Allah Beni Seviyor mu?
Bir insan düşünün.
Yıllarca sevdiği birine emek vermiş. Onun mutlu olması için çalışmış. Zor zamanlarında yanında olmuş. Hastalandığında başında beklemiş. Paraya ihtiyacı olduğunda yardım etmiş. Bir sıkıntısı olduğunda çözmeye çalışmış. Bazen kendi ihtiyaçlarını ertelemiş, bazen kendi rahatından vazgeçmiş.
Peki, bu insan bütün bunları neden yapmış?
Neden zamanını ayırmış?
Neden yorulmuş?
Neden kendi ihtiyaçlarından vazgeçmiş?
Çünkü sevmiş.
İnsan sevdiği için fedakârlık yapar. Sevdiği insanın iyi olmasını ister. Onun üzülmesini istemez. Bir sıkıntısı varsa gidermeye çalışır.
Bir anne neden çocuğu hastalandığında sabaha kadar uyumaz?
Çünkü çocuğunu sever.
Bir baba neden çocuğunun geleceği için yıllarca çalışır?
Çünkü çocuğunu sever.
Bir insan neden eşinin sıkıntılarını kendi sıkıntısı gibi görür?
Çünkü eşini sever.
Bir kardeş neden kardeşinin zor zamanlarında yanında olur?
Çünkü kardeşini sever.
Bir arkadaş neden arkadaşının yardımına koşar?
Çünkü arkadaşını sever.
Sevgi yalnızca dilimizle söylediğimiz bir söz değildir. Sevgi, davranışlarımızda da kendisini gösterir.
Şimdi düşünelim.
Bir insan yıllarca sevdiği birine bütün bunları yapıyor. Ama karşısındaki insan onun sevgisini görmüyor. Yaptığı iyilikleri önemsemiyor. Fedakârlıklarını unutuyor. Hatta bazen kendisine kötülük yapıyor.
Ne oluyor?
O insan çok kırılıyor.
“Ben senin için bunca şey yaptım. Sen benim kıymetimi nasıl bilmezsin?”
“Ben seni bu kadar sevdim. Sen beni nasıl sevmezsin?”
“Ben senin en zor günlerinde yanındaydım. Sen bana nasıl nankörlük yaparsın?”
Bunları söylüyor.
Peki, neden bu kadar üzülüyor?
Çünkü karşısındaki insanın kendisine gösterilen sevgiyi fark etmesini istiyor.
Kendisine verilen emeğin değerini bilmesini istiyor.
Kendisini sevmesini istiyor.
Şimdi burada duralım.
Çünkü asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele tam da burada başlıyor.
Biz insanların bize karşı gösterdiği nankörlüğe bu kadar üzülürken, acaba Allah’a karşı kendi nankörlüğümüzün ne kadar farkındayız?
Biz Sevdiklerimize Neden Emek Veriyoruz?
Bir anne düşünelim.
Çocuğunu dünyaya getirmiş. Büyütmüş. Beslemiş. Hastalandığında ilgilenmiş. Gece uykusuz kalmış. Onun iyi bir hayat yaşaması için yıllarca uğraşmış.
Çocuk büyümüş.
Ama annesini aramıyor.
Onunla ilgilenmiyor.
Yaptığı fedakârlıkları önemsemiyor.
Annesi bir gün şöyle diyor:
“Ben seni yıllarca büyüttüm. Hastalandığında başında bekledim. Senin için ne zorluklara katlandım. Ben seni bu kadar severken sen bana nasıl böyle davranabiliyorsun?”
Bu annenin kırgınlığını anlayabiliyoruz.
Şimdi bir baba düşünelim.
Çocuğu iyi bir eğitim alsın diye yıllarca çalışmış. Onun ihtiyaçlarını karşılamaya uğraşmış. Kendi istediği birçok şeyi almamış ama çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamış.
Baba yaşlandığında çocuk onunla ilgilenmiyor.
Baba üzülüyor.
“Ben onun için bunca yıl çalıştım. O benim için bir gününü bile ayırmıyor.”
diyor.
Bir eş düşünelim.
Yıllarca eşinin yanında durmuş. Hastalığında, sağlığında, sıkıntısında, sevincinde onu yalnız bırakmamış.
Ama gün geliyor, eşi kendisine ihanet ediyor.
O insan da şöyle söylüyor:
“Ben seni bu kadar sevdim. Senin için bunca fedakârlık yaptım. Sen bana nasıl böyle davranabildin?”
Bir kardeş düşünelim.
Kardeşine iş bulmuş. Borcunu ödemesine yardım etmiş. Zor zamanlarında destek olmuş. Ama gün geliyor, kardeşi ona haksızlık yapıyor.
O da aynı şeyi söylüyor:
“Ben senin için neler yaptım. Sen bana nasıl nankörlük edersin?”
Bütün bu örneklerde ortak bir şey var.
İnsan sevdiği için iyilik yapıyor.
Ama sevgisinin karşılık bulmadığını gördüğünde üzülüyor.
Kendisine yapılan iyiliklerin unutulmasını nankörlük olarak değerlendiriyor.
Peki, şimdi bu örnekleri kendi hayatımıza çevirelim.
Peki, Allah Bize Neler Vermiş?
Biz bir insana yaptığımız iyilikleri tek tek sayabiliyoruz.
“Şu gün hastalandığında yanındaydım.”
“Şu zaman paraya ihtiyacın vardı, yardım ettim.”
“Şu sıkıntını çözdüm.”
“Senin için şundan vazgeçtim.”
Peki, Allah’ın bize verdiği nimetleri sayabilir miyiz?
Daha dünyaya gelmeden önce düşünelim.
Annemizi biz mi yarattık?
Babamızı biz mi yarattık?
Bizi dünyaya getirecek şartları biz mi hazırladık?
Hayır.
Biz henüz hiçbir şey bilmiyorken, hiçbir şey yapamıyorken, kendimizi koruyabilecek durumda değilken dünyaya geldik.
Bir anneye, bir babaya, bir aileye ihtiyaç duyduk.
Büyümek için beslenmeye ihtiyaç duyduk.
Nefes almaya ihtiyaç duyduk.
Suya ihtiyaç duyduk.
Uykuya ihtiyaç duyduk.
Peki, bütün bunları mümkün kılan dünyayı biz mi hazırladık?
Hayır.
Şimdi biraz daha düşünelim.
Allah bize göz vermiş.
Görebiliyoruz.
Kulak vermiş.
İşitebiliyoruz.
Dil vermiş.
Konuşabiliyoruz.
Akıl vermiş.
Düşünebiliyoruz.
Hafıza vermiş.
Hatırlayabiliyoruz.
Sevgi duygusu vermiş.
Sevebiliyoruz.
Merhamet duygusu vermiş.
Başka bir insanın acısını hissedebiliyoruz.
Peki, bunların hangisini kendimiz yarattık?
Hiçbirini.
Bir insan çocuğuna bir ev alabiliyor.
Bir araba alabiliyor.
Bir iş kurmasına yardım edebiliyor.
Ama çocuğuna göz yaratabiliyor mu?
Kulak yaratabiliyor mu?
Akıl yaratabiliyor mu?
Sevgi duygusu yaratabiliyor mu?
Hayır.
İşte burada insanın üzerinde düşünmesi gereken çok önemli bir gerçek var.
Biz insanların bize yaptığı sınırlı iyiliklerin karşılığında sevgi ve vefa bekliyoruz. Peki, Allah’ın bize verdiği sayılamayacak kadar çok nimete karşılık biz ne yapıyoruz?
Allah Yalnızca Yaşamamız İçin Gerekli Olanları mı Yaratmış?
Lokman Suresi’nin 10. ayetinde Allah gökleri, yeryüzündeki dağları, canlıları, yağmuru ve bitkileri anlatıyor.
Şimdi düşünelim.
Bir insanın yaşayabilmesi için suya ihtiyacı var.
Allah suyu yaratmış.
Beslenmeye ihtiyacı var.
Allah yeryüzünde çeşit çeşit bitkiler, meyveler ve başka besin kaynakları yaratmış.
Nefes almaya ihtiyacı var.
Allah insanın yaşayabileceği şartlara sahip bir dünya yaratmış.
Ama mesele yalnızca ihtiyaçlarımızın karşılanması değil.
Biraz daha düşünelim.
Bir insanın beslenmesi için tek çeşit yiyecek yeterli olsaydı hayatımız nasıl olurdu?
Oysa birbirinden farklı meyveler var.
Elma var.
Armut var.
Portakal var.
Üzüm var.
Çilek var.
İncir var.
Ve bunların her birinin tadı farklı.
Kokusu farklı.
Rengi farklı.
Şimdi soralım.
Neden bu kadar farklı tat var?
Neden bu kadar farklı renk var?
Neden bu kadar farklı koku var?
Bir çiçeğin yalnızca var olmasıyla, birbirinden güzel renklerde ve kokularda olması aynı şey mi?
İnsan bir çiçeğe baktığında neden mutlu olabiliyor?
Bir meyvenin tadını aldığında neden hoşlanıyor?
Güzel bir manzarayı seyrettiğinde neden huzur hissedebiliyor?
Fâtır Suresi’nin 27–28. ayetlerinde meyvelerin, dağların, insanların ve hayvanların farklı renklerine dikkat çekiliyor.
Nahl Suresi’nin 6. ayetinde hayvanların görünüşündeki güzellikten söz ediliyor.
Sâffât Suresi’nin 6. ayetinde gökyüzünün yıldızlarla süslendiği anlatılıyor.
Hicr Suresi’nin 16. ayetinde gökyüzünün ona bakanlar için süslendiği bildiriliyor.
Şimdi bir gece gökyüzüne baktığımızı düşünelim.
Yıldızları görüyoruz.
Ayı görüyoruz.
Gökyüzünün güzelliğini seyrediyoruz.
Peki, bu güzelliğin farkında mıyız?
Yoksa alıştığımız için artık hiç düşünmüyor muyuz?
Bir insan sevdiği eşine çiçek aldığında, ona güzel bir hediye verdiğinde ne istiyor?
Eşinin mutlu olmasını istiyor.
Eşi hediyeyi görsün, değerini bilsin istiyor.
Peki, biz Allah’ın yarattığı bu kadar güzelliğin karşısında ne hissediyoruz?
Bir çiçeğin güzelliğine bakıp Allah’ı hatırlıyor muyuz?
Bir meyvenin tadını alıp şükrediyor muyuz?
Bir gece yıldızları seyrederken Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünüyor muyuz?
Yoksa bütün bunları zaten olması gereken sıradan şeyler olarak mı görüyoruz?
İşte burada insanın kendisine sorması gereken soru şu:
Ben Allah’ın bana sunduğu güzelliklerin ne kadarını görüyorum?
Sevmeyi Bile Allah’ın Verdiği İmkânlarla Öğrendik
Şimdi konunun belki de en önemli yerine gelelim.
Biz insanlara neden yardım ediyoruz?
Neden eşimiz için fedakârlık yapıyoruz?
Neden çocuğumuzu koruyoruz?
Neden kardeşimizin sıkıntısını çözmeye çalışıyoruz?
Çünkü seviyoruz.
Peki, sevmeyi nasıl öğrendik?
Sevgi duygusunu kendimiz mi yarattık?
Bir annenin çocuğuna duyduğu sevgiyi düşünelim.
Bir babanın çocuğu için duyduğu endişeyi düşünelim.
Bir insanın eşini özlemesini düşünelim.
Bir kardeşin kardeşi için üzülmesini düşünelim.
Bir arkadaşın arkadaşının mutluluğuyla sevinmesini düşünelim.
Bütün bunlar hayatımızdaki ne kadar değerli duygular.
Rum Suresi’nin 21. ayetinde Allah, eşler arasında sevgi ve merhamet bulunmasını kendi ayetlerinden biri olarak anlatıyor.
Demek ki sevgi ve merhamet üzerinde de düşünmemiz gerekiyor.
Şimdi şöyle bir soru soralım.
Biz sevdiğimiz insanlara sevgi gösterebiliyorsak, bu sevgi duygusunu bize veren Allah’a karşı neden sevgimizi göstermekte bu kadar ihmalkâr olabiliyoruz?
Bir insan eşine dönüp:
“Seni çok seviyorum.”
diyebiliyor.
Çocuğuna sarılıp:
“Canım benim, seni ne kadar çok seviyorum.”
diyebiliyor.
Annesine:
“Anneciğim, seni çok seviyorum.”
diyebiliyor.
Peki, en son ne zaman içtenlikle:
“Allah’ım, seni çok seviyorum.”
dedik?
Ne zaman bunu gerçekten hissederek söyledik?
Yalnızca bir isteğimiz gerçekleştiğinde değil.
Yalnızca sıkıntımız geçtiğinde değil.
Yalnızca mutlu olduğumuzda değil.
Bize verilen hayatı, yaratılışı, nimetleri, sevgiyi ve merhameti düşünerek ne zaman söyledik?
Belki de üzerinde durmamız gereken asıl eksiklik burada.
Biz insanlardan sevgi bekliyoruz.
Ama Allah’a olan sevgimizi ne kadar düşünüyoruz?
Biz İnsanların Nankörlüğüne Kızıyoruz. Peki, Kendi Nankörlüğümüz?
Bir insan düşünün.
Yıllarca kardeşine yardım etmiş.
Ama kardeşi kendisine nankörlük etmiş.
O insan çok üzülüyor.
“Ben senin için bunca şey yaptım. Sen benim sevgimi nasıl görmezsin?”
diyor.
Şimdi aynı insanın Allah’la ilişkisini düşünelim.
Allah ona hayat vermiş.
Sağlık vermiş.
Akıl vermiş.
Sevme yeteneği vermiş.
Yaşayabileceği bir dünya yaratmış.
Gökleri, yıldızları, yağmuru, bitkileri, hayvanları yaratmış.
Birbirinden farklı tatları, renkleri ve kokuları yaratmış.
Peki, bu insan bütün bunları ne kadar düşünüyor?
Belki de hiç düşünmüyor.
Ama hayatında istediği bir şey gerçekleşmediğinde şöyle söylüyor:
“Allah beni seviyor mu?”
İşte burada insanın kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor.
Biz bir insanın bize yaptığı birkaç iyiliği unutmasını nankörlük olarak görüyoruz.
Peki, Allah’ın bize verdiği sayısız nimeti unutmamız ne oluyor?
Biz bir insanın sevgimizi görmemesine kızıyoruz.
Peki, Allah’ın bize verdiği nimetleri görmezden gelmemiz ne oluyor?
Biz bir insanın bize teşekkür etmemesine üzülüyoruz.
Peki, biz Allah’a ne kadar şükrediyoruz?
İbrahim Suresi’nin 34. ayetinde Allah, nimetlerini saymaya kalksak sayamayacağımızı bildiriyor. Ayetin sonunda ise insanın çok zalim ve çok nankör olduğu ifade ediliyor.
Bu ayet üzerinde biraz düşünelim.
Allah’ın nimetleri sayılamıyor.
Ama insan nankörlük edebiliyor.
Ne kadar düşündürücü bir durum.
Bir insan kendisine yapılan iyilikleri unutabiliyor.
Ama başkalarının kendisine yaptığı kötülükleri yıllarca unutmuyor.
Kendisinin birine yaptığı fedakârlıkları tek tek hatırlıyor.
Ama Allah’ın kendisine verdiği nimetleri hatırlamakta zorlanıyor.
Ve sonra da Allah’ın sevgisini sorgulayabiliyor.
Peki, burada sorgulanması gereken yalnızca Allah’ın bizi sevip sevmediği mi? Yoksa bizim Allah’a karşı ne kadar nankör davrandığımız mı?
“Allah Beni Seviyor mu?” Diye Sormadan Önce
Şimdi baştaki örneğimize dönelim.
Bir insan yıllarca eşine iyilik yapmış.
Eşi onu sevmemiş.
İnsan kırılmış.
Bir anne yıllarca çocuğuna emek vermiş.
Çocuğu ona nankörlük etmiş.
Anne üzülmüş.
Bir kardeş kardeşine yardım etmiş.
Kardeşi onun sevgisini ve emeğini görmemiş.
Kardeş kırılmış.
Bu insanların kırgınlıklarını anlayabiliyoruz.
Çünkü insan sevdiği kişiden sevgi görmek istiyor.
Peki, şimdi Allah’ın bize verdiği nimetleri düşünelim.
Allah bizi yaratmış.
Bize yaşayabileceğimiz bir dünya vermiş.
Bize sayamayacağımız kadar çok nimet vermiş.
Bize sevebileceğimiz insanları ve sevme yeteneğini vermiş.
Ve biz bütün bunların ardından dönüp:
“Allah beni seviyor mu?”
diye soruyoruz.
İşte burada insanın kendisine sorması gereken çok daha önemli bir soru var:
“Ben Allah’ı seviyor muyum?”
Ama bu soruyu yalnızca dilimizle cevaplamayalım.
Çünkü bir insan eşine “Seni seviyorum.” diyebilir ama ona ihanet edebilir.
Bir çocuk annesine “Seni seviyorum.” diyebilir ama onun hakkını yiyebilir.
Bir kardeş kardeşine “Seni seviyorum.” diyebilir ama ona zulmedebilir.
O halde sevgi yalnızca sözle ölçülmez.
Davranışlarla da kendisini göstermelidir.
Peki, biz Allah’ı sevdiğimizi söylüyorsak bu sevgi hayatımızın neresinde?
Allah’ın verdiği aklı nasıl kullanıyoruz?
Allah’ın verdiği dili nasıl kullanıyoruz?
Allah’ın yarattığı insanlara nasıl davranıyoruz?
İnsanların haklarını gözetiyor muyuz?
Adaletli davranıyor muyuz?
Merhamet ediyor muyuz?
Yalan söylemekten kaçınıyor muyuz?
Bir insanın kalbini kırdığımızda bunun sorumluluğunu hissediyor muyuz?
Çünkü Allah’a olan sevgimiz yalnızca O’na güzel sözler söylemekten ibaret olamaz.
Allah’ın sevdiği davranışları da hayatımıza taşımamız gerekir.
Âl-i İmrân Suresi’nin 31. ayetinde Allah sevgisiyle peygambere uyma arasında bağ kuruluyor.
Bu ayet bize sevginin davranışlardan ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatıyor.
Seven insan, sevdiğinin değer verdiği şeyleri de önemser.
Allah’ın Sevgisini Sorgularken Başkalarının Yanlışlarını Allah’a Yüklemeyelim
Şimdi burada başka bir meseleye değinmemiz gerekiyor.
Bir insan eşinden ihanet görüyor.
“Allah neden buna izin verdi?” diyor.
Bir insan kardeşinden zulüm görüyor.
“Allah neden beni korumadı?” diyor.
Bir anne çocuğundan nankörlük görüyor.
“Allah beni sevmiyor mu?” diyor.
Elbette insan böyle zamanlarda çok üzülür.
Acı çeker.
Soru sorar.
Hatta yaşadığı olayları anlamakta zorlanır.
Ama burada önemli bir ayrım yapmalıyız.
Bir insanın bize kötülük yapması, Allah’ın bize kötülük yaptığı anlamına gelmez.
Bir insanın bize ihanet etmesi, Allah’ın bizi sevmediği anlamına gelmez.
Çünkü kötülüğü yapan insan kendi davranışından sorumludur.
Kur’an’da Allah’ın zulmetmediği bildiriliyor. (Nisâ 4:40)
Allah’ın zalimlerin yaptıklarından habersiz olmadığı anlatılıyor. (İbrahim 14:42)
Allah’ın zalimleri sevmediği bildiriliyor. (Âl-i İmrân 3:57)
Şimdi düşünelim.
Bir insan bize ihanet ettiğinde neden o insanın yaptığı kötülüğü Allah’ın sevgisinin ölçüsü haline getiriyoruz?
Allah bize sevme yeteneği vermiş.
Ama karşımızdaki insan bu sevgiyi kötüye kullanmış olabilir.
Allah bize akıl vermiş.
Ama bir insan aklını başkalarına zarar vermek için kullanmış olabilir.
Allah bize konuşma yeteneği vermiş.
Ama bir insan bu yeteneği yalan söylemek için kullanmış olabilir.
Burada sorumluluğu doğru yere koymamız gerekiyor.
Elbette “Allah neden her kötülüğü engellemiyor?” sorusu daha geniş ve zor bir sorudur. Her olayın bütün sebeplerini bildiğimizi söyleyemeyiz.
Ama bildiğimiz bir şey var.
İnsan kendi tercihlerinden sorumludur.
Ve Allah zulmü onaylamaz.
Bu yüzden başkalarının yanlışları yüzünden Allah’a olan sevgimizi kaybetmek yerine, yaşadığımız olayları doğru değerlendirmeye çalışmalıyız.
Bu, zulme sessiz kalmak anlamına da gelmez.
İnsan hakkını arayabilir.
Kendisini koruyabilir.
Haksızlığa karşı durabilir.
Çünkü Allah adaleti de emrediyor.
Bolluk İçinde Yaşayan İnsan da Aynı Soruyu Kendisine Sormalı
Şimdi yalnızca acı çeken insanları düşünmeyelim.
Bir de hayatında birçok şeye sahip olan insanı düşünelim.
Sağlığı yerinde.
İşleri iyi.
Ailesiyle huzurlu.
Maddi imkânları geniş.
Çevresinde kendisini seven insanlar var.
Peki, bu insan Allah’a karşı ne kadar şükrediyor?
Bazen insan sahip olduğu nimetlere o kadar alışıyor ki onların artık nimet olduğunu bile düşünmüyor.
Sabah kalkıyor.
Gözlerini açıyor.
Nefes alıyor.
Kahvaltısını yapıyor.
İşe gidiyor.
Akşam evine dönüyor.
Sevdiği insanlarla konuşuyor.
Ama bütün bunları mümkün kılan şartları hiç düşünmüyor.
Her şeyi kendiliğinden oluyormuş gibi görüyor.
İşte Kur’an’da insanın kendisini yeterli görmesi konusunda yapılan uyarılar burada önem kazanıyor.
Alak Suresi’nin 6–7. ayetlerinde insanın kendisini yeterli gördüğünde azgınlaşabildiği bildiriliyor.
Kasas Suresi’nin 78. ayetinde Karun’un servetini kendi bilgisine bağlaması anlatılıyor.
Fecr Suresi’nin 15–17. ayetlerinde ise insanın bolluğu Allah’ın kendisine verdiği değerin, darlığı da aşağılanmasının işareti sayması reddediliyor.
Demek ki ne bolluk ne de darlık tek başına Allah’ın sevgisinin ölçüsüdür.
Asıl mesele, insanın kendisine verilenleri nasıl değerlendirdiğidir.
Bir insan zengin olabilir.
Ama şükredebilir.
Bir insan fakir olabilir.
Ama şükredebilir.
Bir insan büyük bir sıkıntı yaşayabilir.
Ama Allah’a olan sevgisini koruyabilir.
Bir insan çok başarılı olabilir.
Ama Allah’a karşı sorumluluğunu unutabilir.
O halde yalnızca yaşadığımız olaylara bakarak kendimizi değerlendirmemeliyiz.
Kendi davranışlarımıza da bakmalıyız.
Hikmet ve Şükür: Lokman Suresi’nin Bize Hatırlattığı Gerçek
Şimdi Lokman Suresi’nin 12. ayetine gelelim.
Allah, Lokman’a hikmet verdiğini bildiriyor ve ona şükretmesini hatırlatıyor.
Ayetin devamında da kim şükrederse kendi iyiliği için şükretmiş olacağı, kim nankörlük ederse Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığı bildiriliyor.
Bu ayetin üzerinde özellikle durmamız gerekiyor.
Çünkü bizim insanlarla kurduğumuz ilişkilerle Allah’la ilişkimiz arasında önemli bir fark var.
Bir insan sevdiği kişiden sevgi görmek ister.
Yaptığı iyiliklerin fark edilmesini ister.
Teşekkür edilmesini ister.
Ama Allah bizim sevgimize, teşekkürümüze veya şükrümüze muhtaç değildir.
Allah’ın bize verdiği nimetler, bizim O’na bir karşılık vermemize muhtaç olduğu anlamına gelmez.
Şükretmeye muhtaç olan biziz.
Çünkü şükür, insanın kendisine verilenlerin farkına varmasıdır.
Nankörlük ise bu nimetleri görmezden gelmesidir.
İşte hikmet burada devreye giriyor.
Hikmet sahibi insan yalnızca kendisine verilenleri tüketmez.
Onların değerini düşünür.
Nereden geldiğini düşünür.
Nasıl kullanması gerektiğini düşünür.
Bir insan aklının değerini biliyorsa onu kötülük için kullanmamaya çalışır.
Konuşma yeteneğinin değerini biliyorsa yalan söylememeye çalışır.
Gücünün değerini biliyorsa zayıf insanlara zulmetmemeye çalışır.
Sevgi duygusunun değerini biliyorsa sevdiği insanlara ihanet etmemeye çalışır.
Çünkü şükür yalnızca “Elhamdülillah” demek değildir.
Elbette bunu söylemek çok değerlidir.
Ama şükrün hayatımızda da karşılığı olmalıdır.
Allah’ın verdiği nimetleri doğru kullanmak da şükrün bir parçasıdır.
Biz Allah’ı Ne Kadar Seviyoruz?
Şimdi bir an için bütün isteklerimizi bir kenara bırakalım.
Şu anda Allah’tan bir şey istemediğimizi düşünelim.
Ne para istiyoruz.
Ne makam istiyoruz.
Ne bir sorunumuzun çözülmesini istiyoruz.
Ne de hayatımızdaki bir sıkıntının giderilmesini istiyoruz.
Sadece bize bugüne kadar verilenleri düşünüyoruz.
Dünyaya gelişimizi.
Annemizi.
Babamızı.
Çocukluğumuzu.
Gözlerimizi.
Kulaklarımızı.
Aklımızı.
Sevebilmemizi.
Gülebilmemizi.
Ağlayabilmemizi.
Bir meyvenin tadını alabilmemizi.
Bir çiçeğin kokusunu duyabilmemizi.
Bir insanın sesini işitebilmemizi.
Bir çocuğun gülümsemesini görebilmemizi.
Gökyüzünü.
Yıldızları.
Yağmuru.
Denizleri.
Dağları.
Ağaçları.
Bütün bunları düşünelim.
Şimdi kendimize soralım.
Bunların hangisini kendimiz yarattık?
Hangisinin karşılığını tam olarak verebiliriz?
Hangisinin değerini gerçekten biliyoruz?
İbrahim Suresi’nin 34. ayetinde Allah’ın nimetlerini sayamayacağımız bildiriliyor.
Nahl Suresi’nin 18. ayetinde de aynı gerçek hatırlatılıyor.
Demek ki bize verilen nimetleri saymaya gücümüz yetmiyor.
Peki, bütün bunların karşısında yalnızca:
“Allah beni seviyor mu?”
diye sormakla mı yetineceğiz?
Yoksa artık başka bir şey mi söyleyeceğiz?
“Allah’ım, ben seni çok seviyorum.”
Çünkü beni yaratan sensin.
Bana bu hayatı veren sensin.
Sevebileceğim insanları yaratan sensin.
Sevme yeteneğini bana veren sensin.
Görebildiğim güzellikleri yaratan sensin.
Tadabildiğim lezzetleri yaratan sensin.
Düşünebilmeyi, öğrenebilmeyi, merhamet edebilmeyi mümkün kılan sensin.
Ben bütün bunların değerini yeterince bilmemiş olabilirim.
Bazen sahip olduklarımı unutmuş olabilirim.
Bazen yalnızca eksiklerime bakmış olabilirim.
Bazen başkalarının bana yaptıkları kötülükleri düşünürken senin bana verdiğin nimetleri görmezden gelmiş olabilirim.
Ama artık bunların farkına varmak istiyorum.
Artık yalnızca senden istemek için değil, sana şükretmek için de yönelmek istiyorum.
Artık yalnızca “Allah beni seviyor mu?” diye sormak değil, “Ben Allah’a olan sevgimi nasıl gösterebilirim?” diye düşünmek istiyorum.
Sonuç: Sevgiyi Bekleyen İnsan, Kendi Sevgisini de Sorgulamalı
Bir insan sevdiği kişiye yıllarca emek veriyor.
Ona yardım ediyor.
Onun sıkıntılarını çözmeye çalışıyor.
Onun mutluluğu için fedakârlık yapıyor.
Ama karşısındaki insan bütün bunları görmezden geldiğinde çok kırılıyor.
“Neden benim sevgimi görmüyorsun?” diyor.
Şimdi aynı insanın kendisine dönüp şu soruyu sorması gerekmiyor mu?
“Ben Allah’ın bana verdiği nimetlerin ne kadarını görüyorum?”
Çünkü biz insanlardan vefa bekliyoruz.
Ama Allah’a karşı kendi vefamızı sorgulamayı unutabiliyoruz.
İnsanlardan sevgi bekliyoruz.
Ama Allah’a olan sevgimizi göstermeyi ihmal edebiliyoruz.
İnsanların nankörlüğüne kızıyoruz.
Ama kendi nankörlüğümüzün farkına varmakta zorlanabiliyoruz.
İşte Lokman Suresi’nin 10–12. ayetleri üzerinde düşünürken ulaşabileceğimiz önemli sonuçlardan biri budur.
Allah yaratılışı anlatıyor.
İnsana verilen nimetleri hatırlatıyor.
Ardından hikmet ve şükürden söz ediyor.
Bize düşen, bu nimetleri yalnızca görmek değil; onların değerini bilmek ve hayatımızı buna göre düzenlemektir.
Elbette insan acı çektiğinde Allah’a sorular sorabilir. Bu soruları sorması tek başına nankör olduğu anlamına gelmez.
Ama Allah’ın bize verdiği sayısız nimeti sürekli görmezden gelip yalnızca kendi isteklerimiz gerçekleşmediğinde O’nun sevgisini sorguluyorsak, burada ciddi bir yanılgı vardır.
Belki de artık sorumuzu değiştirmemiz gerekiyor.
“Allah beni seviyor mu?” sorusunun yanında, hatta ondan önce:
“Ben Allah’ı ne kadar seviyorum?”
Ve daha önemlisi:
“Ben Allah’a olan sevgimi nasıl gösteriyorum?”
Çünkü insan sevdiği için fedakârlık yapar.
Sevdiği için yardım eder.
Sevdiği için korur.
Sevdiği için merhamet eder.
Ve gerçek sevgi, insanın davranışlarında kendisini gösterir.
O halde Allah’a olan sevgimiz de yalnızca dilimizde kalmamalı.
Şükrümüzde görünmeli.
Adaletimizde görünmeli.
Merhametimizde görünmeli.
İnsanlara karşı davranışlarımızda görünmeli.
Bize verilen nimetleri nasıl kullandığımızda görünmeli.
Biz insanların sevgimizi görmemesine nankörlük diyorsak, Allah’ın bize verdiği sayısız nimeti görmezden gelmenin de kendi nankörlüğümüz olabileceğini kabul etmeliyiz.
Ve belki bugün ilk defa, hiçbir şey istemeden, yalnızca bize verilenleri düşünerek şöyle söylemeliyiz:
“Allah’ım, ben seni çok seviyorum. Bana verdiğin bütün bu nimetler için sana şükrediyorum. Ve artık bu sevgiyi yalnızca sözlerimle değil, yaşadığım hayatla da göstermek istiyorum.”

