Rûm 46–50: Rüzgârı Kontrol Edemeyen İnsan Neden Her Şeyi Kontrol Etmeye Çalışıyor?

Rûm Suresi 46–50. ayetleri ilk bakışta bize rüzgârı, gemileri, bulutları, yağmuru ve ölü toprağın yeniden canlanmasını anlatıyor gibi görünüyor.

Fakat biraz daha dikkatli baktığımızda çok daha büyük bir insan problemiyle karşılaşıyoruz:

Kontrol etme isteği.

Biz geleceğimizi kontrol etmek istiyoruz.

Paramızı kontrol etmek istiyoruz.

Çocuklarımızı kontrol etmek istiyoruz.

Eşimizi kontrol etmek istiyoruz.

Kardeşlerimizin bize nasıl davranacağını kontrol etmek istiyoruz.

İşimizi, müşterimizi, piyasayı, dövizi, ekonomiyi kontrol etmek istiyoruz.

Hatta yaptığımız iyiliğin karşılığını bile kontrol etmek istiyoruz.

“Ben bunu yaptım, o hâlde bunun karşılığında şu olmalı.”

diyoruz.

Fakat Rûm 46–50 bize başka bir hayat düzeni gösteriyor:

Biz gemiyi yapabiliriz ama rüzgârı yaratamayız.

İşte ayetlerin günümüz insanına söyleyeceği çok şey burada başlıyor.


46. Ayet: Gemiyi Yapıyoruz Ama Rüzgâr Bizim Değil

  1. ayette Allah’ın rüzgârları müjdeleyici olarak göndermesinden, insanlara rahmetinden tattırmasından, gemilerin hareket etmesinden, insanların Allah’ın fazlından aramasından ve sonunda şükretmesinden söz ediliyor.

Bu ayette birkaç merkez kök var.

ر س ل — R-S-L

Göndermek

ب ش ر — B-Ş-R

Müjde, sevindirici haber

  1. ayette rüzgârlar mübeşşirât, yani müjdeleyiciler olarak niteleniyor. Kelimenin kökü ب ش ر‘dir.

ر ح م — R-H-M

Rahmet

Rahmetihi: “O’nun rahmetinden.” Kök ر ح م.

ذ و ق — Z-V-K

Tatmak

İnsan rahmetin tamamına sahip olmuyor.

Ondan tattırılıyor.

Bu ifade çok düşündürücü.

ف ض ل — F-D-L

Fazlalık, lütuf, ihsan

İnsan Allah’ın fazlından arıyor.

ش ك ر — Ş-K-R

Şükür

Sürecin sonunda şükür geliyor.

Yani ayetin hareketi kabaca şöyle:

Rüzgâr → müjde → rahmet → hareket → arayış/çalışma → lütuf → şükür


Günümüz İnsanı Bunun Neresinde?

Bugün biz şöyle düşünüyoruz:

“İyi bir maaşım olursa huzurlu olurum.”

“Bankada şu kadar param olursa rahatlarım.”

“Şirketim şu ciroyu yaparsa kaygım biter.”

“Şu evi alırsam artık tamam.”

“Çocuğum şu okula giderse geleceği garanti.”

“Eşim şöyle davranırsa mutlu olacağım.”

Fakat bir hedef gerçekleşiyor.

Bir süre seviniyoruz.

Sonra yeni bir kaygı başlıyor.

Evi aldık:

“Ya değer kaybederse?”

Para kazandık:

“Ya kaybedersem?”

Şirket büyüdü:

“Ya satışlar düşerse?”

Çocuk üniversiteyi kazandı:

“Ya iş bulamazsa?”

Demek ki insanın problemi yalnızca imkânsızlık değil.

Bazen insanın problemi kontrol ihtiyacı.

  1. ayette gemi var.

Gemi bizim emeğimizi temsil edebilecek güzel bir örnek.

Gemiyi biz yapıyoruz.

Malı yüklüyoruz.

Ticaret yapıyoruz.

Rotayı çiziyoruz.

Fakat rüzgâr bizim değil.

Bugün bunu şöyle düşünebiliriz:

Bir iş insanı fabrika kurabilir.

Makine satın alabilir.

İyi çalışanlar bulabilir.

Reklam yapabilir.

Ürün geliştirebilir.

Bunların hepsini yapmalıdır da.

Fakat ekonomiyi tamamen kontrol edebilir mi?

Hayır.

Müşterinin kararını kontrol edebilir mi?

Hayır.

Döviz kurunu?

Hayır.

Rakiplerini?

Hayır.

Yarının şartlarını?

Hayır.

O hâlde sorun çalışmak değildir.

Sorun şudur:

Gemiyi yaptığımız için rüzgârın da bize ait olduğunu zannetmek.


Para Kazanmak Yanlış mı?

Tam tersine.

  1. ayette:

Allah’ın fazlından aramak

var.

Yani insan hareket ediyor.

Arıyor.

Ticaret yapıyor.

Denize açılıyor.

Burada pasif bir insan yok.

Ama büyük fark şu:

İnsan rızkı arıyor fakat kendisini rızkın yaratıcısı zannetmiyor.

İşte günümüzde para ile ilişkimiz burada bozulabiliyor.

Para araç olmaktan çıkıyor.

Güvenlik kaynağı oluyor.

Sonra biraz daha ileri gidiyor:

Hayatımızın anlamına dönüşüyor.

Daha çok…

Daha çok…

Daha çok…

Peki ne kadar olunca yeter?

İşte cevabı olmayan soru bu.

Çünkü insanın içindeki güvensizliği para ile doldurmaya çalışırsak rakamın sonu gelmiyor.


Karı Koca İlişkisinde “Rüzgârı Kontrol Etmek”

Aynı problemi evlilikte de yaşayabiliyoruz.

Kadın:

“Ben bu kadar şey yapıyorum, eşim de tam istediğim gibi davranmalı.”

diyebiliyor.

Erkek:

“Ben para kazanıyorum, o hâlde evde herkes benim istediğim gibi davranmalı.”

diyebiliyor.

İki taraf da karşısındaki insanın iradesini yönetmeye başlıyor.

Sonra sevgi yavaş yavaş kontrol ilişkisine dönüşüyor.

Ama eşimiz bizim mülkümüz değil.

Biz eşimize güzel davranabiliriz.

Fedakârlık yapabiliriz.

Salih davranışlarda bulunabiliriz.

Konuşabiliriz.

Kendimizi düzeltebiliriz.

Fakat karşı tarafın kalbini zorla değiştiremeyiz.

Yani yine:

Gemiyi hazırlayabiliriz fakat rüzgârı yaratamayız.

Bu gerçeği kabul etmek insanı sorumsuz yapmaz.

Tam tersine:

Kendi sorumluluğumuz ile kontrolümüzde olmayan şeyi ayırmayı öğretir.


47. Ayet: İnsanların Yaptıkları Sonuçsuz mu Kalacak?

  1. ayette geçmiş toplumlara elçilerin gönderildiği, açık deliller geldiği, suçta ısrar edenlerden karşılık alındığı ve iman edenlere yardımın Allah’ın üzerinde bir hak olduğu belirtiliyor. Ayette ن ق م (N-K-M) kökünden intaqamnâ ve yardım anlamındaki ن ص ر (N-S-R) ekseni dikkat çekiyor.

Burada önemli bir denge var.

Bir tarafta:

Yanlışın sonucu.

Diğer tarafta:

Yardım.

Fakat bu ayeti günlük hayatımıza taşırken:

“Ben haklıyım, Allah mutlaka benim istediğim şekilde karşı tarafı cezalandıracak.”

şeklinde okumamak gerekir.

Ayetin doğrudan bağlamı elçiler ve onları reddeden toplumlarla ilgilidir.

Ama bize gösterdiği bir gerçek vardır:

Davranışların sonuçları vardır.


Kardeşler Arasında En Büyük Problem: Karşılıksız Fedakârlık Birikince Ne Oluyor?

Dört kardeş düşünelim.

Üç kardeş yıllarca en küçük kardeş için bedel ödüyor.

Okutuyorlar.

İş kurmasına yardım ediyorlar.

Evlendiriyorlar.

Sıkıntıya düştüğünde para veriyorlar.

Fakat küçük kardeş zaman içerisinde bunların hepsini normal görmeye başlıyor.

“Abilerim zaten yapmalı.”

diyor.

Sonra yıllar geçiyor.

Fedakârlık yapan kardeşler yaşlanıyor.

Bu defa yardıma onların ihtiyacı oluyor.

Ama küçük kardeş ortada yok.

Burada ne oldu?

İyilik kötü müydü?

Hayır.

Problem başka yerde.

İyilik, karşıdaki insanda sorumluluk üretmedi.

Hatta yanlış yönetildiğinde hak duygusuna dönüşmüş olabilir:

“Bunlar zaten benim hakkım.”

İşte ilişkilerde sonuçlar böyle birikir.

  1. ayetin düşündürdüğü önemli konulardan biri şudur:

Yanlış davranış sürekli karşılıksız bırakılırsa bu her zaman iyilik üretir mi?

Hayır.

Bazen sınır koymak da gereklidir.

Çünkü kardeşlik:

“Sen ne yaparsan yap ben sana vermeye devam edeceğim.”

demek değildir.

Kardeşlik bazen:

“Seni seviyorum ama yaptığın şey yanlış.”

diyebilmektir.


Karı Koca Arasında da Aynı Şey Olabilir

Bir eş sürekli bedel ödüyor.

Diğeri sürekli alıyor.

Bir taraf:

Çalışıyor.

Evle ilgileniyor.

Çocuklarla ilgileniyor.

Sorunları çözüyor.

Fedakârlık yapıyor.

Diğer taraf ise ilişkiye çok az katkı sağlıyor.

Bir süre sonra ne oluyor?

İçeride görünmeyen bir hesap büyüyor.

“Ben yıllardır yapıyorum.”

“Sen benim için ne yaptın?”

İşte ilişkilerin bazıları büyük olaylardan değil, yıllarca biriken küçük adaletsizliklerden yıkılıyor.

  1. ayetin hayatımıza taşıyabileceğimiz sorusu şu olabilir:

Biz ilişkilerimizde davranışların sonuçlarını yok mu sayıyoruz?


48. Ayet: Sonuç Bir Anda Oluşmuyor

  1. ayette Allah’ın rüzgârları gönderdiği, rüzgârların bulutu harekete geçirdiği, bulutun gökyüzünde yayıldığı, parçalara ayrıldığı ve ardından yağmurun çıktığı anlatılıyor. Yağmur kullardan bir kısmına ulaştığında insanlar seviniyor.

Burada birkaç önemli kök var:

ر س ل — R-S-L

Göndermek

ب س ط — B-S-T

Yaymak, genişletmek

Bulut yayılıyor.

ص و ب — S-V-B

Ulaşmak, isabet etmek

Yağmur insana ulaşıyor.

ب ش ر — B-Ş-R

Müjde/sevinç

46’daki mübeşşirât ile 48’deki yestebşirûn aynı kök ailesindedir.

46’da:

Müjde geliyor.

48’de:

İnsan seviniyor.

Arada ne var?

Süreç.


Günümüz İnsanı Süreci Sevmiyor

Biz tohumu bugün ekiyoruz.

Yarın meyve istiyoruz.

Diyet yapıyoruz.

Bir haftada kilo vermek istiyoruz.

Spor yapıyoruz.

On günde vücudumuz değişsin istiyoruz.

Şirket kuruyoruz.

Üç ay sonra büyük para kazanmak istiyoruz.

Evliliğimiz yıllarca bozulmuş.

İki güzel konuşmayla düzelmesini bekliyoruz.

Çocuğumuzla yıllarca yeterince ilgilenmemişiz.

Bir ay ilgilenince:

“Bu çocuk niye değişmiyor?”

diyoruz.

  1. ayet doğada bile bir süreç gösteriyor:

Rüzgâr → bulut → yayılma → yağmur → sevinç.

Peki biz neden hayatımızdaki her şeyin bir anda değişmesini bekliyoruz?


Evlilikte Yağmur Bekliyoruz Ama Bulut Oluşturmuyoruz

Bir çift düşünelim.

Yıllarca birbirlerini ihmal etmişler.

Konuşmamışlar.

Birbirlerine teşekkür etmemişler.

Birlikte zaman geçirmemişler.

Yakınlık azalmış.

Kırgınlık birikmiş.

Sonra bir kriz çıkıyor.

İkisi de:

“Evliliğimiz eskisi gibi olsun.”

diyor.

Ama nasıl?

Otuz yılda kuruyan ilişki üç günde yeşerecek mi?

Belki önce rüzgâr gerekecek.

Sonra bulut.

Sonra yağmur.

Yani:

Konuşmak.

Dinlemek.

Özür dilemek.

Davranış değiştirmek.

Bedel ödemek.

Sabretmek.

Güveni yeniden oluşturmak.

Biz bazen yağmuru istiyoruz ama yağmurdan önceki süreci istemiyoruz.


İş Adamının En Büyük Yanılgısı: Sonuca Âşık Olmak

Bir iş insanı için de aynı durum geçerli.

Hedef:

10 milyon ciro.

20 milyon.

100 milyon.

Ama şu soru nadiren soruluyor:

O sonuca hangi süreçle gidiyoruz?

Çalışanın hakkı yeniyor mu?

Kaliteden taviz veriliyor mu?

Borç yönetiliyor mu?

Müşteriye doğru bilgi veriliyor mu?

Aile ihmal ediliyor mu?

Sağlık kaybediliyor mu?

Çünkü insan yalnız yağmura bakarsa bulutun nasıl oluştuğunu önemsemeyebilir.

Oysa hayat:

Sonuçlardan değil, süreçlerden oluşuyor.


49. Ayet: Yağmur Gelmeden Hemen Önce Ümitsizlerdi

  1. ayette çok güçlü bir psikolojik ifade var.

İnsanlar yağmur kendilerine gönderilmeden önce mublisîn durumundaydı.

ب ل س — B-L-S

Mublisîn.

Ümitsizliğe düşmüş, çaresiz kalmış insanlar.

Kelimenin kökü ب ل س‘dir.

Burada çok ilginç bir durum var.

  1. ayette:

Seviniyorlar.

  1. ayette:

Biraz önce ümitsizdiler.

Demek ki insan psikolojisi şartlara göre ne kadar hızlı değişebiliyor.

Dün:

“Bittim.”

Bugün:

“Allah’a şükür.”

Yarın:

“Şimdi ne olacak?”


Kaygının Temelinde Bazen Ne Var?

Geleceği bugünün şartlarıyla hesaplamak.

Şu anda para az:

“Ben bittim.”

Şu anda işler kötü:

“Şirket batacak.”

Şu anda çocuğum sorunlu:

“Bu çocuktan bir şey olmaz.”

Şu anda eşimle aramız kötü:

“Bu evlilik düzelmez.”

Şu anda kardeşim benimle konuşmuyor:

“Artık kardeşliğimiz bitti.”

Ama 49. ayetin görüntüsü çok çarpıcı:

İnsan yağmur gelmeden hemen önce ümitsiz.

Bu şu demek değildir:

“Her istediğimiz mutlaka gerçekleşir.”

Ayet böyle bir garanti vermiyor.

Fakat bize şu hatayı gösteriyor:

Bugünkü şartı, yarının kesin hükmü zannetme.


Kaygı ile Tedbir Aynı Şey Değildir

Bunu özellikle ayırmak gerekiyor.

Bir iş adamının:

“Nakit akışımı kontrol edeyim.”

demesi tedbirdir.

Ama gece üçte uyanıp:

“Ya üç yıl sonra şirket batarsa?”

diye sürekli düşünmesi başka bir şeydir.

Bir annenin:

“Çocuğumun eğitimiyle ilgileneyim.”

demesi sorumluluktur.

Ama:

“Ben çocuğumun hayatındaki bütün ihtimalleri yok etmeliyim.”

düşüncesi başka bir şeydir.

Bir eşin:

“Evliliğimi korumak için emek vereyim.”

demesi güzeldir.

Ama:

“Eşim benim istediğim insan olmak zorunda.”

demek kontrol arzusudur.

Belki 46–49 bize şunu öğretiyor:

Sorumluluğumuzu yerine getireceğiz ama Allah’ın alanını kendi alanımız zannetmeyeceğiz.


50. Ayet: “Bak!”

Ve sonra 50. ayet geliyor.

İlk kelimelerden biri:

فَانْظُرْ — fenzur

ن ظ ر — N-Z-R

Bakmak, incelemek, düşünerek gözlemlemek.

Sadece gözümüzü çevirmek değil.

Bakmak.

Görmek.

Bağlantıyı fark etmek.

Ayet:

Allah’ın rahmetinin eserlerine bak

diyor.

Burada ikinci önemli kök:

أ ث ر — E-S-R

Eser, iz, geride kalan belirti

Dikkat edelim:

Allah’ın rahmetinin kendisini görmüyoruz.

Eserini görüyoruz.

Yağmurda görüyoruz.

Toprakta görüyoruz.

Hayatta görüyoruz.


Her Şeyi Görmek Zorunda mıyız?

Günümüz insanı şunu istiyor:

“Bana bütün sonucu göster.”

“Geleceği garanti et.”

“Ne olacağını söyle.”

“Önümüzdeki beş yılın hesabını çıkar.”

Fakat 50. ayet bize:

Eserlere bak

diyor.

Belki biz geleceğin tamamını göremeyiz.

Ama bazı izleri görebiliriz.

Bir evlilikte eşimiz değişmeye başlamışsa bunun küçük eserlerini görebiliriz.

Eskiden hiç özür dilemiyordu.

Şimdi diliyor.

Eskiden dinlemiyordu.

Şimdi dinliyor.

Eskiden eve gelmiyordu.

Şimdi ailesine vakit ayırıyor.

Biz ne diyoruz?

“Yeterli değil.”

Belki gerçekten yeterli değildir.

Ama soru şu:

Hiçbir değişiklik yok mu, yoksa biz sadece büyük sonucu beklediğimiz için küçük eserleri mi görmüyoruz?


Rahmet — ر ح م

  1. ayette 46. ayetin merkezindeki kelime yeniden geliyor:

ر ح م — R-H-M

Rahmet

46’da Allah rahmetinden tattırıyor.

50’de:

Rahmetinin eserlerine bak

diyor.

Bu çok önemli.

Biz rahmeti çoğu zaman şöyle düşünüyoruz:

“İstediğim olduysa Allah bana rahmet etti.”

Peki istediğimiz olmadığında?

Rahmet yok mu?

Belki rahmet bazen vermektir.

Bazen engellemektir.

Bazen geciktirmektir.

Bazen bizi başka bir yola yönlendiren süreçtir.

Biz bütün tabloyu bilmediğimiz için her olay hakkında kesin hüküm veremeyiz.


ح ي ي — H-Y-Y: Hayat Vermek

  1. ayetin en güçlü köklerinden biri:

ح ي ي — H-Y-Y

Hayat, yaşamak, diriltmek

Ayet yeryüzünün ölümünden sonra yeniden diriltilmesini gösteriyor.

Sonra bunu ölülerin diriltilmesine bağlıyor.

Bunun karşısında:

م و ت — M-V-T

Ölüm

mawtihâ — “onun ölümünden sonra.” Kelimenin kökü م و ت‘tur.

Ayetin doğrudan delili elbette yeniden diriliştir:

Ölü toprağı dirilten Allah ölüleri de diriltmeye kadirdir.

Fakat bu görüntü bizim hayatımız hakkında da düşündürücü bir soru doğuruyor:

Biz neyi çok erken “öldü” ilan ediyoruz?


“Bu Evlilik Öldü”

Belki bazı evlilikler gerçekten sona erebilir.

Bu ayet:

“Her evlilik mutlaka düzelir.”

demiyor.

Ama biz bazen çok erken hüküm veriyoruz.

“Artık sevgi yok.”

“Artık bu adam değişmez.”

“Bu kadın değişmez.”

Peki biz toprağa bakıp:

“Kupkuru, burada bir daha hayat olmaz.”

deseydik?

Yağmurdan sonra gördüğümüz manzara ne olurdu?

İlişkilerde de bazen şartların değişmesi gerekir.

Ama sadece:

“Allah düzeltsin.”

deyip hiçbir şey yapmamak da doğru değildir.

Çünkü yağmur geldiğinde bile toprağın tohumu kabul edecek bir yapısı vardır.

Biz de ilişkimizi canlandırmak istiyorsak:

Dilimize bakacağız.

Bencilliğimize bakacağız.

Beklentilerimize bakacağız.

Ne kadar aldığımıza değil, ne kadar verdiğimize de bakacağız.


Kardeşlik de Yeniden Canlanabilir mi?

İki kardeş yıllarca konuşmamış olabilir.

Miras yüzünden kavga etmiş olabilirler.

Birisi diğerini kırmış olabilir.

Aileler birbirine girmiş olabilir.

Yıllar geçmiş olabilir.

Herkes:

“Artık mümkün değil.”

diyebilir.

Ama birisi telefon açsa?

Birisi:

“Biz ne yapıyoruz?”

dese?

Birisi ilk bedeli ödese?

Belki hemen düzelmez.

Belki karşılık bile görmez.

Ama soru şu:

Biz kendi payımıza düşen tohumu ektik mi?

  1. ayetin doğrudan konusu kardeş ilişkileri değildir.

Fakat ölü toprağın dirilmesi bize çok güçlü bir düşünme biçimi kazandırabilir:

Mevcut durumun değişmez olduğuna neden bu kadar çabuk inanıyoruz?


ق د ر — K-D-R: Güç ve Kudret

  1. ayetin sonu:

وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

O her şeye kadirdir.

ق د ر — K-D-R

Burada Kadîr, gücü yeten anlamındadır.

Ayetin zirvesi burasıdır.

Rüzgâr…

Bulut…

Yağmur…

Kuraklık…

Toprak…

Hayat…

Ölüm…

Diriliş…

Hepsinden sonra:

Kadîr.

Biz neden kaygılanıyoruz?

Çünkü kendi gücümüzün sınırını görüyoruz.

Aslında bu yanlış değil.

Biz gerçekten sınırlıyız.

Problem şu:

Kendi sınırlılığımızı, Allah’ın sınırlılığı gibi düşünmeye başlıyoruz.

“Ben çözüm göremiyorum.”

O hâlde:

“Çözüm yok.”

diyoruz.

Ama bu ikisi aynı cümle değildir.

Ben çözüm göremiyorum başka şeydir.

Çözüm yok başka şeydir.


46–50’nin Modern İnsana Çizdiği Psikoloji

Bu ayetleri kendi içlerinde düşündüğümüzde çok çarpıcı bir insan tablosu çıkıyor.

46 — İmkân geliyor

Rüzgâr gönderiliyor.

Müjde geliyor.

Rahmet tattırılıyor.

İnsan çalışıyor.

Allah’ın fazlından arıyor.

Ve ondan şükür bekleniyor.

47 — Davranışın sonucu var

Hakikat geliyor.

İnsan tercih yapıyor.

Yanlışın da bir sonucu oluyor.

Yardım da var.

48 — Sonuç süreç içerisinde geliyor

Rüzgâr.

Bulut.

Yayılma.

Yağmur.

Sonra sevinç.

49 — İnsan çok çabuk ümitsiz oluyor

Yağmur daha gelmeden:

“Bitti.”

diyor.

50 — Allah “bak” diyor

Rahmetin eserlerine bak.

Ölü toprağın nasıl canlandığına bak.

Sonra kendi sınırlı hesabından Allah’ın kudretine geç.


Belki Asıl Problemimiz Para Değil

“Param az.”

diyoruz.

Belki sorun yalnız para değildir.

Güvence arıyoruz.

“Eşim beni anlamıyor.”

diyoruz.

Belki sorun yalnız eşimiz değildir.

Kontrol etmek istiyoruz.

“Kardeşim bana karşılığını vermedi.”

diyoruz.

Belki haklıyız.

Ama belki iyilik yaparken içimizde görünmeyen bir sözleşme kurduk:

“Ben sana bunu yapıyorum, sen de gelecekte bana bunu yapacaksın.”

“Çocuğuma bütün hayatımı verdim.”

Peki bunun anlamı:

“Çocuğum hayatının geri kalanında benim istediğim şekilde yaşayacak.”

mıdır?

Değildir.

Belki 46–50 bizi çok temel bir soruyla karşılaştırıyor:

Biz insanlara iyilik mi yapıyoruz, yoksa yaptığımız iyilik üzerinden onların gelecekteki davranışlarını satın almaya mı çalışıyoruz?

Bu soru aile ilişkilerimizi tamamen değiştirebilir.


İş İnsanına Soru

İşimiz büyüyorsa şükrediyor muyuz?

Yoksa:

“Bunu ben yaptım.”

mı diyoruz?

İşler kötüleştiğinde:

“Her şey bitti.”

mi diyoruz?

46 ile 50 arasındaki insan iki uç arasında savrulmamalı.

Bolluk geldiğinde:

Kibir değil şükür.

Sıkıntı geldiğinde:

Ümitsizlik değil bakış.

Sonuç geciktiğinde:

Panik değil süreç.

Çünkü gemi bizden olabilir.

Ama rüzgâr bizim değildir.


Eşlere Soru

Eşimiz bize istediğimizi vermediğinde bütün yaptığı iyilikleri siliyor muyuz?

Bir tartışma yaşadığımızda:

“Bu adam hep böyle.”

“Bu kadın hiç değişmez.”

diyor muyuz?

Bir insanı tek bir dönemin kuraklığıyla mı tanımlıyoruz?

Yoksa değişime imkân bırakıyor muyuz?

Ve daha zor soru:

Karşı tarafın değişmesini beklediğimiz kadar biz değişiyor muyuz?


Kardeşlere Soru

Kardeşimize yaptığımız yardımı yıllarca önüne koyuyor muyuz?

“Ben seni okuttum.”

“Ben sana para verdim.”

“Ben seni evlendirdim.”

diyoruz.

Peki gerçekten Allah’ın fazlından bize verilen bir şeyi paylaştıysak neden sürekli hesabını tutuyoruz?

Diğer taraftan yardım alan kardeşe de soru var:

Bize yapılan fedakârlığı hak zannedip nankörleşiyor muyuz?

İlişki iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Rûm 46–50’nin Merkez Kökleri

Bu bölümün ana kelimelerini yan yana koyduğumuzda aslında ayetlerin mesajı daha da berraklaşıyor:

ر س ل — R-S-L: göndermek
ب ش ر — B-Ş-R: müjde, sevinmek
ر ح م — R-H-M: rahmet
ذ و ق — Z-V-K: tatmak
ف ض ل — F-D-L: fazl, lütuf
ش ك ر — Ş-K-R: şükretmek
ن ص ر — N-S-R: yardım
ن ق م — N-K-M: yapılan kötülüğün karşılığının gelmesi
ب س ط — B-S-T: yaymak, genişletmek
ص و ب — S-V-B: ulaşmak, isabet etmek
ب ل س — B-L-S: ümitsizliğe düşmek
ن ظ ر — N-Z-R: bakmak, incelemek
أ ث ر — E-S-R: eser, iz
ح ي ي — H-Y-Y: hayat vermek, diriltmek
م و ت — M-V-T: ölüm
ق د ر — K-D-R: güç yetirmek

Bu kökleri bir cümle hâline getirirsek:

Allah gönderiyor; müjdeliyor; rahmetinden tattırıyor; insan O’nun fazlından arıyor ve şükretmesi bekleniyor. Yanlışın bir sonucu, hakka yardımın bir karşılığı var. Allah süreçleri yayıyor, nimet insana ulaşıyor ve insan seviniyor. Fakat nimet daha ulaşmadan insan ümitsizliğe düşebiliyor. Bunun üzerine Allah “Bak!” diyor: Rahmetimin eserlerini gör. Ölü olanı nasıl dirilttiğimi gör. Çünkü Ben her şeye güç yetiririm.

Belki 46–50. ayetlerin modern insana söyleyeceği en güçlü cümlelerden biri de şudur:

Her şeyi kontrol etmek zorunda değiliz; fakat üzerimize düşeni yapmak zorundayız.

Gemimizi yapacağız.

Denize çıkacağız.

Allah’ın fazlından arayacağız.

İlişkilerimizde bedel ödeyeceğiz.

Yanlışımızı düzelteceğiz.

Süreçlere sabredeceğiz.

Ama rüzgârın bize ait olduğunu zannetmeyeceğiz.

Ve yağmur henüz gelmedi diye:

“Bir daha asla yağmayacak.”

demeyeceğiz.

Çünkü bazen insanın en büyük yanılgısı, içinde bulunduğu anı geleceğin tamamı zannetmesidir.

Rûm 46–50 ise bizi bulunduğumuz andan kaldırıp daha geniş bir yere bakmaya çağırıyor:

Fenzur…

Bak.

Sadece problemine değil.

Sadece korkuna değil.

Sadece banka hesabına değil.

Sadece eşinin bugün yaptığı hataya değil.

Sadece kardeşinin bugünkü tavrına değil.

Rahmetin eserlerine de bak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir