi adaletten uzaklaştırmamalı. Zulmü reddetmek başka bir şeydir; bir topluluğun tamamını aynı hükümle mahkûm etmek başka bir şeydir. Biz kötülüğün karşısında dururken kendi kalbimizin de kötülüğe alışmasına izin vermemeliyiz.

Bir de kendimize dönelim. Uzakta yaşanan büyük zulümlere üzülürken yakınımızdaki haksızlıkları ne kadar görüyoruz? Verdiğimiz sözü tutuyor muyuz? Alışverişimizde doğru davranıyor muyuz? Birinin hakkını gözetiyor muyuz? Başkasının emeğini kendi çıkarımız için kullanıyor muyuz? “Ben Allah’a inanıyorum” demek elbette önemlidir. Ama inandığımız hakikat davranışlarımızda ne kadar görünür?

İnsan bazen büyük yanlışlara çok öfkelenir ama kendi küçük yanlışlarına mazeret bulur. Kendi çıkarı söz konusu olduğunda ölçülerini gevşetir. Bir gün verdiği sözden döner. Başka bir gün bir insanı haksız yere incitir. Sonra da bütün bunları sıradan hayatın olağan bir parçası gibi görür. Oysa ahlak yalnızca büyük olaylarda değil, gündelik tercihlerimizde ortaya çıkar. Bir insanın güvenilir olup olmadığı en çok kimsenin onu zorlamadığı zaman anlaşılır.

Allah’a ve Resulüne karşı gelmenin sonuçlarına ilişkin uyarılar, insana sorumluluğunu hatırlatır. İlahi adaleti hafife alamayız. Ama bu uyarıları başkalarının akıbetini kesin olarak ilan etmenin aracı da yapamayız. Bizim görevimiz, önce kendi hesabımızı ciddiye almaktır. Çünkü başkalarının hayatına bakmak kolaydır. Kendi kalbimizin içine bakmak ise daha zordur.

Şimdi başka bir mesele üzerinde düşünelim: Bolluk ve huzur. İnsan daha fazla para kazandığında, daha güzel bir eve taşındığında, yeni bir araba aldığında mutlu olacağını düşünür. Elbette bu nimetler hayatı kolaylaştırabilir. Ama bir evin yeni olması, içinde huzur bulunacağını garanti eder mi? Bir arabanın güzel olması, onu kullanan insanın kalbini sakinleştirir mi? Bir insanın çok şey satın alması, sevdikleriyle arasındaki kırgınlıkları kendiliğinden onarır mı?

Bazen sahip olduklarımız artarken şükrümüz azalıyor. İmkânlarımız genişlerken tahammülümüz daralıyor. Her isteğimizi hemen gerçekleştirmeye alışıyoruz. Sonra küçük bir engel çıktığında öfkemizi kontrol edemiyoruz. Oysa nimet, yalnızca elde tutulacak bir şey değildir. Nimet aynı zamanda nasıl kullanılacağıyla ilgili bir imtihandır. Paylaşabiliyor muyuz? İsraftan uzak durabiliyor muyuz? Başkasının hakkını gözetebiliyor muyuz? Evimize giren kazancın helal olmasına dikkat ediyor muyuz?

Şunu karıştırmayalım: Maddi imkânın bulunması kendi başına kötü değildir; yokluk da kendi başına bir üstünlük değildir. Asıl mesele, insanın elindekilerle kurduğu ilişkidir. Para bizi başkalarına karşı kibirli mi yapıyor, yoksa daha çok iyilik yapmamıza mı vesile oluyor? Rahatlık bizi gaflete mi sürüklüyor, yoksa şükre mi yaklaştırıyor? İnsanın gerçek zenginliği biraz da bu soruların cevabında saklıdır.

Enfâl suresinin 15 ve 16. ayetlerinde savaşın kritik anında geri dönmemeye ilişkin uyarı ve savaş taktiği olarak yer değiştirme gibi istisnalar yer alır. Bu, Bedir çevresindeki mücadelenin disiplinini anlamamız açısından önemlidir. Buradan kendi hayatımıza doğrudan bir savaş emri taşımak yerine sorumluluk ve sebat üzerine düşünelim. Zor bir durumda hemen vaz mı geçiyoruz? Bir ilkeye bağlandığımızı söylerken ilk sıkıntıda onu terk mi ediyoruz? Yoksa acele etmeden, gerektiğinde yöntemimizi değiştirerek doğru bildiğimiz şeyin arkasında durabiliyor muyuz?

Sebat, düşünmeden inat etmek değildir. Her durumda aynı hareketi yapmak da değildir. Bazen yerinde durmak gerekir. Bazen yeniden değerlendirmek gerekir. Bazen de daha doğru bir yol bulmak için planı değiştirmek gerekir. Önemli olan, korku veya çıkar uğruna doğruyu terk etmemektir. Çünkü insanın karakteri yalnızca rahat zamanlarında değil, zor kararlar verdiği anlarda ortaya çıkar.

Ve sonra çok sarsıcı bir ayet gelir. Enfâl suresinin 17. ayetinde Bedir’deki başarı anlatılırken, müminlerin kendi fiillerini mutlak başarı kaynağı saymamaları gerektiği hatırlatılır. Ayette, “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı” ifadesi yer alır. Burada insanın iradesiyle Allah’ın yardımı arasındaki ilişki üzerinde durmak gerekir. İnsan çabalar. Bir adım atar. Gereken hazırlığı yapar. Ama ortaya çıkan sonucu yalnızca kendi becerisinin eseri sayması doğru değildir.

Biz de hayatımızda çoğu kez böyle yapmıyor muyuz? Bir sınavı kazanıyoruz: “Ben başardım.” Bir iş kuruyoruz: “Ben yaptım.” Bir ev alıyoruz: “Ben kazandım.” Bir sıkıntıyı atlatıyoruz: “Ben çözdüm.” Elbette emek verdik. Elbette çalıştık. Fakat gerçekten bütün şartları biz mi oluşturduk? Önümüze çıkan insanları biz mi belirledik? Sağlığımızı, zamanı, fırsatları, başkalarının kararlarını tam olarak biz mi yönettik?

Burada çok önemli bir ayrım var. Çabamızdan vazgeçmeyeceğiz. Ama çabamıza tapar gibi de davranmayacağız. Çünkü insanın kontrol ettiği şeylerle kontrol edemediği şeyler birbirine karışıyor. Biz bazen sadece kendi yaptığımızı görüyoruz. Oysa sonuca giden yolda fark edemediğimiz sayısız etken bulunuyor.

Bir öğrenciyi düşünün. Ders çalışıyor. Sınavlara hazırlanıyor. Üniversite kazanmak istiyor. Önüne bir hedef koymuş. Ailesiyle plan yapmış. Fakat sonra evin ekonomik şartları değişiyor. Ailenin geçim sıkıntısı artıyor. Öğrenciden çalışması isteniyor. O güne kadar kurduğu plan artık aynı şekilde ilerleyemiyor. Peki bu öğrencinin önceki çabası boşa mı gitti? Hayır. Ama sonuç, yalnızca onun çalışmasına bağlı değildi.

Bir işte yükselmek isteyen insanı düşünün. Gayretli. Zamanında geliyor. İşini öğreniyor. Yeni beceriler kazanıyor. Yıllarca emek veriyor. Sonra şirketin şartları değişiyor. Yönetim değişiyor. Ekonomik sıkıntılar çıkıyor. Onun beklediği terfi gerçekleşmiyor. Hatta hiç beklemediği bir problemle karşılaşıyor. Bir insan için ne kadar zor, değil mi? Ama işte hayat bazen böyle ilerliyor. İstediğimiz sonuca giden yol, yalnızca bizim elimizde olmuyor.

Bir de yuva kuran insanları düşünün. İki kişi birbirini seviyor. Birlikte huzurlu yaşamak istiyorlar. Güzel niyetlerle bir hayat kuruyorlar. Fakat aile ilişkileri, kırgınlıklar, yanlış anlaşılmalar, maddi sorunlar devreye giriyor. Başlangıçtaki hayalle yaşanan hayat birbirinden uzaklaşabiliyor. O zaman ne yapmalı? Hiç çabalamamak mı? Elbette hayır. İletişim kurmak, sorumluluk almak, hatayı düzeltmek gerekir. Ama bütün insanları ve bütün ihtimalleri kontrol edemeyeceğimizi de bilmek gerekir.

Şimdi soruyu biraz daha derinleştirelim: Sebep ile sonuç arasındaki ilişkiyi ne kadar doğru anlıyoruz? Günlük hayatta bir çayı nasıl yapacağımızı biliriz. Suyu ısıtırız. Çayı demleriz. Belli bir süre bekleriz. Bir yemek yaparken malzemeyi, ateşi, zamanı ayarlarız. Bu işlemlerin sonuçlarını çoğu zaman öngörebiliriz. Çünkü alıştığımız bir düzen vardır. Fakat insan hayatı bir yemek tarifi gibi işlemez. İnsanların kararları değişir. Sağlık şartları değişir. Ekonomi değişir. Zaman değişir.

Bu yüzden “Ben bütün sebepleri hazırladım, öyleyse sonuç kesinlikle istediğim gibi olacak” diyemeyiz. Bizim gördüğümüz sebepler, bütün sebepler değildir. Bazen sonucu değiştiren şey küçücük bir ayrıntı olur. Bazen hiç beklemediğimiz bir olaydır. Bazen de bizim eksik sandığımız bir imkân, zaman içinde bambaşka bir kapı açar.

Yağmur örneğini düşünün. Bir damla toprağa düşer. Sonra bir damla daha. Ama her yağmur bir gölet oluşturmaz. Yağışın miktarı, süresi, toprağın durumu, arazinin şekli… Hepsi etkilidir. “Damlaya damlaya göl olur” sözü kulağımıza kolay gelir. Fakat bir gölün oluşması bile tek bir sebebe bağlı değildir. İnsan hayatındaki sonuçlar ise bundan çok daha karmaşıktır.

Kur’an’daki bahçe sahiplerinin kıssası da bu gerçeği hatırlatır. Kalem suresinde bahçelerinin ürününü toplamayı planlayan kişiler anlatılır. Onlar bir sonraki gün yapacaklarını düşünürken bahçenin başına beklemedikleri bir felaket gelir. Hazır gördükleri ürün, bekledikleri şekilde ellerine geçmez. İnsan için ne kadar ibretli bir manzara! Emek vermiş olmakla, beklenen neticenin mutlaka gerçekleşmesi aynı şey değildir.

Bunu anlamak umutsuzluğa sürüklememeli. Tam tersine, insanı hem çalışkan hem de ölçülü kılmalı. Çalışırken ciddiyet, başarınca şükür, kaybedince sabır… Bunları birbirinden ayırmayalım. Çünkü sadece kazandığımız günlerde Allah’ı hatırlıyorsak, kaybettiğimiz günlerde inancımız sarsılabilir. Oysa insanın Rabbine bağlılığı tek bir sonucun gerçekleşmesine bağlı olmamalı.

İstediğimiz şeyin gerçekleşmemesi her zaman bizim için kötü bir sonuç mudur? O anda öyle görebiliriz. Üzülürüz. Yoruluruz. “Neden olmadı?” diye sorarız. Ama bütün geleceği bilmediğimiz için bir sonucun ileride neye dönüşeceğini de kesin olarak bilemeyiz. Aynı şekilde elde ettiğimiz her şeyi de kayıtsız şartsız iyi sayamayız. Bazen bir kazanç büyük bir sorumluluk getirir. Bazen çok istediğimiz bir şeye kavuşmak, içimizdeki hırsı daha da büyütür.

Bir ev almak istiyoruz. Bir araba istiyoruz. Daha yüksek bir gelir istiyoruz. Bu isteklerin kendisi hayatın içindedir. Fakat bunlara ulaşmak için hangi yolu seçtiğimiz önemlidir. Kul hakkına girerek, yalan söyleyerek, insanları aldatarak elde ettiğimiz şeyin üzerinde nasıl huzur bulabiliriz? Bir kazanımın değerini yalnızca büyüklüğüyle ölçemeyiz. O kazanımın hangi yolla elde edildiğine de bakmalıyız.

Burada kendimize dürüstçe soralım: Biz sonucu mu istiyoruz, yoksa doğru yolda kalarak sonuca ulaşmayı mı? İkisi her zaman aynı şey değil. İnsan bir hedefine ulaşabilir ama o yolda karakterini zedeleyebilir. Dışarıdan başarılı görünebilir ama içeride huzursuz olabilir. İşte imtihan yalnızca kazanmak veya kaybetmek değildir. Kazanırken nasıl biri olduğumuz, kaybederken nasıl biri kaldığımız da imtihanın parçasıdır.

Allah’ın ilmiyle insanın bilgisi arasındaki farkı da hatırlamalıyız. Biz yarın ne olacağını bilmiyoruz. Hatta bir saat sonra başımıza ne geleceğini kesin olarak söyleyemiyoruz. Bir insan sabah çıkarken akşamki hayatını garanti edebilir mi? Bir anne çocuğunun yıllar sonra nasıl bir insan olacağını bütünüyle bilebilir mi? Bir iş sahibi önündeki bütün ekonomik şartları görebilir mi? Hayır. Biz geleceğe ilişkin tahmin yürütürüz. Ama gaybı kuşatamayız.

Âdem aleyhisselamın yaratılışına ilişkin ayetler de bize bilginin sınırını düşündürür. Bakara suresinde meleklerin sorusu karşısında Allah, onların bilmediklerini bildiğini bildirir. Bu ifade çok önemlidir. Çünkü insan çoğu zaman kendi gördüğü parçayı bütün gerçek zanneder. Bildiği kadarını değil, sanki her şeyi biliyormuş gibi konuşur. Ardından da “Bunun kesinlikle böyle olması gerekiyordu” der. Oysa her hükmümüzün önünde bilmediğimiz bir alan vardır.

Bu, düşünmeyi bırakmak anlamına gelmez. Bilakis bilgiye değer vermek, daha dikkatli olmak demektir. Kur’an’ı anlamaya çalışmak da bunun içindedir. Bir ayeti yalnızca ezberlemekle yetinmemeliyiz. Onun ne anlattığını, hangi şartlarda indiğini, hayatımızda hangi sorumluluğu hatırlattığını düşünmeliyiz. Ama kendi yorumumuzu Allah’ın kesin hükmü gibi sunmaktan da sakınmalıyız. İlim, yalnızca çok bilgi toplamak değildir. Bilmediğini de bilmektir.

Peki bütün bunların sonunda tevekkül nedir? Tevekkül, elini kolunu bağlayıp beklemek değildir. Gerekeni yapmak ve sonucu Allah’a bırakmaktır. Çalışmak, ama çalışmayı her şeyin tek belirleyicisi saymamaktır. Tedbir almak, ama hiçbir tedbirin bütün ihtimalleri ortadan kaldıramayacağını bilmektir. Kendi hatamızı görüp düzeltmek, fakat kontrolümüzde olmayan her olay yüzünden kendimizi tüketmemektir.

Bir yanlış yaptığımızda “Nasıl olsa kader” diyerek sorumluluktan kaçamayız. Âdem aleyhisselamın duasında olduğu gibi hatamızı kabul etmeyi de öğrenmeliyiz. “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik” diye başlayan dua, insanın kendi kusurunu görmesinin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır. Tevekkül, hatayı inkâr etmek değil; hatayı kabul edip Allah’ın rahmetine yönelmektir.

Ve bir de hamd var. “Elhamdülillahi Rabbilâlemîn.” Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Bu söz yalnızca her şey yolundayken söylenecek bir söz değildir. İnsan elindeki nimeti gördüğünde de, bilmediği geleceğin karşısında kendi sınırını fark ettiğinde de hamdi hatırlar. Çünkü hayatımızdaki bütün sonuçları tek başımıza oluşturmadığımızı anlarız.

Bugün yaptığımız bir iş güzel sonuçlandıysa kibirlenmeyelim. Çalıştığımız hâlde olmadıysa hemen yıkılmayalım. Bir nimet kazandıysak başkalarıyla paylaşmayı bilelim. Bir sıkıntıya düştüysek elimizden geleni yapalım, yardım isteyelim, yeniden düşünelim. Ne yalnızca kendimize güvenip Rabbimizi unutalım ne de tevekkül adına sorumluluğumuzu terk edelim.

Şimdi son bir soru soralım. Yarın bütün planlarımız değişse, yine de doğru olanı yapmaya devam edebilir miyiz? Beklediğimiz kazanç gelmese, yine de dürüst kalabilir miyiz? İnsanlar bizi takdir etmese, yine de emeğimizi ve ahlakımızı koruyabilir miyiz? İşte imanla kurduğumuz bağın gündelik hayattaki karşılığı biraz da burada görünür.

Sebepler değişir. İnsanların kararları değişir. Şartlar değişir. Bugün mümkün sandığımız şey yarın zorlaşabilir; bugün imkânsız gördüğümüz şey başka bir gün mümkün hâle gelebilir. Ama bize düşen sorumluluk bellidir: Doğruyu aramak. Hakkı gözetmek. Gayret etmek. Haddimizi bilmek. Ve netice karşısında kalbimizi kibirle de ümitsizlikle de kaybetmemek.

Rabbimiz bizi doğru bilgiye yaklaştırsın. Bildiğimiz hakikatleri hayatımıza taşıyabilmeyi nasip etsin. Hatalarımızı fark etmeyi, haksızlıktan uzak durmayı ve nimetler karşısında şükretmeyi öğretsin. Çabamızda samimiyet, kalbimizde sebat, kararlarımızda adalet versin. Başardığımızda kendimizi her şeyin sahibi sanmaktan, zorlandığımızda da rahmetinden ümit kesmekten bizi korusun. Âmin.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir