Hedefe Tutunurken Asıl Amacı Unutmak: Emek ve Teslimiyet
15 Nisan 2025
Soru: Bir hedefe ulaşmak isterken, hayatımızın asıl amacını unutuyor olabilir miyiz?
Bir eşimiz olsun istiyoruz. Bir işimiz, evimiz, kazancımız veya çocuğumuz olsun istiyoruz.
Bunlar için çalışıyor ve bir sonuç bekliyoruz. Fakat bir süre sonra o sonuç, hayatımızdaki her şeyin önüne geçebiliyor.
Artık sadece onu düşünüyoruz. Olursa tamamlanacağımızı, olmazsa hayatımızın eksik kalacağını sanıyoruz.
İşte o noktada, ihtiyacımızla ona yüklediğimiz anlam arasındaki farkı görmemiz gerekiyor. Çünkü bir şeyi istemek başka, bütün varlığımızı o isteğe bağlamak başkadır.
İsteklerimiz var, peki asıl amacımız ne?
Hayatımızda kısa vadeli hedefler bulunması doğaldır. Fakat bu hedeflerin hiçbiri sınırsız ve kalıcı değildir.
Bir mesleğe sahip oluruz; sonra o meslekle bir hayat kurmaya çalışırız. Bir evi hedefleriz; sonra o evde nasıl yaşayacağımız meselesi başlar.
Sonuç dediğimiz şey, başka bir sürecin sebebi olur. Bir yere varmak, bütün arayışımızın bittiği anlamına gelmez.
Bebekliğimizden itibaren bunu yaşıyoruz. Karnımız acıkıyor, annemizi istiyoruz, uyumak veya rahatlamak istiyoruz.
Büyüdükçe isteklerimizin adı değişiyor. Okul, meslek, evlilik ve kazanç gibi hedeflerimiz oluyor.
Fakat her yeni hedefin ardında yine bir beklenti var. Huzurlu olmak, rahat etmek ve mutlu olmak istiyoruz.
Soru: İsteklerimizin adı değişirken, onlara bağlanma biçimimiz hiç değişmiyor mu?
Bir şeye ulaştıktan sonra hemen bir başkasını arıyorsak, bu soruyu düşünmeliyiz. Beklentilerimizin bizi nereye götürdüğünü fark etmeliyiz.
Allah’a yakın olmak ve O’nun rızasını gözetmek, bu geçici hedeflere başka bir anlam verir. Sahip olmak istediğimiz şeyleri tek başına nihai amaç saymamayı öğretir.
Cenneti istemeyi bile yalnızca nimetlere ulaşma isteğine indirgemeden düşünebiliriz. Rabbimize yakın olmayı ve O’nun sevdiği bir kul olmayı merkeze alabiliriz.
Bu bakış bir anda oluşmayabilir. Nasıl eğitimde adım adım ilerliyorsak, kendi anlayışımızda da öğrenmeye ve gelişmeye ihtiyaç duyarız.
Çalışmaktan, aile kurmaktan veya kazanmaktan vazgeçmiyoruz. Bunları hangi amaçla yaptığımızı yeniden düşünüyoruz.
Bütün mutluluğumuzu bir insana veya bir kazanca bağladığımızda dengeyi kaybedebiliriz. İsteğimiz, ölçümüzün yerine geçmeye başlar.
Hedefimiz bize yol göstermeli; bizi yöneten tek ölçü hâline gelmemeli.
Seçim hakkımızı da bu amaçla birlikte düşünelim. Bir insanın sevgisini zorunlu bağımlılıkla elde etmeye çalışmakla, kendi isteğiyle yönelmesi aynı değildir.
Bir çocuğu veya eşi bütünüyle muhtaç bırakarak yanımızda tutmak isteyebiliriz. Fakat mecburiyetin olduğu yerde, sevginin ve seçimin anlamını yeniden sorgulamamız gerekir.
Rabbimize yönelişimizi de bize verilmiş iradeyle birlikte düşünelim. İmanı sadece bir zorunluluk sözü olarak değil, kendi tercihimizle kurduğumuz bağ olarak ele alalım.
İhtiyaç, sebep ve emek birbirinden ayrılmaz
Bir bebeğin bile ihtiyacını karşılamak için gösterdiği bir çaba vardır. Acıktığında ağlar ve annesine yönelir.
Yürümeyi öğrenirken düşer, yeniden kalkar. Bir hareketi tekrar ederek yapabilir hâle gelir.
Büyüdüğümüzde de bu ilişki bitmez. Bir şey öğrenmek veya bir sonuca ulaşmak için emek vermeye devam ederiz.
Matematikte yalnızca çözümü dinlemekle yetinmeyiz. Soruları tekrar tekrar çözerek öğrendiğimizi kullanmaya başlarız.
Dilimizin gelişmesini istiyorsak okuruz. Daha iyi anlatmak istiyorsak, kelimelerle ve cümlelerle daha çok uğraşırız.
Bütün bunlarda ihtiyaç, sebep ve çaba arasında bir bağ kuruyoruz. İstediğimiz sonucun kendiliğinden gelmesini beklemiyoruz.
Yokuş yukarı çıkan bir aracı düşünelim. Yükselmek, düz yolda ilerlemekten farklı bir çaba gerektirir.
Hayatımızdaki gelişme de bize bazen böyle görünür. Yükselmek için uzun süre uğraşırız; bir düşüş ise çok daha kısa zamanda yaşanabilir.
Bu örneğin hatırlattığı şey, çabanın değeridir. Bir sonucu istememiz, o sonuçla ilgili sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.
Soru: Rabbime güvendiğimi söylerken, bana düşen emeği de veriyor muyum?
Bir tarafta her şeyi kendisinden bilen bir anlayış olabilir. Diğer tarafta hiçbir şey yapmadan sonuç bekleyen bir anlayış bulunabilir.
Bunların ikisinde de denge kaybolur. Birinde yaratıcıyı unutuyoruz, diğerinde ise kendi sorumluluğumuzu ihmal ediyoruz.
Öğrendiğimiz kuralları ve hayatımızda gördüğümüz sebep sonuç ilişkilerini Rabbimizden bağımsız düşünmeyelim. Verilen aklı, seçim imkânını ve çalışma gücünü de hatırlayalım.
Elhamdülillah derken yalnızca sonuca değil, o sonuca giderken sahip olduğumuz imkânlara da bakalım. Öğrenebilmemizin ve çaba gösterebilmemizin de bir nimet olduğunu unutmayalım.
Sübhanallah derken yaratılıştaki renkleri, duyguları ve ihtiyaçları düşünelim. Allahu ekber derken bunların kaynağını kendi dar ölçümüze sığdırmamaya çalışalım.
Sözümüzle hayatımız arasındaki bağ böyle kurulur. Rabbimizi anmak, yalnızca kelimeleri tekrar etmekte kalmaz; tercihlerimizde de karşılık bulur.
Allah’ın Melik, Mâlik, Veli ve Vekil oluşunu hatırlarken, hayatımızdaki sahiplik ve güven duygusuna da bakalım. Her şeyi kendi denetimimizde görmeye mi çalışıyoruz?
Aklımızın ve seçim hakkımızın bulunması, sınırsız olduğumuz anlamına gelmez. Bize verilenle çaba gösterirken, o imkânın sahibini de hatırlayabiliriz.
Böylece hamdetmek yalnızca işler istediğimiz gibi gittiğinde söylenen bir söz olmaz. Emek verirken ve öğrenirken de hayatımızın içinde yer alır.
Teslimiyet, elinden geleni bırakmak değildir
Teslimiyeti, herkesin bize istediğini yapmasına sessizce razı olmak şeklinde anlamayalım. Elimizden geleni yapmakla, her sonucu kendi istediğimiz gibi belirlemek aynı şey değildir.
Bir insan çocuğu için çaba gösterebilir. Eşiyle ilgili sorununu çözmeye veya işini düzeltmeye çalışabilir.
Fakat yaptığı her şeye rağmen istediği sonucu hemen alamayabilir. İşte o noktada, çabasının sınırıyla karşılaşır.
Kendisine düşeni yapmıştır. Artık yapamadığı kısmı inkâr ederek değil, Rabbine yönelerek karşılar.
Hz. Yusuf’un kuyuya atılmasını ve köle olarak satılmasını düşünelim. Yaşadığı zorluk, onun Rabbiyle olan bağını anlamamız için bir hatırlatmadır.
Biz de zor bir durumun içindeyken, gördüğümüz anı hayatın tamamı gibi değerlendirebiliriz. Oysa o anda bütün sonucu göremeyiz.
Soru: Bir sıkıntıdan kurtulunca, o sıkıntıda hatırladığım Rabbimi unutuyor muyum?
Denizde tehlike yaşayan insanın yalvarışı üzerinde düşünelim. Kıyıya çıktığında yeniden eski tavrına dönmesi neyi gösterir?
Uçakta korktuğunda yardım isteyen, yere indiğinde bütün ihtiyacı bitmiş gibi davranan insanı da düşünelim. Değişen yeridir; muhtaçlığı bütünüyle ortadan kalkmamıştır.
Güven duygumuzu sadece bulunduğumuz yere bağlayamayız. Darlıkta kurduğumuz bağı rahatlıkta da korumamız gerekir.
Çalışacağız, öğreneceğiz ve hayatımızı düzenlemeye devam edeceğiz. Fakat paylaşmayı, şükretmeyi ve ölçüyü unutmayacağız.
Büyümüş bir sorunu bir anda yok etmek isteyebiliriz. Oysa bazı sorunları azaltmak, şişmiş bir balonu yavaşça söndürmek gibi dikkat ve emek ister.
Birden patlatmaya çalışmak, ilişkilerimizde daha büyük yıkımlara yol açabilir. Bu yüzden çözüm ararken gösterdiğimiz tavrı da düşünmeliyiz.
Teslimiyet, çabayı bırakmak değil; çabayı her şeye hâkim olma iddiasından ayırmaktır.
Sabrederken de sonucu mutlaka kendi belirlediğimiz zamanda görmek isteyebiliriz. Verdiğimiz emeğin karşılığını hemen almakta ısrar edebiliriz.
Bu ısrarın kendisini de sorgulamak gerekir. Teslimiyeti yalnızca istediğimiz sonuç gerçekleşince kabul ediyorsak, hâlâ kendi beklentimizi merkeze koyuyor olabiliriz.
Ahiret inancı, hayatı yalnızca bugünkü karşılıklarla ölçmemeye çağırır. Yaşadığımız süreci, gördüğümüz tek andan daha geniş düşünmemize yardım eder.
Duaya ayırdığımız zaman neyi gösteriyor?
İşimize uzun saatler ayırabiliyoruz. Bir sohbet uzadığında veya sevdiğimiz bir şeyi izlediğimizde zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyebiliyoruz.
Fakat duaya gelince acele edebiliyoruz. Birkaç genel söz söyleyip hemen günün işlerine dönmek isteyebiliyoruz.
Burada kendimize soracağımız şey, yalnızca kaç dakika dua ettiğimiz değil. Dua ederken neye dikkat ettiğimizdir.
Bir ürünü anlatırken ayrıntılarına giriyoruz. Satmak istediğimiz bir arabanın özelliklerini tek tek söyleyebiliyoruz.
Eşimizi, çocuğumuzu veya mesleğimizi överken uzun uzun konuşabiliyoruz. Değer verdiğimiz şeyi anlatmaya zaman ayırıyoruz.
Soru: Dua ederken de aynı dikkati ve samimiyeti göstermeye çalışıyor muyum?
Başkaları için dua etmek, onların sıkıntısını fark etmeyi gerektirir. Yalnızca genel bir kelimeyle geçmek yerine, ne yaşadıklarını düşünebiliriz.
Evinden, toprağından veya ailesinden ayrılmış insanları hatırlayabiliriz. Geçim derdi olanı, haksızlığa uğrayanı ve yardım bekleyeni duamıza katabiliriz.
Burada ayrıntıya verilen emek önemlidir. İhtiyacı tanımak, insanı ismiyle ve derdiyle hatırlamak, ilgimizi canlı tutar.
Başkasının duasına katılmak, kendi yönelişimizi gereksiz yapmaz. Bir kez dua etmiş olmak da bütün hayatımız boyunca bu bağı kendiliğinden sürdürmez.
Her gün yemek yemeye ihtiyaç duyduğumuzu biliyoruz. Bir kez yedik diye sonraki günlerin ihtiyacının bittiğini söylemiyoruz.
Bu örnek, süreklilik üzerine düşünmemiz içindir. Rabbimize yönelişimizi de geçmişte yapılmış tek bir davranışta bırakmayalım.
Duanın merkezinde, Rabbimizin bizim sözlerimize muhtaç olması değil, bizim O’na yönelmemiz vardır. Zaman ve emek ayırmayı bu yönden düşünelim.
Günün başında elimizi açtığımızda, yalnızca kendi beklentilerimizi değil, başkalarının ihtiyaçlarını da hatırlayalım. Duamızın içine insanlara duyduğumuz ilgiyi de taşıyalım.
İsteğimiz büyüdüğünde öğüdü unutmayalım
Hz. Âdem’in kıssasında nimet, bilgi ve istek üzerinde birlikte düşünebiliriz. Kendisine verilenlere rağmen, yasaklanan şeye yönelen bir arzu ortaya çıkar.
İblisin aldatmasında kalıcılık vaadi dikkat çeker. İnsanın bulunduğu nimeti kaybetmek istememesi, yanlış bir yönelişin kapısı hâline gelebilir.
Burada ağacın veya meyvenin ayrıntılarında kaybolmayalım. Bize dokunan soru, bir isteğin öğüdü nasıl unutturabildiğidir.
Çok istemek, her zaman doğru görmek anlamına gelmez. Bazen arzumuz büyüdükçe bize verilen uyarıyı daha az duyarız.
Eşimiz, çocuğumuz, kazancımız veya birikimimiz hakkında da bu durumu yaşayabiliriz. Bir isteği öylesine büyütürüz ki başka hiçbir şeyi düşünemez oluruz.
Sonra bir yanlışla karşılaştığımızda iki farklı tavır ortaya çıkar. Ya kendi payımıza bakarız ya da bütün sorumluluğu başkasına veririz.
Soru: Hata yaptığımda ilk aradığım şey bir mazeret mi, yoksa dönüş yolu mu?
Âdem’in Rabbine yönelişinde kendi yanlışını kabul eden bir tavır görüyoruz. Kendisine zulmettiğini kabul ediyor ve bağışlanma istiyor.
İblisin tavrında ise suçu başkasına yükleyen bir yöneliş var. Kendi tercihiyle yüzleşmek yerine, sorumluluktan uzaklaşıyor.
Biz de bazen annemizi, babamızı, eşimizi veya işimizdeki insanı suçlayarak konuşuyoruz. Kendi seçimlerimizi düşünmek bize daha zor gelebiliyor.
Başkasının yaptığı haksızlığı görmekle kendi sorumluluğumuzu kabul etmek birbirini dışlamaz. Bize düşen, kendimizi kusursuz ilan ederek öğrenmenin önünü kapatmamaktır.
Âdem’in tavrını düşünürken, yalnızca düşüşüne değil, sonrasında nasıl yöneldiğine de bakalım. Bir yanlışı fark etmek, insanın bütün yolunun kapandığı anlamına gelmez.
Önemli olan, o yanlışı savunmaya devam edip etmediğimizdir. Kendi payımızı kabul edersek, öğrenmek ve dönmek için yeniden adım atabiliriz.
Bugün çok büyüttüğümüz bir isteği düşünelim. Bu istek hangi ölçümüzü unutturuyor ve hangi davranışımızı yönetiyor?
Elimizden geleni yapalım, duamızı ve şükrümüzü sürdürelim. Yanlışımızı gördüğümüzde ise onu savunmak yerine dönmeye yönelelim.
Kalplerin Allah’ı anmakla huzur bulmasını hatırlarken, anmayı hayatımızdan ayırmayalım. Çalışırken, paylaşırken, seçerken ve bir yanlıştan dönerken de Rabbimizi hatırlayalım.
Bir isteğimiz Allah’ın razı olmayacağı bir davranışa yöneltiyorsa, o istekten vazgeçebilmenin önemini düşünelim. Bağlılığımız, doğru bildiğimizden ayrılmamızın mazereti olmasın.
Asıl kazanç, her istediğimize ulaşmak değil; isterken Rabbimizi ve ölçümüzü unutmamaktır.

