Hakikat Tekelimizde Değil: Kulluk ve Tevazu

8 Kasım 2021

Hakikati aramak mı, kendi tarafımızı haklı çıkarmak mı?

Bir konuda konuşurken gerçekten doğruyu mu arıyoruz, yoksa zaten ait olduğumuz tarafın haklı çıkmasını mı istiyoruz? Bu soru uzaktan bakınca kolay görünebilir. Elbette hepimiz doğruyu istediğimizi söyleriz. Fakat biri alıştığımız bir düşünceyi sorguladığında içimizde ne oluyor? Hemen savunmaya mı geçiyoruz, karşı tarafın kimliğine mi bakıyoruz, yoksa söylediğini anlamaya mı çalışıyoruz? Bakara suresinin 113–117. ayetleri etrafındaki bu ders, önce kendi bakışımızı sorgulamaya çağırıyor.

113. ayette birbirinin dayanağını reddeden topluluklardan söz edilirken onların kitabı okudukları da hatırlatılıyor. Demek ki mesele yalnızca bir metne ulaşamamış olmak değil. İnsan okuyabilir, bazı doğru bilgileri de bilebilir; yine de kıskançlık, çıkar veya kendi tarafını üstün görme isteğiyle yanlış davranabilir. Bilginin varlığı tek başına ahlakımızın güvencesi olmuyor. Okuduğumuzla ne yaptığımız, hangi kararımızı onunla düzelttiğimiz ve başkasına nasıl yaklaştığımız da önem taşıyor.

Bunu yalnız geçmiş topluluklara bakarak düşünmeyelim. Kendi aramızda da benzer bir tutum oluşabilir. Bir grubun adını taşıdığımız için bütün sözlerimizin doğru olduğunu sanabiliriz. Bizden olmayanın söylediğini dinlemeden reddedebiliriz. Oysa bir insanın hangi tarafta durduğu ile bir cümlesinin doğru olup olmadığı aynı soru değildir. Sözü anlamak ve dayanağına bakmak gerekir. Kendimizi sorgulamadan yalnız başkasını sorguladığımızda, öğrenmeye açık olduğumuzu söylesek de kapıyı kendi elimizle kapatabiliriz.

Çok okumak, her zaman doğru davranmak demek değil

Bir kitabı elimize almak, içindeki bilgiyi kendiliğinden hayatımıza yerleştirmez. Okuduğumuz sözü beğenebilir, başkasına anlatabilir, hatta çok güzel açıklayabiliriz. Fakat aynı söz bir çıkarımızı sınırladığında ona nasıl karşılık vereceğiz? Dürüstlüğü savunmak kolaydır; kazancımız azalacakken dürüst kalmak daha zor olabilir. Adaletten konuşmak kolaydır; bir yakınımız haksızken onun karşısında doğruyu söylemek ise bizden ayrıca bir emek ister.

Derste Hz. Âdem’in bilgisine rağmen yanılması üzerinde durulması da bu açıdan düşündürücüdür. Bir şeyi biliyor olmamız, baskı altında onu unutmayacağımız veya hiçbir zaman yanlış seçmeyeceğimiz anlamına gelmez. İnsanın isteği, korkusu ve kendisini koruma çabası kararına karışabilir. Bu yüzden “Ben bunu öğrendim, artık sorun kalmadı” diyemeyiz. Bilgiyi yeniden hatırlamaya, kendimizi gözden geçirmeye ve Rabbimizden yardım istemeye ihtiyaç duyarız.

Günlük hayatımızda bunun karşılığını bulmak zor değil. Bir müşteriye doğru bilgi vermemiz gerektiğini biliyoruz. Ama satışı kaybetme korkusu gelince ürünün kusurunu saklayabiliyoruz. Bir tartışmada kırıcı konuşmamak gerektiğini biliyoruz. Fakat öfkelendiğimizde bildiğimizi bir kenara bırakabiliyoruz. Burada kendimize yalnızca “Doğruyu biliyor muyum?” diye sormak yetmez. “Doğruyu yapmak zorlaştığında neyi seçiyorum?” sorusunu da sormalıyız. Öğrenmenin gerçek karşılığı çoğu zaman o anda görünür.

Ayrılıkları büyütürken neyi ihmal ediyoruz?

İnsanların farklı düşündüğü konular olacaktır. Fakat her farklılığı birbirimizi değersiz saymanın gerekçesine dönüştürürsek ortak sorumluluklarımızı kaybedebiliriz. İbadetin bir ayrıntısı üzerine konuşurken eşimize nasıl davrandığımızı, çocuğumuzu dinleyip dinlemediğimizi veya müşterinin hakkını koruyup korumadığımızı unutabiliriz. Bir konuda bilgili görünmek, başka bir alandaki haksızlığımızı ortadan kaldırmaz. Ne kadar doğru konuştuğumuz kadar, o konuşmanın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüne de bakalım.

Bir tartışmaya girdiğimizde kendimizi gözlemleyebiliriz. Karşımdakinin cümlesi bitmeden cevabımı hazırlıyor muyum? Anlamadığım yerde soru sorabiliyor muyum? Kendi kullandığım kelimeye onun başka bir anlam veriyor olabileceğini düşünüyor muyum? Bazen iki kişi aynı şeyi savunduğunu fark etmeden uzun süre kavga eder. Bazen de gerçekten ayrı düşündükleri bir konu vardır. Her iki durumda da dinlemeden hüküm vermek meseleyi açıklığa kavuşturmaz.

Son hükmün Allah’a ait olduğunu hatırlamak, bizim hiçbir araştırma yapmamamız demek değildir. Tam tersine, kendi yorumumuzu Allah’ın bilgisiyle aynı yere koymamamızı gerektirir. Bildiğimizin dayanağını açıklayabilir, yanlış gördüğümüzü söyleyebiliriz. Fakat bir başkasının bütün iç dünyasını bildiğimiz iddiasıyla konuşamayız. Kendi sınırımızı fark etmek, sözümüzü daha dikkatli kurmamıza yardımcı olur. Hakikati aramak ile bir insanın üzerinde üstünlük kurmaya çalışmak arasındaki farkı burada görebiliriz.

İbadet yerinde de başkasının hakkı var

Bakara suresinin 114. ayeti çevresindeki anlatım, Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını engellemenin ve buraların harabına çalışmanın ağırlığını hatırlatıyor. Bu uyarıyı okurken yalnız binalara bakmayalım. İbadet için bir araya gelen insanların güvenini, birbirine saygısını ve oradaki yönelişini de düşünelim. İbadet yerinde bulunmak, orada ne yaparsak yapalım doğru olacağımız anlamına gelmez. Başkasının hakkını gözetme sorumluluğumuz kapıdan girince bitmez.

Bir insan mescide geldiğinde yanındakini kırmaktan, aşağılamaktan veya onun hakkına girmekten de çekinmelidir. Takvayı yalnızca dışarıdan görülen bir duruş gibi düşünmeyelim. Yalan söylemekten kaçınmak, verdiği sözü tutmak ve bir topluluk içinde kendi çıkarını başkasının önüne koymamak da hayatımızdaki yönelişi gösterir. Allah’a yaklaşmak isteyen insanın, Allah’ın kullarına karşı davranışını sorgulaması gerekir. İbadetle insan ilişkisini birbirinden kopardığımızda önemli bir bağlantıyı kaybetmiş oluruz.

Gücümüz her yanlışı değiştirmeye yetmeyebilir. Bazen bir haksızlığı görür, ne yapacağımızı bilemeyiz. Bu durumda onu normalleştirmek zorunda değiliz. Elimizden gelen doğru bir katkıyı arayabilir, mazlumun yükünü azaltmaya çalışabilir ve dua edebiliriz. Ama hiçbir şey yapamadığımız bir konuda kendi öfkemizi büyütüp çevremizdekilere zarar vermek de çözüm olmaz. Önce nerede sorumluluğumuz, nerede imkânımız ve nerede sınırımız olduğunu düşünelim.

Yönümüzü belli etmek

115. ayette doğunun da batının da Allah’a ait olduğu hatırlatılıyor. Bu hatırlatma bizi Allah’ı yalnızca belirli bir mekânda düşünme alışkanlığımız üzerinde durmaya çağırıyor. Evde, işte, yolda veya kimsenin görmediğini sandığımız bir yerde olalım; davranışımızın sorumluluğu değişmiyor. İnsanlar bizi izlerken dikkatli olup yalnız kalınca her ölçüyü bırakıyorsak kendi içimizde bir kopukluk oluşuyor. İnancımızın gündelik kararımıza kadar ulaşması gerekiyor.

Namazda doğru yola yönelmeyi istiyoruz. Peki namazdan çıktığımızda verdiğimiz kararla o isteğimiz arasında nasıl bir bağ kuruyoruz? Öfkemize kapılınca hemen hakaret ediyorsak, bir kazanç ihtimali doğunca başkasının hakkını küçümsüyorsak, yalnızca söylediğimiz sözü hatırlamak yetmeyebilir. O sözün bizi hangi davranışa çağırdığını da düşünmeliyiz. İbadet, yönümüzü ve niyetimizi yeniden gözden geçirmek için hayatımızın içinde önemli bir durak olabilir.

İnsan bazen ibadetini başkasına üstünlük göstereceği bir alana çevirebilir. Ne kadar uzun yaptığını, ne kadar çok bildiğini veya başkasından ne kadar ileri olduğunu anlatmaya başlayabilir. Burada kendimize sormamız gereken soru şu: Ben Rabbime yönelmeye mi çalışıyorum, yoksa insanların gözünde bir yer mi kazanmak istiyorum? Yapılan işin dışarıdan büyük görünmesi, içindeki niyetin hesabını ortadan kaldırmaz. Başkasını küçültmeden de gayretli ve dikkatli olabiliriz.

Sıkıntı içindeyken yönelişimiz güçlü olabilir. Hastalıkta, borçta veya bir kayıp korkusunda dua ederiz. Sonra rahatlayınca her şeyin bittiğini düşünebiliriz. Fakat yardım gördüğümüzde de hatırlamaya, şükretmeye ve davranışımızı korumaya ihtiyacımız var. İyileşmek, iş bulmak veya borcu kapatmak kendi başına bütün alışkanlıklarımızı düzeltmez. O rahatlığın ardından nasıl yaşadığımız, önceki yönelişimizin günlük hayatta neye dönüştüğünü gösterir.

İhtiyaç sahibine bakışımız ne söylüyor?

Derste hesap günü üzerinde durulurken insanın malına ve gücüne dayanmasının yeterli olmayacağı da hatırlatılıyor. Hâkka suresindeki anlatımda imanla birlikte ihtiyaç sahibinin doyurulmasını teşvik etme konusu dikkat çekiyor. Burada yalnız büyük imkânı olan insanı düşünmeyelim. Herkesin aynı maddi gücü yoktur. Ama bazen bir ihtiyacı fark etmek, bir yardımın ulaşmasına aracılık etmek veya imkânı olan birine haber vermek de mümkündür.

Bir insanın zor durumda olduğunu gördüğümüzde hemen onun hayatını yargılamaya başlayabiliyoruz. “Daha çok çalışsaydı böyle olmazdı” demek kolay gelebilir. Oysa onun geçmişini, sağlık durumunu, ailesini ve karşılaştığı bütün şartları bilmiyoruz. İnsanlara emek vermeyi hatırlatmakla onları bütün acılarından dolayı suçlamak aynı şey değildir. Kendi sorumluluğumuzu düşünelim: Gördüğümüz bir ihtiyacın karşısında gerçekten ne yapabiliyoruz? En azından o insanın onurunu incitmeden konuşabiliyor muyuz?

Yardım etmek de yalnızca bir anlık duyguyla hareket etmek olmasın. İhtiyacın ne olduğunu anlamaya, desteğin doğru yere ulaşmasına ve karşıdaki insanı mahcup etmemeye dikkat edelim. Birinin eksikliğini anlatırken onu küçük düşürmeyelim. Yardımın karşılığında sürekli minnet beklemek, verdiğimiz şeyin yanına başka bir yük koyabilir. İyilik yapmak istiyorsak hem verdiğimiz desteğe hem de o desteği hangi söz ve tavırla verdiğimize bakalım.

Sebepleri gözetmek ve Allah’a güvenmek

İnsan bir sonuca ulaşmak istediğinde o sonucun gerektirdiği hazırlığı da düşünmelidir. Derste verilen yemek örneği bunu anlaşılır kılıyor. Aynı malzemeyi farklı biçimde kullanınca farklı bir sonuç çıkabilir. Pilava gereğinden fazla su koyarsak beklediğimiz kıvamı elde edemeyiz. Dua etmek, bu dünyada hiçbir hazırlık yapmadan her şeyin değişmesini beklemek değildir. İstediğimiz şey için hangi adımı atacağımızı, hangi yanlışı bırakacağımızı ve hangi bilgiyi öğreneceğimizi de sormalıyız.

İşi bozulan bir insan düşünelim. Yardım istiyor, fakat hesabını gözden geçirmiyor, müşterisine verdiği sözü tutmuyor ve aynı yanlış alışkanlığı sürdürüyor. Burada yalnızca “İşler düzelsin” demek yeterli olmayabilir. Yapabildiği düzeltmeye başlaması gerekir. Aynı zamanda sonucunu bütünüyle yönetemediğini kabul ederek Allah’a güvenebilir. Emekle duayı birbirinin yerine koymak yerine birlikte yaşamak, bize daha sorumlu bir yön verir.

Bütün bunları yaparken araçları hayatın mutlak sahibi hâline getirmeyelim. Para bir ihtiyacı karşılayabilir, bilgi kararımıza yardım edebilir, bir insan bize destek olabilir. Fakat bunlardan hiçbirini sınırsız ve her sonucu garanti eden bir güç gibi düşünemeyiz. Sevdiğimiz, güvendiğimiz ve yararlandığımız şeylerin de bir sınırı var. Bu sınırı hatırlamak onları değersizleştirmez; onlarla ilişkimizi daha doğru kurmamıza yardımcı olur.

Seçimimiz var, her şeyi yönetme gücümüz yok

Allah’ın yaratması ve bilgisi üzerine düşünürken insanın kendi seçimini de unutmaması gerekir. Bir internet sayfasında hangi bağlantıya basacağımızı seçeriz; sayfanın bütün içeriğini ise biz kurmayız. Bu benzetme, seçim ile karşılaştığımız düzen arasındaki ayrımı düşünmemize yardımcı olur. Hayatta da bir karar veririz ve ardından birtakım sonuçlarla karşılaşırız. Her şartı biz oluşturmasak bile yaptığımız davranışın sorumluluğunu bütünüyle üzerimizden atamayız.

Bir yanlışın ardından yalnızca “Böyle olması gerekiyormuş” demek yerine hangi payın bize ait olduğunu sorabiliriz. Birine kırıcı mı konuştuk, bir uyarıyı çıkarımıza uymadığı için mi reddettik, bir ihtiyacı görmezden mi geldik? Bunları fark etmek kendimizi değersiz saymak değildir. Düzeltmeye başlayabilmek için ne yaptığımızı görmektir. Bilmediğimiz geleceği sürekli kesinleştirmeye çalışmak yerine, bildiğimiz bugünkü doğruya nasıl karşılık vereceğimize bakalım.

Ölümü ve hesabı hatırlamak da hayatı bırakmamız için değil, yaşadığımız zamanı daha sorumlu değerlendirmemiz için anlamlıdır. Malımız, işimiz ve çevremiz bizim için önemli olabilir. Ancak kendimizi yalnız bunlarla tanımladığımızda onların kaybıyla birlikte bütün değerimizi de kaybettiğimizi sanabiliriz. Oysa bugün bir dürüstlük, bir yardım veya bir telafi adımı atma imkânımız varsa hâlâ yapabileceğimiz önemli bir şey var demektir.

Bugünün içinde bir doğru seçelim

Bu dersin sonunda kendimize büyük sözler vermek zorunda değiliz. Bir davranışı seçebiliriz. Dinlemeden reddettiğimiz birini yeniden dinlemek, hakkını geciktirdiğimiz bir insana dönmek, ihtiyaç sahibine ulaşacak bir yardıma vesile olmak veya okuduğumuz bir ayeti günlük kararımızla ilişkilendirmek mümkün. Küçük görünen bu adımlar, bilginin hayatımıza girmeye başladığı yerlerdir. Kendimizi hangi adla tanımladığımız kadar, bugün nasıl davrandığımız da önemlidir.

Rabbimizden faydalı ilim, açık bir anlayış ve öğrendiğimizi uygulayacak güç isteyelim. Doğruyu bir grubun mülkü gibi görmeyelim. Kendi yorumumuzu sorgulamaktan korkmayalım. İbadet ederken insanları, insanlarla ilgilenirken de sorumluluğumuzu unutmayalım. Çalışalım, düşünelim, paylaşalım ve yanlışımızı fark ettiğimizde geri dönelim. Hakikati aramak, başkasına üstünlük kurduğumuzu söylemekten çok, kendi hayatımızda doğruya yer açabilmektir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir