Hayatına Hangi Anlamı Veriyorsun?

17 Ocak 2024

Bismillahirrahmanirrahim.

Hayatımızı en çok ne yoruyor? Yaşadıklarımız mı? Yoksa yaşadıklarımıza verdiğimiz ve yıllarca değiştirmediğimiz anlamlar mı? Bazen bir olay bitiyor. Bir insan gidiyor. Bir dönem kapanıyor. Fakat biz o olayın içinde yaşamaya devam ediyoruz. Takvim ilerliyor. Evimiz değişiyor. Yaşımız büyüyor. İçimizdeki konuşma ise aynı yerde kalıyor. Bugün biraz o konuşmayı duyalım. Kendimize dürüstçe bakalım. Neye değer veriyoruz? Neyi hayatımızın merkezine koyuyoruz? Kalbimiz, verdiğimiz anlamların arasında nereye yöneliyor?

Önce Rabbimize hamdedelim. Bize yaşama imkânı verdiği için. Düşünebildiğimiz için. Yanlışımızı fark edebildiğimiz için. Bize verilen nimetleri saymakla bitiremeyiz. Fakat bazen en büyük nimetlerin yanından fark etmeden geçeriz. Nefes alırız. Düşünürüz. Konuşuruz. Bir sözü anlarız. Bir karar veririz. Bunlar her gün gerçekleştiği için sıradanlaşır. Oysa alışmış olmamız, değerlerini azaltmaz. Şükür, bu değeri yeniden görmeye başlamaktır. Sahip olduklarımızın karşısında durup onların bize emanet edildiğini hatırlamaktır.

Yâsîn sûresinde bakışımız toprağa çevrilir. Kurumuş, cansız görünen toprağa. Ardından o toprağın canlanması, içinden tanelerin çıkması ve insanların onlardan beslenmesi hatırlatılır. Biz çoğu zaman sofradaki yiyeceği görürüz. Oraya gelinceye kadar gerçekleşenleri düşünmeyiz. Toprak vardır. Su vardır. Büyüme vardır. Bir tanenin çoğalması vardır. İnsan çalışır. Eker. Bekler. Fakat hayatı kendi başına var edemez. Çabasının içinde, kendisine verilmiş imkânlarla hareket eder. Bunu görmek, emeğin değerini de nimetin sahibini de hatırlatır.

Bir üzüm tanesini düşünelim. Küçücük. Elimize alır, yeriz. Bazen tadını bile fark etmeyiz. Ama o tanenin yetişmesini mümkün kılan düzeni biz kurmadık. Suyu biz yaratmadık. Toprağa hayat verecek gücü biz vermedik. Önümüzde bahçeler, meyveler ve pınarlar var. Bunlara her baktığımızda aynı soruyu duyabiliriz: Bütün bunların arasında yaşarken şükre ne kadar yer ayırıyoruz? Sadece eksik olanı düşündüğümüzde, mevcut olanı görme gücümüz zayıflıyor. Bir eksik, yüzlerce nimetin üzerini örtebiliyor. Kalbimiz hep yokluğa bakınca varlığın kıymetini unutuyor.

Şükür, insanın kendi emeğini silmesi değildir. Çalıştığını biliriz. Yorulduğumuzu biliriz. Bununla birlikte çalışabilecek gücümüzün de bize verildiğini hatırlarız. Bir bahçeye bakmak için gösterdiğimiz çaba değerlidir. Bahçenin büyümesini mümkün kılan hayat ise bizim eserimiz değildir. Bu farkı görebilmek insana ölçü kazandırır. Ne kendisini her şeyin sahibi sanır ne de sorumluluğundan kaçar. Yapması gerekeni yapar. Sonra sahip olduğu imkânların karşısında teşekkür etmeyi bilir. Böyle bir bakış, gündelik hayatın içine yerleşebilir. Sofrada da işte de aile içinde de.

Yâsîn sûresindeki çiftler hatırlatması da bizi yaratılış üzerinde düşünmeye çağırıyor. Bildiklerimiz var. Henüz bilmediklerimiz var. Geceyle gündüzü görüyoruz. Birbirinden farklı olanın hayatımızdaki yerini fark ediyoruz. Bir kapının kilidini ve ona uyan anahtarı düşünelim. Birbirlerini tamamlayacak biçimde çalışırlar. Saatin çarklarında da bir uyum gerekir. Dişler yerine oturmadığında hareket aksar. Bu örnekler bize ölçünün önemini düşündürür. İnsan ilişkilerinde de her isteğimizin tek başına belirleyici olamayacağını hatırlatır. Karşımızdaki insanın da varlığını, ihtiyacını ve hakkını hesaba katmamız gerekir.

Fakat biz bazen uyumu aramak yerine bütün belirsizlikleri ortadan kaldırmak istiyoruz. Özellikle ilişkilerde. Bir evlilik düşünülüyor. Hemen ihtimaller konuşuluyor. Ya anlaşamazsak? Ya işler kötü giderse? Başkalarının yaşadığı sorunlara bakıp kendi hayatımız hakkında kesin bir sonuç çıkarıyoruz. Oysa başkasının yaşadıkları bizim geleceğimizin tamamını anlatmaz. Dikkat etmek gerekir. Düşünmek gerekir. Danışmak gerekir. Ama hiçbir insan, henüz yaşanmamış bütün günlerin garantisini veremez. Hayatın içine ancak elimizdeki bilgiyle ve taşıdığımız niyetle adım atabiliriz.

Bir meslekte yanlış yapan insanlar bulunması, o mesleğin bütün imkânlarını ortadan kaldırmıyor. Parayı kötü kullananların olması da bütün çalışmayı anlamsız yapmıyor. İlişkiler için de aynı dikkat gerekiyor. Korktuğumuz ihtimalin bütün hayatımızı yönetmesine izin verdiğimizde, henüz gerçekleşmemiş bir olay yüzünden bugünü daraltabiliyoruz. Geleceğe dair tedbir almakla geleceğin tamamına hükmetmeye çalışmak arasındaki farkı görmeliyiz. Biz niyetimizden, davranışımızdan ve gösterdiğimiz çabadan sorumluyuz. Bir başkasının kalbini bütünüyle denetleyemeyiz. Bu sınırlılığı kabul etmek, tevekkül üzerine düşünmenin bir başlangıcıdır.

Şimdi bir insana verdiğimiz değeri düşünelim. Eşimiz olabilir. Yakın bir dostumuz olabilir. Onu tanımadığımız günler de vardı. İsmi bizim için birçok isimden biriydi. Sonra tanıştık. Konuştuk. Zaman ayırdık. Birlikte emek verdik. Böylece o isim bizim için başka bir anlam kazandı. Artık duyduğumuzda yüzümüz değişiyor. İçimizde bir duygu uyanıyor. Demek ki bir ilişkinin anlamı, onunla kurduğumuz bağın içinde gelişiyor. Verdiğimiz zaman, gösterdiğimiz özen ve ödediğimiz bedeller bu bağın parçası oluyor.

Burada durup düşünmek gerekiyor. Bir insana değer vermek güzel. Fakat o insanın varlığını kendi hayatımızın bütün anlamı hâline getirdiğimizde ne oluyor? Onun bir sözüyle bütün değerimizi ölçmeye başlıyoruz. Bir davranışını bütün geleceğimizin hükmü sayıyoruz. Bizim için önemli olan bir bağ, düşüncelerimizin tamamını kaplayabiliyor. Sevdiğimiz bir insanın kıymeti var. Kendi sorumluluğumuzun da kıymeti var. Allah’la kurduğumuz bağın da. Birini severken bütün ölçümüzü kaybedersek hem kendimizi hem ilişkimizi yorabiliriz. Sevgiye verdiğimiz anlamı da düşünmeliyiz.

Bir kelime üzerinden bakalım. Daha önce duymadığımız birkaç hece yan yana gelsin. İlk anda hiçbir şey ifade etmeyebilir. Sonra o kelime bir şirketin adı olsun. Bir ürünün üzerinde görünsün. İnsanlar kullanmaya başlasın. Zamanla duyduğumuzda zihnimizde bir karşılık oluşur. Kelime aynı kelimedir. Fakat onunla kurduğumuz ilişki değişmiştir. İnsanın isimlendirme ve anlamlandırma gücü hayret vericidir. Yeni bir şeyi anlatabiliriz. Düşüncemizi başkasına ulaştırabiliriz. İsimler üzerinden dünyayı tanıyabiliriz. Bu imkânın bir nimet olduğunu da bir sorumluluk taşıdığını da unutmamalıyız.

Âdem’e isimlerin öğretilmesini hatırlarken kendi aklımıza da başka türlü bakabiliriz. Düşünebiliyoruz. İlişki kurabiliyoruz. Bir sözü öğrenebiliyor ve başkasına öğretebiliyoruz. Fakat bildiklerimizin çok olması, her şeyi bildiğimiz anlamına gelmiyor. Bugün bir soruyu internete yazınca sayısız cevap çıkıyor. Bu kalabalık bazen bize bilgiye ulaştığımızı düşündürüyor. Oysa bir cevabı görmekle onu anlamak aynı şey değil. Bir cümlenin çok tekrar edilmesi de onun doğruluğunu kendiliğinden göstermiyor. İnsan bazen yüzlerce söz arasında kendi sorusunu bile unutabiliyor.

Aradığımız bilgiyi hangi niyetle aradığımız önemli. Anlamak için mi bakıyoruz? Yoksa zaten verdiğimiz kararı haklı çıkarmak için mi? Danışmaya açık mıyız? Bilmediğimiz bir konuda bilmiyorum diyebiliyor muyuz? Her şeyi hemen çözme isteği, bazen öğrenmenin önüne geçiyor. Bir kavramla karşılaşınca onu bildiğimizi sanıyoruz. Sonra başka bir kavrama atlıyoruz. Zihnimiz doluyor. Fakat düşüncemiz derinleşmiyor. İnsan, bilgisinin sınırını kabul ettiğinde küçülmez. Öğrenebileceği alanı fark eder. Teslimiyetin içinde, kendi sınırını dürüstçe görebilmek de vardır.

Şimdi asıl soruya biraz daha yaklaşalım. Bugün içimizde taşıdığımız hangi anlam, hayatımızı gereğinden fazla yönetiyor? Eski bir ilişki mi? Aile içinde yaşanmış bir haksızlık mı? Bize söylenmiş bir söz mü? Bu soruya hemen cevap vermek zorunda değiliz. Önce dinleyelim kendimizi. Zihnimiz her boş kaldığında nereye dönüyor? Hangi konuşmayı tekrar tekrar yapıyoruz? Hangi insanı düşünürken bütün günümüz değişiyor? Bazen geçmişteki olay kadar, o olay hakkında sürdürdüğümüz iç konuşma da bizi yoruyor. Bu konuşmayı fark etmek, ona yeniden bakabilmek için bir imkân oluşturuyor.

Bazı insanlar yıllar önce bitmiş bir ilişkiyi hâlâ hayatlarının merkezi yapabiliyor. Aradan zaman geçiyor. Yeni sorumluluklar başlıyor. Fakat eski bağa verilen anlam değişmiyor. Kişi bugün yanında bulunan insanı göremiyor. Elindeki imkânları fark edemiyor. Geçmişteki bir ihtimali bugünün gerçeğinden daha kıymetli sayabiliyor. Böyle bir durumda kendimize dürüstçe bakmalıyız. Gerçekten karşımızdaki insanı mı düşünüyoruz? Yoksa zihnimizde büyüttüğümüz bir hayat ihtimalini mi? Bu ayrım kolay olmayabilir. Fakat üzerinde durmaya değer. Çünkü bugünümüz de bize emanet.

Geçmişte yaşanan her şey bizim seçimimiz değildi. Bunu açıkça kabul etmeliyiz. İnsan haksızlığa uğrayabilir. Hiçbir suçu olmadığı hâlde incitilebilir. Kendisine yapılan kötülüğün sorumluluğu onu yapana aittir. Yaşanan acıyı küçümsemek de insanın önüne basit bir unutma emri koymak da doğru bir yaklaşım olmaz. Burada üzerinde düşünmek istediğimiz, acının varlığını inkâr etmek değil. Kendi elimizde kalan alanı görebilmek. Yaşadığımız haksızlığın, başkasına karşı yapacağımız her davranışın gerekçesi hâline gelmesine izin vermemek. Kendimizi yeni bir yanlışın içine bırakmamak.

Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya bırakılmasını hatırlayalım. Kendisine yapılanı kendisi seçmedi. Başkalarının haksızlığıyla karşılaştı. Bu kıssa üzerine düşünürken insanın başına gelenle, sonrasında tutacağı yol arasındaki ayrımı görebiliriz. Yaşanan olay geçmişte yerini alır. Fakat insanın önünde yeni kararlar bulunur. Biz de kendi hayatımıza bu açıdan bakabiliriz. Bize yanlış yapılmış olması, doğruyu arama değerimizi ortadan kaldırmıyor. Bir insanın bizi incitmesi, bizim de çevremizdekileri incitmemizi haklı çıkarmıyor. Bu düşünce, sorumluluğumuzu yeniden hatırlatıyor.

Öfkemizin içinde haklı olduğumuz bir taraf bulunabilir. Yine de öfkenin bizi nereye götürdüğüne bakmalıyız. Sürekli hesap sormayı düşünürken kendi hayatımızdan uzaklaşabiliyoruz. Ailemize ayıracağımız dikkati eski bir tartışmaya verebiliyoruz. Bugün yapabileceğimiz iyiliği, geçmişteki bir insan yüzünden erteleyebiliyoruz. Sonra içimizdeki yorgunluk büyüyor. İnsanın kendisine sorabileceği ciddi bir soru var: Ben şu anda neyi sürdürüyorum? Bir hakkı aramayı mı? Yoksa beni tüketen aynı düşünceyi mi? İkisini ayırmak, kendi davranışımızı daha açık görmemize yardım edebilir.

Allah’a yönelmek, bu iç konuşmanın içine de girmeli. Dilimizle nefsimizden Allah’a sığındığımızı söylüyoruz. Peki davranışımızda ne değişiyor? Öfkelendiğimizde kullandığımız dil değişiyor mu? Başkasının hakkına yaklaşımımız değişiyor mu? Yanlış yaptığımızı fark ettiğimizde geri dönebiliyor muyuz? Dua, hayatımızdan uzak bir köşede kalmamalı. Söylediğimiz sözün niyetimize ve davranışımıza temas etmesini aramalıyız. Rabbimizden yardım isterken, kendimize düşen adımı da düşünmeliyiz. Sorumluluğumuzu görmek, dua etmeye duyduğumuz ihtiyacı azaltmaz. Tam tersine, o ihtiyacı daha bilinçli hissettirebilir.

Bir insanın dışarıdan görünen dindarlığı, bütün davranışlarının doğru olduğunu göstermiyor. Namaz kılmak kıymetli. Kur’an okumak kıymetli. Bunların insan ilişkilerindeki karşılığını da düşünmek gerekiyor. İbadetten sonra işimizin başına dönüyoruz. İnsanlarla konuşuyoruz. Karar veriyoruz. Bir başkasının hakkıyla karşılaşıyoruz. Orada nasıl davranıyoruz? Dürüstlük, günün yalnızca belirli bir saatine ait olamaz. İnsan, hayatını birbirinden kopuk odalara ayırdığında kendi içinde de bir tutarsızlık taşıyor. İmanımızla davranışımızın birbirini tamamlamasını istemeliyiz. Söylediğimiz sözü yaşama çabası burada başlıyor.

Başkalarıyla kıyas yapmak bu çabayı kolaylaştırmıyor. Birinin kusurunu bulunca kendi yanlışımız küçülmüş olmuyor. Başkasının ne yaptığını uzun uzun anlatırken kendi davranışımıza bakmayı erteleyebiliyoruz. Oysa kendimize yönelteceğimiz soru daha yakında: Ben kime nasıl davranıyorum? Kimi incitiyorum? Hangi alışkanlığımı sürekli savunuyorum? Kendi payımıza bakmak, dünyadaki bütün yanlışları üstlenmek değildir. Bize ait olanı başkasına yüklememektir. Herkesin içini bilmiyoruz. Bütün şartlarını bilmiyoruz. Kendi niyetimize ve kendi adımımıza bakabileceğimiz bir alan ise önümüzde duruyor.

Sosyal ağlarda da bu sorumluluk devam ediyor. Neyi, neden gösterdiğimizi düşünmeliyiz. Yalnızca görünmek için mi paylaşıyoruz? Takdir beklediğimiz için mi? Ailemizi, imkânlarımızı ve özel hayatımızı başkalarının bakışına sunarken neyi amaçlıyoruz? Başkasının yoksunluğunu hiç hesaba katmadan kendi bolluğumuzu sergilemek, üzerinde düşünülmesi gereken bir tutum. Ailemizin mahremiyeti de öyle. Bazen alışkanlıkla yaptığımız bir paylaşımın niyetine hiç bakmıyoruz. Elimiz sürekli aynı yere gidiyor. Bir an durup neden yaptığımızı sormak, o alışkanlığın üzerimizdeki gücünü fark etmemizi sağlayabilir.

Ben böyle seviyorum demek, düşünmeyi bitiren bir cümle olmamalı. İnsan bazı şeylerden hoşlanabilir. Fakat hoşlandığı her davranışın etkisi yalnızca kendisinde kalmıyor. Sözümüz başkasına ulaşıyor. Tavrımız ilişkimize yansıyor. Tercihlerimiz çevremizdekileri etkiliyor. Bu yüzden niyetle birlikte etkiyi de düşünmeliyiz. Bir davranışın bize anlık haz vermesi, bütün sonuçlarını doğru kılmıyor. Kendimizi yalnızca hissettiğimiz memnuniyetle değerlendirdiğimizde önemli bir alanı kaçırabiliyoruz. Başkasının hakkını ve huzurunu hesaba katabilmek, kendi isteğimizin sınırını görebilmekle başlıyor. Bu da insanın kendisine karşı dürüst olmasını gerektiriyor.

Sıkıntıyla karşılaştığımızda kendi davranışımızı gözden geçirmek de bu dürüstlüğün bir parçası olabilir. Ama her acıya bakıp bir insan hakkında kesin hüküm vermeye kalkmayalım. Bizim üzerinde durabileceğimiz şey, kendi sorumluluğumuzdur. Tekrarladığımız bir yanlış var mı? Görmezden geldiğimiz bir hak var mı? Düzeltmek için ertelediğimiz bir davranış var mı? Bu soruların amacı kendimizi tüketmek değil. Elimizdeki düzeltme imkânını görmek. Hiç hata yapmayan biri olamayız. Fakat aynı yanlışı korumak için sürekli gerekçe üreten biri olup olmadığımızı düşünebiliriz. Dönüş burada somutlaşır.

Hayata anlam katmak, yalnızca üzücü olayları değerlendirmekle ilgili değil. Güzel olanla kurduğumuz ilişki de önemli. Önümüzde bir sofra var. Yakınlarımız yanımızda. Yemek hazırlanmış. Bazen yalnızca tabağa bakıyoruz. O sofranın etrafındaki insanları, gösterilen emeği ve bir arada olma imkânını kaçırıyoruz. Besmeleyle başlamak, bütün bunları hatırlamaya bir kapı olabilir. Şükür, ağzımızdan geçen bir sözle birlikte dikkatimizin de yönünü değiştirebilir. O zaman yemek bir ihtiyaç olarak kalırken, beraberlik de fark ettiğimiz bir nimet olur. Aynı sofrada bulunmanın kıymeti yeniden görünür.

