LOKMAN SURESİ 10–12. AYETLER
Gökyüzüne bakıyoruz ama neyi görüyoruz?
Size bir şey sormak istiyorum.
Hiç gece vakti dışarı çıkıp gökyüzüne uzun uzun baktınız mı?
Öyle bir iki saniye değil. Telefonu elinize almadan, başka bir şeyle uğraşmadan, gerçekten baktınız mı?
Gökyüzünde yıldızlar var. Ay var. Uzaklarda göremediğimiz gezegenler, galaksiler var.
Ve biz bütün bunların içinde küçücük bir dünyada yaşıyoruz.
Şimdi düşünün.
Biz evimize bir avize asacağımız zaman ne yapıyoruz? Tavana bir bağlantı yapıyoruz. Bir vida kullanıyoruz. Bir dübel kullanıyoruz. Çünkü avizeyi bir yere bağlamazsak yere düşer.
Bir köprü yapacağımız zaman taşıyıcılarını hesaplıyoruz. Bir bina yapacağımız zaman kolonlarını, temellerini hesaplıyoruz.
Peki, başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda ne görüyoruz?
Gözümüzle görebildiğimiz bir direk yok.
Bir kolon yok.
Bir zincir yok.
Ama milyarlarca yıldızın bulunduğu muazzam bir evren var.
İşte Lokman Suresi’nin 10. ayetinde Allah dikkatimizi buraya çekiyor.
“Gökleri, gördüğünüz bir direk olmaksızın yarattı.”
Buradaki ifade üzerinde biraz duralım.
Arapçasında bi-gayri amedin teravnehâ ifadesi geçiyor.
Bu ifade, görülen herhangi bir direk olmadan yaratılışa dikkat çekiyor. Tefsirlerde bunun göklerin direksiz olması veya görebildiğimiz bir dayanağının bulunmaması şeklinde açıklamaları yapılmış.
Şimdi bugün biz gök cisimlerinin hareketlerini bilimsel olarak inceleyebiliyoruz.
Kütle çekimini biliyoruz.
Gezegenlerin yörüngelerini hesaplayabiliyoruz.
Dünya’nın Güneş çevresindeki hareketini açıklayabiliyoruz.
Ama burada çok önemli bir ayrım var.
Bir şeyin nasıl çalıştığını öğrenmek, onun varlığıyla ilgili bütün soruları cevapladığımız anlamına gelir mi?
Mesela yağmurun nasıl oluştuğunu biliyoruz.
Su buharlaşıyor, atmosferde yoğunlaşıyor, uygun şartlarda yağış oluşuyor.
Peki, biz yağmurun nasıl oluştuğunu öğrendiğimizde onun hayatımızdaki değerini tüketmiş mi oluyoruz?
Hayır.
Tam tersine, ne kadar çok şey öğrendikçe üzerinde düşüneceğimiz o kadar çok şey çıkıyor.
Kur’an bize bilim kitabı gibi gezegenlerin hareket denklemlerini öğretmiyor.
Bizi gördüğümüz varlıklar üzerinde düşünmeye davet ediyor.
Şimdi burada kendimize bir soru soralım.
Biz gökyüzüne baktığımızda yalnızca yıldızları mı görüyoruz?
Yoksa o yıldızların bize düşündürdüğü daha büyük soruları da soruyor muyuz?
İnsan bazen açıklamayı, anlamanın tamamı zannediyor
Düşünün, bir insan eline cep telefonunu alıyor.
Telefonun içini açıyor.
İşlemcisini inceliyor.
Bataryasını inceliyor.
Elektronik devrelerini öğreniyor.
Hatta telefonun bütün parçalarının nasıl çalıştığını biliyor.
Şimdi bu insan telefonun çalışma sistemini öğrendi diye o telefonun neden üretildiğini, kimin hangi amaçla tasarladığını da otomatik olarak öğrenmiş olur mu?
Hayır.
Bunlar farklı sorular.
Biri nasıl çalıştığını soruyor.
Diğeri niçin var olduğunu, ne amaçla yapıldığını soruyor.
İşte yaratılış üzerine düşünürken de bu ayrımı yapmamız gerekiyor.
Bilim bize tabiatın nasıl işlediğine dair çok değerli bilgiler sunuyor.
Kur’an ise bu varlıklar üzerinde düşünerek Allah’ı, hayatı ve sorumluluklarımızı hatırlamamızı istiyor.
Bu ikisini birbirinin düşmanı gibi görmemize gerek yok.
Bir insan hem bilimi öğrenebilir hem de öğrendiği bilgiler üzerinde daha derin sorular sorabilir.
Hatta bana kalırsa insanın öğrendikçe kendisine sorması gereken sorulardan biri şu:
“Ben gerçekten ne kadar biliyorum?”
Çünkü bilgi arttıkça bilmediğimiz şeylerin büyüklüğünü de fark edebiliyoruz.
Bir zamanlar gökyüzüne bakıp birkaç bin yıldız görebilen insan, bugün teleskoplarla milyarlarca galaksinin bulunduğu bir evreni inceliyor.
Peki, bütün bunlar bize ne öğretiyor?
En azından şunu öğretiyor:
İnsanın bilgisi gelişebilir ama insanın bilgisi sınırsız değildir.
Ve işte bu nokta bizi hikmete yaklaştırabilir.
Çünkü insanın bilmediğini kabul edebilmesi de önemli bir olgunluktur.
Dağlar, yeryüzü ve insanın kontrol edemediği dünya
Ayetin devamında Allah dağlardan söz ediyor.
“Sizi sarsmasın diye yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi.”
Burada revâsiye kelimesi geçiyor.
Yerleşmiş, sabit, sağlam duran dağlar anlamında kullanılan bir ifade.
Ayet dağları, yeryüzüyle ve insanın orada yaşayabilmesiyle ilişkilendiriyor.
Şimdi burada bilimsel bir ayrımı da doğru yapalım.
Dağların varlığı, dünyada hiç deprem olmayacağı veya dağların bütün depremleri engellediği anlamına gelmiyor.
Biliyoruz ki dağ oluşumlarıyla depremler aynı tektonik süreçlerle ilişkili olabiliyor.
Dolayısıyla ayeti bilimsel olarak yanlış bir iddiaya dönüştürmeden anlamaya çalışmalıyız.
Ama ayetin bize düşündürdüğü önemli bir mesele var.
İnsan yaşadığı yeryüzünü ne kadar kontrol edebiliyor?
Bir deprem oluyor.
Bir yanardağ faaliyete geçiyor.
Büyük bir fırtına çıkıyor.
Sel geliyor.
Ve insan bir anda kendi gücünün sınırlarını görüyor.
Düşünün, bugün teknoloji çok gelişti.
Uzaya araç gönderiyoruz.
Okyanusların derinliklerine iniyoruz.
Yapay zekâ sistemleri geliştiriyoruz.
Ama bazen birkaç saat süren yoğun bir yağış karşısında şehirlerimizde hayat durabiliyor.
Elektrikler kesiliyor.
Yollar kapanıyor.
İletişim sistemleri aksıyor.
Şimdi burada insanın teknoloji üretmesini küçümsemiyoruz.
Tam tersine, bu bilgiyi insan hayatını korumak için kullanmalıyız.
Ama şunu da unutmamalıyız:
Bir insanın bir konuda güç sahibi olması, her şeye gücünün yettiği anlamına gelmez.
İnsan bazen kendi gücünü olduğundan büyük görüyor.
Sonra kontrol edemediği bir olayla karşılaşınca ne kadar sınırlı olduğunu anlıyor.
İşte böyle zamanlarda yalnızca korkmayı değil, düşünmeyi de öğrenmemiz gerekiyor.
Sahip olduğumuz bilgiyi daha güvenli binalar yapmak için kullanıyor muyuz?
Şehirlerimizi doğru planlıyor muyuz?
Tabiatın işleyişini dikkate alıyor muyuz?
Yoksa bildiğimiz gerçekleri kendi çıkarımız için görmezden mi geliyoruz?
Çünkü bilgi sahibi olmakla bilgiyi doğru kullanmak aynı şey değil.
Ve bu bizi biraz sonra Lokman’a verilen hikmete götürecek.
Bir damla suyun düşündürdükleri
Şimdi ayetin devamına bakalım.
Allah yeryüzünde çeşitli canlıları yaydığını bildiriyor.
Ardından gökten su indirdiğini ve o suyla güzel, değerli türlerden bitkiler yetiştirdiğini söylüyor.
Burada zevcin kerîm ifadesi geçiyor.
Zevc kelimesi eş, çift, tür ve çeşit anlam alanına sahip.
Kerîm ise değerli, güzel, kıymetli anlamlarını taşıyor.
Yani ayette yalnızca iki bitkiden söz edilmiyor. Bitkilerin çeşitliliğine ve değerine de dikkat çekiliyor.
Şimdi bir bardak su düşünün.
Bize çok sıradan geliyor.
Musluğu açıyoruz, su akıyor.
Markete gidiyoruz, şişe su alıyoruz.
Ama bir an için düşünün.
Su olmasaydı ne olurdu?
Tarım nasıl yapılacaktı?
Hayvanlar nasıl yaşayacaktı?
İnsan nasıl yaşayacaktı?
Şimdi bir de toprağı düşünün.
Bir avuç toprak alıyorsunuz.
İçine bir tohum koyuyorsunuz.
Uygun sıcaklık, su ve diğer şartlar oluştuğunda tohum filizleniyor.
Kök salıyor.
Büyüyor.
Ve sonunda bir bitki ortaya çıkıyor.
İnsan bu süreci inceleyebiliyor.
Tohumun yapısını araştırabiliyor.
Bitkinin nasıl beslendiğini öğrenebiliyor.
Hatta yetişme şartlarını değiştirebiliyor.
Ama bütün bu bilgiler bize şunu da gösteriyor:
Hayat, birbirine bağlı çok sayıda şartın içinde devam ediyor.
Ve insan bu şartların hepsini tek başına meydana getirmiş değil.
Şimdi bunu günlük hayatımıza getirelim.
Biz sofraya oturduğumuzda bazen yalnızca yemeği görüyoruz.
Bir tabak ekmek, biraz sebze, bir bardak su.
Ama o sofraya gelene kadar neler oldu?
Toprak işlendi.
Tohum ekildi.
Yağmur yağdı veya sulama yapıldı.
Bitki büyüdü.
Ürün toplandı.
Taşındı.
Hazırlandı.
Ve önümüze geldi.
Bir lokma ekmeğin arkasında ne kadar büyük bir süreç var.
Peki, biz bunu ne kadar düşünüyoruz?
Belki de şükür dediğimiz şey, işte burada başlıyor.
Sahip olduğumuz şeyi sıradan görmemekle.
Yağmur yalnızca toprağı mı canlandırır?
Burada paylaştığın tefsirde çok güzel bir bağlantı var.
Yağmurun toprağı canlandırmasıyla vahyin insanın kalbini canlandırması arasında bir benzetme kuruluyor.
Bu, ayetin doğrudan söylediği bir cümle değil; üzerinde düşünebileceğimiz bir tefsirî yorum.
Ama gerçekten anlamlı.
Şimdi bir toprak düşünün.
Uzun süre yağmur yağmamış.
Toprak kurumuş.
Çatlamış.
Bitkiler solmuş.
Sonra yağmur yağıyor.
Toprak suyla buluşuyor.
Ve zamanla yeniden yeşermeye başlıyor.
Peki, insanın düşünce dünyasında da buna benzeyen bir durum olabilir mi?
Olabilir.
Bir insan yıllarca aynı yanlış düşünceyle yaşayabilir.
Kendisine öğretilen her şeyi doğru zannedebilir.
Hiç sorgulamayabilir.
Sonra bir gün bir ayet okur.
Bir söz duyar.
Bir olay yaşar.
Ve ilk defa kendisine şu soruyu sorar:
“Acaba ben yanlış mı düşünüyorum?”
İşte bazen insanın hayatındaki en önemli değişim bu soruyla başlar.
Çünkü insan yanlış düşündüğünü kabul edemediği sürece yanlışını düzeltmekte zorlanır.
Burada Rum Suresi’nde işlediğimiz yağmur ve yeryüzünün yeniden canlanması konusunu hatırlayabiliriz.
Ama bu defa meseleyi başka bir açıdan düşünelim.
Toprak suya ihtiyaç duyuyor.
Peki, insanın düşüncesi neye ihtiyaç duyuyor?
Doğru bilgiye.
Düşünmeye.
Sorgulamaya.
Hakikati aramaya.
Ve bazen kendi bildiklerinden şüphe edebilecek kadar alçakgönüllü olmaya.
Çünkü insanın zihni de alışkanlıkların içinde kuruyabilir.
Her gün aynı şeyleri dinleyen, aynı düşünceleri tekrar eden, hiçbir farklı görüşü değerlendirmeyen insan zamanla kendi düşüncesini mutlak doğru zannetmeye başlayabilir.
Oysa hikmet sahibi olmak, yalnızca bildiklerimizi tekrar etmek değildir.
Gerektiğinde yeniden düşünmektir.
Lokman 11. ayet: İnsan gerçekten ne yaratıyor?
Şimdi 11. ayete gelelim.
Allah şöyle buyuruyor:
“İşte bu Allah’ın yaratışıdır. Haydi, O’ndan başkalarının ne yarattığını bana gösterin. Hayır, zalimler apaçık bir sapıklık içindedir.”
Bakın, burada Allah çok dikkat çekici bir soru soruyor.
“Benim yarattıklarım ortada. Peki, O’nun dışında ilah kabul ettikleriniz ne yarattı?”
Bu soruyu biraz düşünelim.
Bugün insanın yaptığı şeylere bakıyoruz.
Uçaklar yapıyor.
Bilgisayarlar yapıyor.
Yapay zekâ geliştiriyor.
Genetik araştırmalar yapıyor.
Robotlar üretiyor.
Bunlar gerçekten büyük başarılar.
Peki, insan bunları nasıl yapıyor?
Var olan maddeleri kullanıyor.
Var olan fiziksel özelliklerden yararlanıyor.
Doğadaki kanunları öğreniyor.
Öğrendiği bilgileri bir araya getirerek yeni ürünler ortaya koyuyor.
Burada insanın üretimiyle Allah’ın yaratması arasında önemli bir ayrım var.
İnsan bir makine yaparken var olan malzemeleri ve imkânları kullanıyor.
Kur’an’ın Allah’a nispet ettiği yaratma ise varlığın nihai kaynağıyla ilgili.
Elbette insan günlük dilde de yeni bir şey yarattığını söyleyebilir. Ama ayetin sorduğu soru, bir ürün tasarlamaktan daha temel bir meseleye işaret ediyor.
Şimdi bir mühendis düşünün.
Çok başarılı bir robot geliştirmiş.
Robot konuşuyor, hareket ediyor, çevresini algılıyor.
Hatta bazı konularda insandan daha hızlı hesap yapabiliyor.
Peki, bu robotu geliştiren mühendis ne yaptı?
Var olan maddeleri, enerjiyi, bilgiyi ve fiziksel süreçleri kullandı.
Bu başarıyı küçümsemiyoruz.
Ama bütün varlığın kaynağıyla ilgili sorunun da cevaplandığını söyleyemeyiz.
İşte 11. ayetin bizi götürdüğü yer burası.
İnsan bir şeyin çalışma sistemini çözebilir. Ama o sistemin bütün varlığının sahibi olduğunu iddia edebilir mi?
Ayetin doğrudan hedefi, Allah’tan başkalarına ilahlık yakıştırılmasıdır.
Allah’ın yaratışını göstererek insanı bu iddiasını sorgulamaya davet ediyor.
Ve burada çok önemli bir kelime kullanılıyor.
Zalimler.
Neden zalim?
Çünkü burada mesele yalnızca yanlış bilgiye sahip olmak değil, Allah’a ait olanı başkasına yakıştırmak.
Paylaştığın tefsirde zulüm, bir şeyi olması gereken yerin dışına koymak şeklinde açıklanıyor.
Bu açıklama üzerinde düşünelim.
Bir şeyi yanlış yere koyduğumuzda ne olur?
Mesela ilacı düşünün.
Doğru ilaç, doğru dozda kullanıldığında faydalı olabilir.
Ama yanlış yerde, yanlış miktarda kullanılırsa zarar verebilir.
Bilgi de böyledir.
Güç de böyledir.
Yetki de böyledir.
Her şeyin bir yeri, bir sınırı, bir sorumluluğu vardır.
Allah’a ait olan yaratıcı ilahlığı başka varlıklara vermek, ayetin eleştirdiği temel yanlışlardan biridir.
Biz buradan kendi hayatımız için de bir ders çıkarabiliriz.
Kendimize ait olmayan bir yetkiyi kullanmaya kalkışıyor muyuz?
Bilmediğimiz konuda kesin hüküm veriyor muyuz?
Sınırlı bilgimizi sınırsız bilgi gibi mi görüyoruz?
Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, bazen kendi sınırını unutmasıdır.
Lokman 12. ayet: Bilgi neden herkesi doğruya götürmüyor?
Şimdi surenin çok önemli bir yerine geldik.
12. ayet.
“Andolsun, biz Lokman’a hikmet verdik: Allah’a şükret. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övgüye layıktır.”
Dikkat edin.
Allah Lokman’a hikmet verdiğini söylüyor.
Ardından şükretmesini bildiriyor.
Peki, neden?
Hikmetle şükür arasında nasıl bir ilişki var?
Bu sorunun cevabını bulmak için önce başka bir soru soralım.
Bir insan çok şey biliyorsa, mutlaka doğru bir insan mıdır?
Değildir.
Mesela bir insan çok iyi bir kimyager olabilir.
Kimya konusunda çok bilgili olabilir.
Ama bu bilgisini insanlara fayda sağlamak için de kullanabilir, zarar vermek için de.
Bir insan çok iyi bir yazılımcı olabilir.
İnsanların hayatını kolaylaştıran programlar geliştirebilir.
Ama aynı bilgiyle insanları dolandırmaya çalışan sistemler de kurabilir.
Demek ki bilgi tek başına yeterli değil.
Bilginin hangi amaçla kullanıldığı da önemli.
İşte hikmet burada karşımıza çıkıyor.
Paylaştığın tefsirde hikmet için çok anlamlı bir açıklama yapılıyor:
Bir parçayı, ait olduğu bütünün içinde görebilmek.
Bu cümle üzerinde biraz duralım.
Çünkü insan hayatında çok önemli bir karşılığı var.
Bir doktor düşünün.
Hastasının yalnızca tek bir tahlil sonucuna bakarak karar verirse yanılabilir.
Hastanın diğer bulgularını, geçmişini, kullandığı ilaçları, genel durumunu da değerlendirmesi gerekir.
Yani tek bir parçayı bütünün içinde anlamlandırması gerekir.
Hayatta da böyle değil mi?
Biz bazen tek bir olaya bakarak bütün hayatımız hakkında hüküm veriyoruz.
Bir işimiz ters gidiyor.
“Benim hiçbir işim yolunda gitmiyor.” diyoruz.
Bir insan bize yanlış yapıyor.
“Kimseye güvenilmez.” diyoruz.
Bir isteğimiz gerçekleşmiyor.
“Benim hayatımda hiç güzel bir şey olmuyor.” diyoruz.
Peki, gerçekten öyle mi?
Yoksa biz hayatımızın bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar mı veriyoruz?
İşte burada hikmetli düşünmeye ihtiyacımız var.
Ama çok önemli bir şeyi de unutmayalım.
Biz bütün resmi her zaman göremeyiz.
Bir olayın bütün sebeplerini ve sonuçlarını bilemeyiz.
Hatta bazen yıllar geçse bile yaşadığımız bir olayın neden gerçekleştiğini anlayamayabiliriz.
Bu yüzden her acı olayın arkasında mutlaka bizim keşfedebileceğimiz özel bir iyilik olduğunu iddia etmemeliyiz.
Çünkü bilmiyoruz.
Ama bilmediğimizi kabul etmek de hikmetin bir parçası olabilir.
İşte imanla hikmetin buluştuğu yerlerden biri burası.
İnsan şöyle diyebilir:
“Allah’ım, ben her şeyi bilmiyorum. Her şeyi göremiyorum. Ama senin bilgine güveniyorum. Bana doğru olanı yapabilecek aklı, sabrı ve anlayışı ver.”
Bu yaklaşım insanı sorumluluktan uzaklaştırmaz.
Tam tersine, bilmediği şeyler karşısında daha dikkatli davranmaya yöneltebilir.
Hikmet verilmişse neden şükür isteniyor?
Şimdi ayetteki şu ifadeye tekrar bakalım:
“Allah’a şükret.”
Burada Lokman’a verilen hikmetin ardından şükür emrinin gelmesi çok anlamlı.
Çünkü insanın bilgi sahibi olması, onu kibirli de yapabilir.
Bir insan biraz bilgi öğreniyor.
Sonra herkesi küçümsemeye başlıyor.
“Ben biliyorum, onlar bilmiyor.”
“Ben anlıyorum, onlar anlamıyor.”
“Benim düşüncem doğru, diğerleri yanlış.”
Peki, bu insan gerçekten hikmet sahibi olmuş mu?
Bence burada ciddi bir sorun var.
Çünkü öğrendiği bilgi onu daha dikkatli, daha sorumlu ve daha mütevazı yapmıyorsa, o bilginin kendisinde nasıl bir karşılık bulduğunu sorgulaması gerekir.
Bakın, burada bilgi sahibi olmanın kötü olduğunu söylemiyoruz.
Tam tersine.
Öğreneceğiz.
Araştıracağız.
Okuyacağız.
Sorgulayacağız.
Ama öğrendiklerimizi ne için kullandığımızı da düşüneceğiz.
Mesela Allah bir insana çok güzel bir konuşma yeteneği vermiş olabilir.
Bu insan konuşarak insanları birbirine düşürebilir.
Yalanları yayabilir.
İnsanları kandırabilir.
Ama aynı yeteneği insanların arasını düzeltmek, doğru bilgiyi anlatmak, iyiliği teşvik etmek için de kullanabilir.
Yetenek aynı.
Fark nerede?
Kullanıldığı yerde.
İşte hikmetin bir yönü de bu.
Bize verilen imkânı doğru yerde kullanmak.
Ve şükür de burada yalnızca dilimizden çıkan bir söz olmaktan çıkıyor.
Hayatımıza yansıyor.
Bir insanın aklı varsa aklını doğru kullanması, bilgisi varsa bilgisinin sorumluluğunu taşıması, gücü varsa gücünü kötüye kullanmaması şükrün davranışlara yansıyan yönleri olarak düşünülebilir.
Şükür Allah’a ne kazandırıyor?
Şimdi ayetin son bölümüne gelelim.
“Kim şükrederse kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övgüye layıktır.”
Burada çok temel bir gerçek anlatılıyor.
Allah’ın bizim şükrümüze ihtiyacı yok.
Biz şükrettiğimizde Allah’ın büyüklüğü artmıyor.
Şükretmediğimizde Allah’ın büyüklüğü azalmıyor.
Peki, o zaman şükür neden önemli?
Çünkü şükür bizim hayatımızı ilgilendiriyor.
Bir insan düşünün.
Çok şey öğrenmiş.
Çok başarılı olmuş.
Ama artık kimseyi dinlemiyor.
Hiçbir insandan bir şey öğrenemeyeceğini düşünüyor.
Kendisine yapılan yardımları unutuyor.
Kendisini yetiştiren insanları unutuyor.
Başarısında emeği olanları unutuyor.
Bir süre sonra ne oluyor?
Kendi dünyasının merkezine yalnızca kendisini koyuyor.
İşte nankörlüğün insanın düşüncesinde nasıl bir bozulmaya yol açabileceğini buradan anlayabiliriz.
Şükür ise insana sahip olduğu imkânları hatırlatıyor.
Nereden geldiğini, hangi şartlarda yaşadığını, kimlerden yardım gördüğünü, hangi nimetlerle hayatını sürdürdüğünü düşündürüyor.
Burada İbrahim Suresi’nin 7. ayetini de hatırlayabiliriz.
Allah şükredildiğinde nimetini artıracağını bildiriyor.
Ama bunu yalnızca daha çok para, daha büyük ev, daha fazla mal sahibi olmak şeklinde düşünmeyelim.
Çünkü şükür, maddi zenginliğin garanti edildiği bir alışveriş değildir.
Nimetin artmasının farklı yönleri olabilir.
Bir insanın elindekileri daha iyi değerlendirmesi, onları doğru kullanması, hayatındaki güzellikleri fark etmesi de bu konu üzerinde düşünürken dikkate alınabilir.
Son olarak: İnsan neyi öğrendi, nasıl değişti?
Şimdi gelin, üç ayeti birlikte düşünelim.
10. ayette Allah bize gökyüzünü gösterdi.
Dağları gösterdi.
Canlıları gösterdi.
Yağmuru ve bitkileri gösterdi.
11. ayette sordu:
“Benim yarattıklarım ortada. Peki, benden başka ilah kabul ettikleriniz ne yarattı?”
12. ayette ise Lokman’a verilen hikmeti ve şükrü anlattı.
Şimdi burada çok güzel bir düşünce akışı var.
Önce varlığa bakıyoruz.
Sonra varlığın kaynağını sorguluyoruz.
Ardından kendimize verilen bilgi ve imkânlar karşısındaki sorumluluğumuzu düşünüyoruz.
İşte bu üç ayeti okuyan insanın kendisine sormasını istediğim soru şu:
Ben bu dünyada yalnızca yaşayan bir insan mıyım, yoksa yaşadığı hayatın anlamını da düşünmeye çalışan bir insan mıyım?
Çünkü yaşamak başka, yaşadığının farkında olmak başka.
Bilmek başka, bildiğini doğru kullanmak başka.
Bir şeyi görmek başka, gördüğünün üzerinde düşünmek başka.
Ve belki de en önemlisi…
Allah’ın verdiği nimetlerden yararlanmak başka, o nimetlerin sorumluluğunu taşımak başka.
Biz her gün yeni bilgiler öğreniyoruz.
Yeni teknolojiler geliştiriyoruz.
Yeni şeyler keşfediyoruz.
Ama bütün bunların sonunda daha adaletli, daha merhametli, daha sorumlu insanlar olabiliyor muyuz?
İşte bunu sorgulamamız gerekiyor.
Çünkü bir insanın ne kadar bildiği kadar, bildikleriyle ne yaptığı da önemlidir.
Bugün bu dersten sonra gökyüzüne bir daha bakalım.
Bir bardak su içerken düşünelim.
Bir lokma ekmek yerken düşünelim.
Bir şey öğrendiğimizde düşünelim.
Ve kendimize soralım:
“Allah’ın bana verdiği bu imkânı ben ne için kullanıyorum?”
Belki de hayatımızda değiştirmemiz gereken ilk şey, sahip olduğumuz imkânların miktarı değildir.
Onlara bakış açımızdır.
Çünkü bilgi insana ne yapabileceğini gösterir. Hikmet ise neyi, neden ve nasıl yapması gerektiğini düşündürür. Şükür de insana bütün bu imkânların karşısında taşıdığı sorumluluğu hatırlatır.
Lokman Suresi’nin 12. ayetinden 13. ayetine geçerken bunu aklımızda tutalım.
Allah Lokman’a hikmet veriyor.
Peki, Lokman bu hikmeti nasıl kullanıyor?
Bir sonraki ayette oğluna öğüt vermeye başlıyor.
İşte burada çok güzel bir devamlılık var.
Hikmet yalnızca insanın kendisinde kalan bir bilgi olmuyor.
Bir sonraki nesle aktarılan bir öğüde dönüşüyor.
Ve şimdi kendimize son bir soru soralım:
Biz çocuklarımıza, bizden sonra gelecek insanlara yalnızca sahip olduklarımızı mı bırakacağız, yoksa hayatlarını doğru yaşamalarına yardımcı olacak bir hikmet de bırakabilecek miyiz?
