Sıkıntıdan Sonra Şımarmamak: Sabır, Şükür ve Salih Amel
10 Mart 2023
Sıkıntıdayken Allah’a yönelmek kolaydır. Peki sıkıntı geçtiğinde ne oluyor?
Borç kapanıyor. İş bulunuyor. Hastalık hafifliyor. Evdeki problem çözülüyor. İnsan rahatlıyor.
Tam burada yeni bir sınav başlıyor.
Hûd Suresi’nde, kendisine dokunan sıkıntıdan sonra nimete kavuşan insanın “kötülükler benden gitti” diyerek şımarıp böbürlenebileceği anlatılıyor. Bir önceki ayette nankörlük, burada ise rahatlamanın ardından gelen kendini beğenme hâli karşımıza çıkıyor.
“Ben Yaptım” Demek Ne Kadar Kolay
Soru: Bir sıkıntıdan kurtulunca başarıyı kime yazıyoruz?
“Çok çalıştım, ödedim.”
“Doğru doktoru buldum, çözdüm.”
“Ben mücadele ettim, ayağa kalktım.”
Bunların içinde emek var. İnsan çalışmalıdır. Çözüm aramalıdır. Sorumluluk almalıdır.
Fakat mesele emeği inkâr etmek değil; emeği ilahlaştırmamaktır.
İnsan sıkıntıdan çıkınca kendisini özel görmeye başlayabilir. “Ben başardım” duygusu büyüdükçe şükür küçülebilir.
Bir süre önce çaresizce dua eden insan, işi yoluna girince duasını azaltabilir. Parasızken sadaka vermeye çalışan kişi, zenginleşince daha az paylaşabilir. Evliliği sıkıntıdayken secdeye kapanan insan, evindeki sorunlar çözülünce eski hâline dönebilir.
Sıkıntının gitmesi sınavın bittiği anlamına gelmez. Sınavın şekli değişir.
Sabır Sadece Darlıkta Değildir
Hûd Suresi’nde şımaran ve böbürlenen insandan sonra sabreden ve salih amel işleyenler ayrı tutulur.
Bu çok önemli bir ölçüdür.
Sabır sadece acıya katlanmak değildir. Bollukta da sabır gerekir.
İnsan para kazandığında ölçüsünü koruyacak mı?
Övüldüğünde kibirlenmeyecek mi?
İşi büyüdüğünde insanlara tepeden bakmayacak mı?
Bilgisi arttığında kendisini herkesten üstün görmeyecek mi?
Soru: Bir nimet geldiğinde bizim ilk tepkimiz ne?
Gösteriş mi?
Şükür mü?
Daha çok alma isteği mi?
Yoksa daha çok sorumluluk mu?
Salih amel tam burada anlam kazanır. İnsan kendisine gelen nimeti sadece kendi konforuna çevirmediğinde, onu hayırlı bir işe dönüştürdüğünde farklı bir yol açılır.
Övgü Kime Ait?
İnsan yaptığı işi iyi yapmak ister. Anlattığı şeyin güzel olmasını ister. İşinde başarılı olmak ister.
Burada da ince bir sınav var.
Bir işi iyi yaptığımızda, “Ne kadar iyiyim” demekle “Bana bu imkânı veren Rabbime hamdolsun” demek aynı şey değildir.
Başarı insanın nefsini kolayca hareketlendirir.
Bazen insan bir şey anlatmaya başladığında ilk derdi karşı tarafın ihtiyacını gidermek değil, “beni nasıl bulacaklar?” sorusu olur.
“Ya kötü anlatırsam?”
“Ya rezil olursam?”
“Ya beni beğenmezlerse?”
Bu korkuların arkasında da çoğu zaman benlik vardır.
Oysa amaç hakikati ulaştırmaksa, çıraklık dönemi de kabul edilir. İnsan hata yapabilir, heyecanlanabilir, kelimeleri karıştırabilir. Ama vazgeçmez.
Övgü aramak yerine fayda üretmeye odaklanmak, insanı benlikten korur.
Dünya İçin Yaşamak mı, Allah Rızası İçin Yaşamak mı?
İnsan dünyada ev alır, iş kurar, evlenir, çocuk yetiştirir, para kazanır.
Bunların hiçbiri kendi başına kötü değildir.
Sorun, bütün hedeflerin yalnızca “ben” için kurulmasıdır.
Ben rahat edeyim.
Ben daha çok kazanayım.
Ben daha çok tüketeyim.
Benim çocuğum olsun.
Benim ismim öne çıksın.
Ben daha fazla sahip olayım.
Bu düşünce büyüdükçe ahiret bilinci küçülür.
Hûd Suresi’nde yalnızca dünya hayatını ve onun ziynetini isteyenlerin yaptıklarının karşılığını dünyada alabileceği, fakat ahireti hesaba katmayan bir hayatın ağır bir kayba dönüşeceği hatırlatılıyor.
Bu, dünyadan tamamen çekilmek anlamına gelmez.
Tam tersine; çalışırken niyeti düzeltmek demektir.
Evlilik kurarken hayırlı bir yuva istemek.
Çocuk yetiştirirken sadece “başarılı olsun” değil, iyi ve sorumlu bir insan olsun demek.
Para kazanırken sadece biriktirmeyi değil, paylaşmayı düşünmek.
İş yaparken yalnızca kazancı değil, dürüstlüğü de korumak.
Çoğunluk Her Zaman Ölçü Değildir
İnsan çoğu zaman çevresine bakarak karar verir.
“Herkes böyle yapıyor.”
“Herkes böyle kazanıyor.”
“Herkes böyle yaşıyor.”
Fakat hakikat çoğunlukla ölçülmez.
Kur’an’ın tekrar tekrar hatırlattığı şeylerden biri, insanların çoğunun inanmayabileceği ve çoğunluğun her zaman doğruyu göstermeyebileceğidir.
Bu yüzden insanın kendi ölçüsünü koruması gerekir.
Aza kanaat edebilmek burada önemlidir.
Sürekli yenisini aramak, sürekli daha fazlasına ihtiyaç duymak, yediğinden içtiğinden bile tat alamayıp hep başka şeyler peşinde koşmak insanı yorabilir.
Bazen sade bir sofradan lezzet almak, sahip olduğuna razı olmak, sürekli daha fazlasını aramamak büyük bir nimettir.
Soru: Biz gerçekten nimet mi arıyoruz, yoksa tatmin olamayan nefsimizi mi besliyoruz?
Bu soruyu insanın kendisine dürüstçe sorması gerekir.
Bismillah ile Hatırlamak
Günlük hayatın içinde “Bismillahirrahmanirrahim” demek sadece bir başlangıç sözü değildir.
Yemeğe başlarken, evden çıkarken, işe koyulurken, yeni bir şeye başlarken insan kendisine şunu hatırlatır: “Ben tek başıma değilim. Bu imkânların sahibi ben değilim.”
Bu hatırlayış, insanı şımarıklıktan korur.
Çünkü para geldiğinde de aynı Rabbimiz var, para gittiğinde de.
Sağlıkta da aynı Rabbimiz var, hastalıkta da.
Başarıda da, başarısızlıkta da.
Soru: Sıkıntıdan kurtulduğumuzda Rabbimize daha mı çok yaklaşıyoruz, yoksa daha mı çok uzaklaşıyoruz?
Asıl ölçü budur.
Sıkıntıda dua edip bollukta unutmamak…
Başarıda böbürlenmeyip şükretmek…
Kazandığında daha çok vermek…
Övüldüğünde övgüyü kendine hapsetmemek…
Ve her hâlde salih ameli sürdürmek.
Uyarırken de Benliğe Dikkat
İnsan doğru bildiği bir şeyi anlatırken bile benliğine yenilebilir.
Birine faydalı bir söz söylemek istiyoruz. Fakat karşı taraf kabul etmeyince göğsümüz daralıyor. Bizi küçümseyebilir, “sen kimsin?” diyebilir, anlattığımızı hafife alabilir.
Tam burada niyet yeniden sınanır.
Ben bunu alkış almak için mi söylüyorum, yoksa faydalı olmasını istediğim için mi?
Eğer tek beklentimiz kabul görmekse, reddedildiğimiz anda vazgeçeriz. Fakat niyetimiz hakikati ulaştırmaksa, üslubumuzu düzeltir ve devam ederiz.
İnsan bazen doğruyu söyleyen kişinin makamına bakıyor. “Diploması ne? Ne kadar zengin? Hangi arabaya biniyor? Kaç kişi onu dinliyor?” diye soruyor.
Oysa bir sözün doğruluğu, onu söyleyen kişinin dünyalık gücüyle ölçülmez.
Soru: Biz gerçeği mi arıyoruz, yoksa güçlü görünen insanın sözünü mü?
Bu ayrım çok önemlidir. Çünkü servet, unvan ve görünür başarı insana güven hissi verebilir; fakat bunların hiçbiri tek başına hakikatin ölçüsü değildir.
Kazandıkça Vermek
Bir başka sınav da kazancın artmasıyla başlar.
İnsan borçluyken daha dikkatli, daha mütevazı ve daha çok dua eden biri olabilir. Sonra rahatladığında “artık ihtiyacım yok” duygusuna kapılabilir.
Oysa nimetin artması, sorumluluğun da artması demektir.
Kazanç çoğaldığında infakın azalması değil, imkân ölçüsünde artması beklenir. Bilgi arttığında insanlardan uzaklaşmak değil, bilgiyi faydaya dönüştürmek gerekir. Güç arttığında başkalarını ezmek değil, yük almak gerekir.
Hûd Suresi’nin verdiği ölçü burada çok nettir: mesele sadece sıkıntıdan çıkmak değildir; çıktıktan sonra kim olduğumuzdur.
Şımarıklık “artık bana bir şey olmaz” duygusudur. Şükür ise “bana verilen her şey emanet” bilincidir.
Bu bilinç korunursa insan rahatlıkta da Rabbini hatırlar.
Niyet Düzelince Günlük Hayat da Değişir
Ahiret bilincini hayatın içine koymak, sadece büyük ibadetlerde değil küçük işlerde de görünür.
Yemek yaparken “evdekilerin ihtiyacını gidereyim” demek, çalışırken “helalinden kazanayım ve kimseye haksızlık etmeyeyim” demek, çocuk yetiştirirken “sadece başarılı değil, sorumlu bir insan olsun” diye düşünmek niyeti değiştirir.
Aynı işi yine yaparız fakat merkeze yalnızca kendimizi koymayız.
Soru: Bugün yaptığımız en sıradan işin içine Allah rızasını nasıl koyabiliriz?
Bu soru insanı dünya hayatından koparmaz. Tam tersine dünyadaki işini daha anlamlı hâle getirir.
Lezzeti Sürekli Yenilikte Aramamak
İnsan tatmin olmadığında sürekli yeni bir şey arayabilir.
Yeni restoran, yeni eşya, yeni gezi, yeni alışveriş…
Bunların hiçbiri kendi başına yanlış değildir. Fakat insanın içindeki huzursuzluğu kapatmak için sürekli tüketiliyorsa bir noktadan sonra daha fazlası da yetmez.
Aza kanaat etmek, sıradan bir sofradan lezzet alabilmek, aynı insanlarla oturup huzur duyabilmek büyük bir zenginliktir.
Şükür, hayatın tadını artırır. Şımarıklık ise var olanı yetersiz göstermeye başlar.
Soru: Rahatladığımız gün, sıkıntılı günlerde verdiğimiz sözleri hatırlıyor muyuz?
“Bu iş düzelirse daha çok paylaşacağım, daha dikkatli yaşayacağım, Rabbimi unutmayacağım” dediğimiz zamanlar olabilir. Rahatlık geldiğinde bu sözleri hatırlamak şükrün en somut hâllerinden biridir.
Bir başka ölçü de şudur: sıkıntıda yanımızda olan insanları rahatlıkta unutuyor muyuz? Darda destek gördüğümüz kişilere vefa göstermek, nimetin kıymetini bilmenin parçasıdır. İnsan sadece Rabbine değil, kendisine vesile olan insanlara karşı da teşekkür ve vefa duygusunu korumalıdır.
Sıkıntıdan çıkmak başarıdır; fakat o başarıdan sonra şımarmadan kalabilmek daha büyük bir sınavdır.