İşimize giderken de bu bakışı taşıyabiliriz. Yalnızca kazanacağımız parayı düşünmek yerine nasıl kazanacağımızı düşünürüz. Eve dönerken yalnızca kendi yorgunluğumuzu değil, karşımızdakinin hâlini de hesaba katarız. Bir yakınımızla konuşurken onun üzerinde üstünlük kurmak yerine sözümüzün nasıl ulaştığına bakarız. Bunlar hayatın içindeki küçük karşılaşmalar. Fakat niyetimizin görünür olduğu yerler de buralar. İnsan büyük sözlerle kendisini anlatabilir. Günlük davranışı ise o sözlerin karşılığını gösterir. Kalbimizde taşıdığımız anlam, sonunda dilimize ve elimizden çıkana yansır.

Âdem’in Rabbine yönelişini düşünelim. Yanlışın ardından insanın önünde bir kapı var. Hatasını kabul etmek. Bağışlanma istemek. Merhamete sığınmak. Burada insanın kendi eksikliğini görmesi, umudunu kaybetmesini gerektirmiyor. Tam tersine, başka bir yöne dönebileceğini hatırlatıyor. Biz de kusurumuzu fark ettiğimizde bütün hayatımızı o kusurun adıyla anmak zorunda değiliz. Yanlışı tanıyabiliriz. Ondan vazgeçmeye çalışabiliriz. Fakat bunu yalnızca sözde bırakmamalıyız. Yalandan uzaklaşmak, haksız kazancı bırakmak ve insanı inciten davranışı düzeltmek, yön değiştirme iradesinin hayattaki karşılıklarıdır.

Bir insanın derdiyle ilgilenmek de kendi içimize kapanan bakışımızı açabilir. Yardım etmek. Paylaşmak. Başkasının ihtiyacını fark etmek. Zihnimiz sürekli kendi incinmişliğinin etrafında dönerken, dünyada başka insanların da mücadele ettiğini unutabiliyoruz. İyilik, bize sorumluluk alabileceğimiz başka bir alanı hatırlatır. Birinin ihtiyacına cevap verirken elimizde hâlâ imkân bulunduğunu görürüz. Sadece kaybetmiş değilizdir. Verebileceğimiz bir şey de vardır. Bu farkındalık, hayatımızı bütünüyle geçmişte yaşadıklarımızın üzerinden tanımlamaktan uzaklaşmamıza vesile olabilir. Bugünün içinde yapabileceğimiz bir hayır bulunur.

Peki bundan sonra hangi anlamı büyüteceğiz? Bizi yıllarca aynı yerde tutan cümleyi mi? Yoksa bugünümüzün sorumluluğunu hatırlatan düşünceyi mi? Geçmişi değiştiremiyoruz. Fakat geçmişten ne öğrendiğimize ve bugün nasıl davranacağımıza yeniden bakabiliriz. Bize yapılanı unutmamız gerekmeyebilir. Ondan öğrendiğimizle daha dikkatli yaşayabiliriz. Yine de bütün geleceğimizi aynı olayın gölgesine bırakmak zorunda değiliz. Hâlâ düşünebiliyoruz. Hâlâ dua edebiliyoruz. Hâlâ yanlışımızı fark edip dönmeye çalışabiliyoruz. Önümüzde kalan zamanın kıymetini, geride kalan zamana duyduğumuz öfkenin içinde kaybetmeyelim.

Rabbim, bize verdiğin nimetleri görebilmeyi nasip et. Bildiğimizle böbürlenmekten, bilmediğimizi biliyormuş gibi davranmaktan bizi koru. Öfkemizin ve korkumuzun bizi yönetmesine izin verme. Bize niyetimizi düzeltmeyi, hakkı gözetmeyi ve yanlışımızdan dönebilmeyi öğret. Geçmişten ibret alırken bugünün emanetini unutturacak bir dalgınlığa düşürme. Dilimizle istediğimiz iyiliğin davranışlarımızda da görünmesini nasip et. Hayatımıza verdiğimiz anlamı rızana yaklaştır. Önümüzdeki günleri, geride bıraktığımız hataları çoğaltarak değil, iyiliğe yönelerek yaşamaya yardım et. Âmin.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir